ARKEOASTRONOMİ

Arkeoloji, Astronomi, Etnografya, Antropoloji, Mitoloji, Haritacılık

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Mitogram

Arte Esquemático Postpaleolítico
View more presentations from Bezmiliana
Gönderen aviatic2 zaman: 05:34 Hiç yorum yok:
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Kaydol: Yorumlar (Atom)

www.lirtiyatrosu.org
  • aerodinamikciler.blogspot.com
  • arkeoastronomi.blogspot.com
  • aviyonik.blogspot.com
  • biyomimesis.blogspot.com
  • deneyselhavacilik.blogspot.com
  • etnomuzikoloji.blogspot.com
  • fantazmagoria.blogspot.com
  • genelhavacilik.blogspot.com
  • havaciliksozlugu.blogspot.com
  • kojenerasyon.blogspot.com
  • kuklabaz.blogspot.com
  • lirtiyatrosu.blogspot.com
  • metecantekin.blogspot.com
  • microcopter.blogspot.com
  • morphologia.blogspot.com
  • ruzgargucu.blogspot.com

Arkeoastronomi

  • Google 3D Atölyesi
  • Google Gruplar

Bağlantılar

  • Modern Egyptian Ritual Magick

Blog Arşivi

  • ►  2026 (1)
    • ►  Ocak (1)
  • ▼  2011 (1)
    • ▼  Ağustos (1)
      • Mitogram
  • ►  2009 (4)
    • ►  Ekim (1)
    • ►  Nisan (3)

İzleyiciler

Google Grupları
Arkeoastronomi
Bu grubu ziyaret et
Google Grupları
Arkeoastronomi grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Kozmoloji

- 2008-12-09T13:31:11.003Z Kozmoloji - metecantekin@gmail.com metecantekin@gmail.com Google Notebook - SDQ7EQwoQtoanw-Ai 2007-11-04T02:07:37.281Z - NDSMKQgoQ9662oY4j 2008-03-25T04:24:14.823Z Tekâmül - Vikipedi Dünya gezegenini bir tür okul olarak gören Neo-spiritüalist görüşe, insan ruhunun dünya okulundan mezun olabilmesinde, edinmesi gereken en önemli nitelikler, esas olarak sevgi, şefkat, merhamet, fedakarlık gibi ruhsal yeteneklerini geliştirmiş olmak, vicdan kanalını tam anlamıyla açmış olmak, diğerkam olmak (kendisi kadar başkalarını da düşünmek), kısaca kendisine ve diğer canlılara karşı vazifelerini hakkıyla yerine getirmeyi öğrenmektir. Ruhsal tekamül her alandaki ruhsal gelişimi içeren bir kavram olmakla birlikte, ruhsal tekamülün pek ileri olduğu söylenemeyecek bu gezegendeki ve bu devredeki asıl anlamı budur. Kişinin alt etmesi gereken en önemli iki düşmanı bencillik ve onu da kapsayan nefsaniyettir. Bu mücadelesinde en önemli silahları ya da yardımcıları özeleştiri (nefis denetlemesi)yapması, kendisine karşı dürüst olması ve vicdanının sesine her zaman kulak vermesidir.
***** yükselmek bu işim temelinde var
- metecantekin@gmail.com
- NDSIKQgoQh9nAoY4j 2008-03-25T04:26:45.289Z Göğün göbeği - Vikipedi Asya Şamanizm’ine, özellikle Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin tradisyonlarına göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök’ten (Semavi Alem) oluşan üç ortam ya da alem merkezlerinden geçen bir eksenle birbirlerine bağlanırlar ki, bu eksenin cismani alemdeki ucu Yer’in göbeği, Kutsal Gök denilen spiritüel alemdeki ucu ise Göğün göbeği olarak adlandırılır. Göğün göbeği spiritüel bir niteliğe sahip olmakla birlikte, bir yıldız olarak kabul edilir. Bu, Yakutlar’da Demir-Kazık yıldızı, Uygurlar’da ise Altın-Kazık yıldızı olarak adlandırılır. - metecantekin@gmail.com - NDSa4QgoQvoqYoY4j 2008-03-25T04:15:39.888Z Gezegensel zincir - Vikipedi

Gezegensel zincir (planetary chain), Teozofi’de bir gezegenin farklı süptillik derecelerindeki maddelerinden oluşan ortamlarının kademeler şeklinde birbirini izlemesine verilen addır.

Teozofi'ye göre Güneş Sistemi içinde oniki kademelenme olmakla birlikte, Dünya gezegensel zinciri ancak yedi kademeden oluşur. Teozoflara göre çeşitli tradisyonlarda yedi kat gök sembolüyle ifade edilen, fiziksel ortamdan başlayıp en süptil esîrî ortama kadar derecelenme gösteren bu yedi tabakadır. Bunlara aşağıdan yukarıya doğru sırasıyla, fiziksel plan, esîrî plan, astral plan, mantal plan, kozal plan, buddi planı ve atma planı adı verilir.

İnsanın da bu şekilde, fiziksel bedeni ile ruhu arasındaki gitgide süptilleşen bedenleriyle, 7 bedenden oluştuğunu düşünürler.

- metecantekin@gmail.com
- NDQouQwoQ9--ooY4j 2008-03-25T04:20:14.993Z Adam Kadmon - Vikipedi

Adam Kadmon İbrani tradisyonundaki sembolik bir addır.

Bu ad, İbrani tradisyonunda iki anlamda kullanılır:

  • 1- Aden Cenneti’nde meydana getirilen Adem’i ifade eder.
  • 2- Okültizm’de, Tasavvuf’ta, Mistisizm’de, Teozofi’de, kimi Doğu dinlerinde ve çeşitli tradisyonlarda İnsan-ı Kamil, Cheun-jen, Purusha gibi çeşitli adlarla sözü edilen, belirli bir ruhsal tekamül hedefine varmış mükemmel insanı, ideal insanı ya da müteal insanı ifade eder. Adam Kadmon kabalistlere göre, soyut anlamıyla, insanın, spiritüel gelişim sonunda ulaşabileceği en mükemmel, en bilge halidir. Kabala’ya göre insan, Adam Kadmon düzeyine otuziki aşamalık bir sürecin sonunda varır ve o zaman yüce ya da kutsal âleme dahil olur. Bu mükemmel insandan Taoizm’de cheun-jen, Hint’te purusha, tasavvufta ise insan-ı kamil adıyla söz edilir.
- metecantekin@gmail.com
- NDQouQwoQhrDuoI4j 2008-03-25T04:04:16.541Z Yaşam ağacı - Vikipedi

Yer, Yeraltı (öte-âlem) ve “spiritüel Gök”ten oluşan üç ortamı birbirine bağlayan ekseni temsil eden yaşam ağacı ezoterik bilgilere göre alemler-arası irtibatı simgeler; yani, yeryüzü, öte-alem denilen süptil (esîrî) plan (spatyum) ve semavi alem (tezahür etmemiş alem) arasındaki irtibatı, her bakımdan simgeler. Fiziksel alem olan yeryüzünün semavi alem tarafından yönetilmesi ve prensipten tezahüre doğru yoğunlaşma olgusu, kökleri semavi alemden çıkan ters ağaç sembolüyle belirtilmiştir. Bu yüzden birçok gelenekte yaşam ağacı kökleri yukarıda, dal ve yaprakları aşağıda olarak tasvir edilmiştir. Yaşam ağacının ters yapılışına İbranî gelenekte (Zohar’da), Türk ve İslam geleneklerinde (Tuba ağacı), Upanişadlar’da, Sabiîlik, Lapon, İzlanda, İskandinavya, Finlandiya, Avustralya ve Hint geleneklerinde rastlanır. Dante’nin İlahi Komedya eserinde değindiği cennetteki ağaç da terstir. Upanişadlar’da (Brahma’nın tezahürü olan Aswattha ağacı), Vedalar’da ve Bhagavat-gita’daki ters yaşam ağaçları daha ziyade prensipten tezahüre doğru yoğunlaşmayı simgeler.

Ayrıca kimi geleneklerde, ikincil semboller olarak, yaşam ağacının dallarında kuşlar bulunduğu ve ağacın ölümsüzlük sağlayıcı meyvesi ya da sıvısı olduğu belirtilir ki, burada kuşlar doğacak ruhları, ölümsüzlük kazanma ise ruhsal gelişimin hedefi olan, doğum-ölüm çemberinden kurtuluşu simgeler.

- metecantekin@gmail.com
- NDSHDQwoQ-OvvoI4j 2008-03-25T04:05:22.565Z Yükseliş yayı - Vikipedi Yükseliş yayı (ascending arc) Teozofi’de gezegensel zincir adı verilen süptil ya da esîrî planlardaki (kademelerindeki) bir hareketi ve akıntıyı ifade eden bir teozofi terimidir.
miraç
- metecantekin@gmail.com
- NDSIKQgoQ5cTzoI4j 2008-03-25T04:05:41.118Z Yükseliş yayı - Vikipedi

Yükseliş yayı (ascending arc) Teozofi’de gezegensel zincir adı verilen süptil ya da esîrî planlardaki (kademelerindeki) bir hareketi ve akıntıyı ifade eden bir teozofi terimidir.

Bu, yoğun maddeden en süptil plana (ortama) doğru olan yükselme hareketidir. Karanlıktan ışığa yükseliş yayı olarak da adlandırılır. Teozoflara göre Muhammed Peygamber’in miraç ve İsa Peygamber’in uruç olaylarında, çeşitli tradisyonlarda 7 kat gök olarak ifade edilen bu esîrî kademeleri (süptil planları) esîrî bedenle derece derece geçerek yükselme sözkonusudur. Yükseliş yayı’nın tersi olan yoğunlaşma ya da maddeleşme hareketine ise en süptil plandan yoğun maddeye doğru bir iniş hareketi sözkonusu olduğundan, ışıktan karanlığa iniş yayı ya da sade bir şekilde iniş yayı (descending arc) denir. Yükseliş ve iniş yayları Sufilik’te devre-i ferşiyye ve devre-i arşiyye terimleri ile ifade edilir.

şaman inancına göre göğe çıkmak isteyen kişi bu yaydan göğe çkmalıdır.

- metecantekin@gmail.com
- NDSa4QgoQw_feoI4j 2008-03-25T04:00:10.099Z Göğün göbeği - Vikipedi

öğün göbeği Asya Şamanizm’indeki sembolik bir kavramın adıdır.

“Göğün kalbi”, “göğün merkezi” gibi çeşitli adlar altında çeşitli mitolojilerde de rastlanan bu sembolik kavrama Asya’da özellikle Altay, Yakut, Uygur, Başkurt, Kırgız, Kalmuk, Çukçi, Moğol, Buryat, Samoyet, Koryak, Tibet, Avrupa’da Fin, Lapon, Estonya, Amerika’da Maya ve Afrika’da Dogon ve Bambara tradisyonlarında rastlanır.

Asya Şamanizm’ine, özellikle Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin tradisyonlarına göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök’ten (Semavi Alem) oluşan üç ortam ya da alem merkezlerinden geçen bir eksenle birbirlerine bağlanırlar ki, bu eksenin cismani alemdeki ucu Yer’in göbeği, Kutsal Gök denilen spiritüel alemdeki ucu ise Göğün göbeği olarak adlandırılır. Göğün göbeği spiritüel bir niteliğe sahip olmakla birlikte, bir yıldız olarak kabul edilir. Bu, Yakutlar’da Demir-Kazık yıldızı, Uygurlar’da ise Altın-Kazık yıldızı olarak adlandırılır.

Türk mitolojisinde, Orta Asya Şamanizm’inde Tanrı elçisi, “Göğün Direği ve Göbeği” sayılan bu yıldıza tünemiş bir kartalla simgelenir. Göğün göbeği’ndeki direğe tünemiş kartal kimi zaman çift başlı tasvir edilir. (Buradaki çift başlılığın anlamı 360 derecelik bir alanı görmesi, yani gözünden hiçbir şeyin kaçmaması ve aynı zamanda her iki alemi algılayabilmesi olarak açıklanır.) Asya şaman davullarındaki resimlerde, kimi zaman bu yıldız, karşılıklı olarak çizilmiş üç çift yayın ortasında tasvir edilir ki, yay ve özellikle iki yay Sirius çiftyıldızının en bilinen sembollerinden biridir. (Örneğin, Çin, Asur-Babil, eski Mısır ve eski İran tradisyonlarında Sirius “yay-ok yıldızı” olarak adlandırılmıştır.) Usta bir şamanın uçuş denilen transı sırasında Göğün göbeğine ulaşabilmesi için tüm gök katları’nı aşması gerekmektedir.

Frank'in yok
- metecantekin@gmail.com
- NDSMKQgoQ6NTPoI4j 2008-03-25T03:56:11.030Z Ötüken - Vikipedi Eski inanca göre, Toprak Ananın keyfi ağaçların durumundan belli olur. Eğer ağaçlar sağlıklı ve güçlü yetişiyor ve bol meyve veriyorlarsa, Toprak Ana'nın insanlardan memnun olduğuna inanılır. Toprak Ana'ya edilen bir dua, güçlü ve büyük bir ağaca doğru yöneltilir.
frankenstein orman
- metecantekin@gmail.com
- NDQouQwoQoIum940j 2008-03-24T03:51:41.349Z ESKİ İNANÇLARIN GÜNCEL YANSIMALARI Sayfa 2

YARADILIŞ EFSANESİ

Orta Asya Türkleri’nin yaradılış efsanesine göre, tanrıların en yükseği, insanoğlunun atası olan Tengere Kayra Han (ya da Bay Ülgen), “kişi”yi, onun aracılığı ile de yeryüzünü, dağları, vadileri yaratmış; “kişi”nin kendisine baş kaldırması üzerine, ona “Erlik” adını vererek ışık evreninden yeraltı atmış, yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek her dalında bir cins insan yaratmıştır. Orhun yazıtlarında da, Türk evrendoğum inanışı hakkında: “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış” cümlesine rastlanmaktadır. (Uze Kök Tengırü, asra yağız kılındıkta, ikin ara kişioğlu kılınmış). Bu cümleden bazı araştırmacılar, Kök Tengri deyimiyle bir tek yüce Tanrı’nın değil, doğrudan “mavi gök”ün kastedildiğini; Kök Tengri deyimiyle “Ulu Tanrı” kastedilseydi, “yaratanın da aynı zamanda yaratılmış olması” gibi çelişkinin söz konusu olacağını belirtmektedirler.

KIYAMET

Altaylar’da dünyanın sonlu olduğu günün birinde yıkılacağı inancı vardır. Bu inanca göre, yeryüzü yaşamı sürekli değildir; günün birinde sona erecek ve insanlar, hayvanlar, bitkiler yok olacaktır. Bu sona doğru insan soyunda azalma başlayacak, suçlar çoğalacak, günahlar alıp yürüyecek, insanlarda tanrı korkusu kalkacaktır. İyilik simgesi Bay Ülgen’le, kötülük simgesi Erlik arasında oluşacak büyük savaşın sonunda, Bay Ülgen dışında bütün savaşanlar ölecektir. Bay Ülgen bütün canlıların öldüğünü, yeryüzünde kendisinden başka kimse kalmadığını görünce “kalkın ey ölüler” diye bağıracak, bu çağrı üstüne bütün ölüler yattıkları yerden kalkacaktır. Şaman inancındaki “insanların yeniden dirilmesi” anlamına gelen “kalkancı çağ” (kalıcı çağ) budur.

prospero...
- metecantekin@gmail.com
- NDSIKQgoQsaTB940j 2008-03-24T03:59:07.289Z EVREN VE GEOMETRİ

EVREN VE GEOMETRİ

Evrenin modern tasarımı 16 ve 17. yüzyıllar içinde şekillenmeğe başladı. Kopernik dünyanın güneş etrafında döndüğünü göstermişti. Bu o çağda büyük gürültü kopmasına neden oldu. Ama belki daha önemli bir katkıyı Galile yaptı. Galile transformasyonu değişik hızlarda hareket eden koordinat eksenlerinde fiziksel kanunların aynı kalacağını gösteriyordu. Daha gündelik deyişle iki güneş sistemi birbirine göre sabit bir hızla hareket ediyorsa, her ikisinde de aynı fizik kanunları geçerli olmaya devam eder. Örneği iki planet yani gezegen olarak da düşünebiliriz. Bu önemli bir adımdı çünkü, günümüz fiziğinin binlerce deneyle ispat ettiği bir gerçeği ilk kez açık biçimde ortaya koyuyordu. Evrenin her yerinde fizik kanunları aynı biçimde işler.

Ancak Galile hız kavramını ortaya atmıştı ve hız kavramsal olarak zaman ve mekan kavramlarını içerir. Bir otomobilin hızını saatte 80 km. olarak tanımlarız. Bu tanım hem zaman (bir saat), hem de uzayda hareket (bir yerden diğerine 80 km. yer değiştirme) kavramlarını içerir. Doğal olarak ilk akla gelen soru şuydu. Evet güneş sistemleri veya gezegenler birbirine göre hareket halinde ama bunların birbirine göre hızlarını neye göre ölçüyoruz? Biri diğerinden daha yavaş diyebilmek için her iki güneş sistemi hızınfn da ortak bir birimle ölçülmesi lazım değil mi?

Bu soruya yanıt 17. yüzyıl sonunda mutlak bir uzay olduğu idi. Bu mutlak uzay hareketsiz olarak yerinde durur ve dümdüzdür. Güneş sistemleri veya planetler bu mutlak uzayda hareket ederler. Benzer biçimde zaman da mutlakdır. Birbirlerine göre hareket etseler de, tüm güneş sistemlerinde zaman aynı sürede akar. Newton ünlü formüllerini böyle bir mutlak uzay ve mutlak zaman tasarımı içinde yapmıştı. Gezegenler Öklidyen yani düz bir düzlemde (tıpkı düz bir kağıt parçası üstünde olduğu) gibi hareket ederler. Ama hareketleri doğrusal değildir ve güneş etrafında düzgün elipsler çizerler çünkü güneş onlar üstünde uzaktan bir güç etkisi yapar ve yörüngelerinin doğru çizgi yerine elips olmasına yol açar.

Ancak ilk bakışta gayet anlaşılabilir gözükse de, bu kavramlarla ilgili bazı paradokslar fizikçileri rahatsız ediyordu. Örneğin güneş gezegenler üstünde o kadar uzaktan nasıl bir güç etkisinde bulunuyor? Bu güç hangi ortamda taşınıyor? 19. yüzyılda buna yanıt olarak ether (eser) teorileri ortaya çıktı. Mutlak uzay gözle görülemiyecek kadar ince ve eser denen bir madde ya da tozla kaplıydı. Bu madde (eser) olduğu yerde sabit duruyor ve gezegenler de bu sabit madde üstünde hareket ediyordu. Bu incecik toz aynı zamanda güneşin gücünü gezegenlere iletmesini sağlayan ortamdı.. Ama bu yanıt gene de birçok fizikçiyi tatmin etmemişti.

Derken 20. yüzyıl başında Michelson deneyi denen bir deney yapıldı. Bu deney ışık hızının tüm koordinat eksenlerinde sabit olduğunu gösteriyordu. Yani gezegenler veya güneş sistemleri birbirlerine göre ne kadar hızlı, hareket ederse etsin, ışık hızının ölçümü her birinde aynı sonucu veriyordu. Bu hem eser teorisiyle, hem de mutlak uzayla çelişen bir görüştü.

Çelişkinin üstünden Einstein'in dehası geldi ve fizikte bugüne dek devanı eden büyük devrim başladı, Einstein'e göre mutlak hız diye bir şey yoktu. Sadece relatif hız vardı. Bir güneş sisteminden bakarak diğerinin hızı ölçülebilir, öteki güneş sisteminden bakarak bu güneş sisteminin hızı ölçülebilir.. Ama her iki güneş sisteminin hızını ölçebildiğimiz mutlak bir uzay yoktur. Ya da Einstein'in kendi deyişiyle evrende tercih edilmiş bir koordinat ekseni yani mutlak uzay yoktur. Mutlak uzay sadece bizim kafamızın yarattığı bir mittir. Böylece relativite kavramı doğmuş oluyordu.

Einstein'in vardığı sonuç olağanüstüydü. Çünkü bunun doğal uzantısı mutlak bir zamanın da olmadığıydı. Yani zaman da uzay gibi relatifdi. Einstein Galiledeki temel kavramı korumuştu yani birbirine göre ne kadar hızlı hareket ederde etsin tüm güneş sistemlerinde fizik kanunları aynı biçimde işler, Bu temel fizik kanunlarının evrensel olduğunu ortaya koyuyordu ama bu evrenselliğin sağlanabilmesi için alışık olduğumuz düşüncelerde ciddi bir reform gerekiyordu. Eğer bir güneş sistemi veya bir uzay gemisi bizim güneş sistemine göre çok daha hızlı hareket ediyorsa, kendi güneş sistemimizden yapılacak ölçümler sonunda, hızlı hareket eden sistemde mesafelerin kısaldığını ve zamanın yavaşladığını görebiliriz.

Bunun ne demek olduğunu biraz daha inceliyelim. Uzaya, ışık hızına yakın hızla hareket eden bir uzay aracı fırlattığımızı varsayalım. Bizim kendi sistemimizin saatlerine göre atılıştan sonra, 70 yıl geçmiş olsun. Geminin atılışında bebek, olan biri şimdi yaşlı bir adamdır. Öte yandan uzay gemisinde de görünüşte olağanüstü bir şey olmaz. Orada da saatler bildiğimiz gibi çalışmaktadır, içindeki astronotlar normal süreç içinde yaşlanmaktadır. Fizik kanunlarının ve dolayısıyla fizik kanunların uzantısı olan. biyolojik kanunların tüm sistemlerde aynı biçimde işlediğini hatırlatayım,. Yani uzay gemilisinde de yıllar geçmekte, insanlar yaşlanmakta ve arada bazıları ölmektedir. Uzay gemisi saatlerine göre aradan. 70 yıl geçmiştir. Eğer dünya ile hiçbir bağlantıları yoksa astronotlar hiçbir olağandışı şey görmeyeceklerdir. Gemide saatler dünyada olduğu şekilde çalışmaya devam ediyor gözükmektedir. Büyük sürpriz astronotları dünyaya döndüklerinde beklemektedir. Çünkü kendi ölçeklerine göre 70 yıl geçtiğini (haklı olarak) sanmalarına karşın, dünyada 70 değil 200 yıl geçtiği gerçeği ile karşı karşıya geleceklerdir. Hiç farkında olmamalarına karşın saatler sahip oldukları büyük hız dolayısıyla dünyadakinden çok daha yavaş çalışmıştır.

Peki iki zamandan hangisi doğrudur? Yetmiş yıl mı, iki yüz yıl mı? Gerçekte ne biri, ne de öteki ya da her ikisi birden. Birini diğerine göre daha. doğru diye niteliyemeyiz çünkü yukarıda da değindiğim gibi evrende tercih edilmiş bir nokta, ya da sistem yoktur. Bu anlamda da zaman relatifdir.

Einstein'in. zamana, getirdiği bu inanılmaz yorum (ki daha sonra pek çok deneyle doğrulandı), alışık olduğumuz kavramlarda çok ciddi bir reformu gerektiriyordu. Bu aynı zamanda fizikçinin dünyası ile gündelik dünyanın da ayrışmaya başladığı noktayı belirler.. Çoğumuz eski mutlak zaman kavramına yani. ne olursa olsun zamanın aynı hızda aktığı düşüncesine hâlâ bağlıyız. Ama fizikçinin dünyası bunu redettiği gibi zamana apayrı bir yorum da getirir. Einstein'a göre zaman, ve mekan ayrılığı da suni ve bizim kafamızın yarattığı bir kavramdır. Gerçekte uzayın üç boyutu ile zaman birbirinden ancak suni biçimde ayrılabilen. tek bir bütün yani dört boyutlu bir uzay-zaman sürekliliği oluşturur. Gündelik hayatımızda biz mekanın üç boyutlu olması kavramına alışığız ve bu üç boyutu en, boy ve derinlik olarak ölçeriz, Ancak yaşadığımız evrenin bu kolay tanımlanır üç boyuta ek olarak bir zaman boyutu da içerdiğini pek düşünmeyiz. Einstein'a ve fizikçilere göre ise evren hem bu zaman boyutunu içerir, hem de söz konusu zaman boyutu diğer boyutlarla organik bir bütünlük içindedir. Eni boydan, ayırmak ne kadar anlamsızsa, zamanı diğer üç boyuttan ayırmak da o kadar anlamsızdır. Zaman diğer boyutlardan sadece matematiksel anlamda ayrılır. Diğer boyutlar bildiğimiz pozitif ve reel sayılarla (1, 2 gibi) ölçülürken, zaman boyutu sanal bir sayıyla (karekök içinde eksi. bir veya iki gibi) ölçülür. Bugün dahi bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Ama fizikçi, evreni en basit ve varolan gözlemlere en uygun biçimde tasarlamak zorundadır ve bunu da ancak yukarıda bahsedildiği şekilde dört boyutlu bir tasarımla yapabilmektedir.

Buraya kadar anlatılanlar muazzam gelişmelerdi ama Einstein'in dehası için bu da az gelmişti (yukarıda söylenenleri söylediğinde henüz yaşı yirmibeşti). Bunlarla yetinmeyerek bir diğer paradoksu incelemeye başladı. Gene Galile Pisa kulesinde yaptığı deneylerde kompozisyonu ne olursa olsun, (çelik, alüminyum veya kâğıt) tüm maddelerin aynı hızla düştüğünü göstermişti. Tabii gündelik hayatta kurşun kâğıttan daha hızlı düşer ama bu sadece sürtünmenin yarattığı bir farktır. Sürtünmeyi ortadan kaldırırsanız, kimyasal yapısı ne olursa olsun tüm maddeler tepeden bırakıldıklarında aynı hızla düşerler. Bu yerçekiminin tüm maddeleri aynı biçimde ve aynı güçle etkilediğini gösterir. Einstein bu muammanın çözümüne yöneldi.

İvme bilindiği gibi her; şeyin birdenbire daha da hızlanmasıdır. Tren sabit bir hareketle giderken rahat bir şekilde trende yürüyebiliriz. Ama tren birdenbire hızlanırsa öne doğru fırlarız, adeta ön kapıya doğru çekiliriz. Temelde hızla yere düşeni bir şevde iseniz aynı etkiyi hissedersiniz. Yani yerçekimi dolayısıyla tabana yapışırsınız. Einstein bu gözlemden hareketle ivmenin ve yerçekiminin aynı şey olduklarını ispatladı. Bir asansör tasarlayalım. Bu asansör dünyada büyük bir hızla yere doğru inerken yere doğru çekiliriz. Bu etkiyi yaratan ise dünyanın çekim gücüdür. Aynı asansörü yerçekiminin olmadığı uzay boşluğuna bırakalım ve birdenbire hızlandıralım. Asansörün içindeki kişi yerde yaşadığı deneyi aynen yaşayacak ve bir çekilin gücü hissedecektir. Einstein'dan bu yana uzaya binlerce uzay aracı ve çok sayıda astronot yolladık. Dolayısıyla söylenenlerin gerçek olduğunu artık ampirik olarak biliyoruz.. Ama bu şaşırtıcı bir gözleme yol açar. Şu halde yerçekimi ile ivme aynı şeydir, ya da başka deyişle yerçekimi dünyanın yarattığı bir ivmenin sonucudur.

Soruyu bu şekilde koyduktan sonra Einstein ivmenin nereden kaynaklandığını araştırmaya başladı. Ve şu çarpıcı sonuca vardı. İvmeyi dolayısıyla yerçekimini yaratan şey büyük kitlelerin kendi etraflarındaki uzay-zamanı bükmelerinden kaynaklanıyordu. Normal koşullarda bir tanecik veya gezegen kendi halline bırakıldığında sabit bir hızda ve bir doğru üstünde hareket eder. Fizikte de ekonomi kuralları geçerlidir ve bir tanecik (veya gezegen) hareket ederken iki nokta arasındaki en kısa yolu yani bir doğru üstünde hareket etmeyi seçer. Ama güneş gibi büyük bir kütlenin yanından geçerken istese de bir doğru üstünde kalması beceremez çünkü güneşin etrafında uzay (ya da daha doğru deyişle uzay-zaman) güneşin kütlesi tarafından bükülmüştür. Gerçekte tanecik sadece kendi çevresiyle ilgili ise. hâlâ bir doğru üstünde gittiğini sanacaktır,. Ama kendisine çok uzaktan bakan bir gözlemci için taneciğin doğru sandığı şey gerçekte bir eğridir.

Başka bir metaforla konuya açıklık getirebiliriz. Bir portakalın üstünde yürüyen bir karıncayı ele alalım. Karınca kendine göre mesafeleri mümkün en kısa biçimde yani bir doğru üstünde giderek almaktadır. Nitekim karıncanın bulunduğu bölgedeki portakal kabuğunu keselim yani portakaldan küçücük bir parça alalım. Bu küçük kabuk parçasını masaya yatırdığımızda yaklaşık olarak kabuğun bir düzleme tekabül ettiğini görebiliriz. Bu küçük parçadan, bakıldığında gerçekten karınca bir doğru, üstünde hareket etmektedir. Karıncanın bulunacağı başka bir bölgeden gene ufak bir parça alsaydık da sonuç değişmeyecekti. Yani karınca sadece yakın çevresiyle düşünüldüğünde bir düzlemi üstünde hareket etmektedir ve rotası da bir doğrudur. Ama küçük parçalar ya da karıncanın aldığı küçük doğru parçaları birleştirildiğinde, geniş alandaki hareketin bir eğri üstünde olduğunu görecektik. Uzaktan bakan gözlemci için karınca portakalın üstünde yani bir eğri üstünde hareket etmektedir.

Bu tam tamına Einstein’ın söylediği şeydir. Dünyadan atılan bir uzay gemisi yerçekiminden kurtulduktan sonra uzay boşluğunda hareket etmeye başlar. Boşlukta gemi bir doğru üstünde gitmektedir,., Ama ardından gemi Mars'a yaklaşır. Marsın kütlesi Marsın.etrafındaki uzay-zamanı eğrilttiği içini kendine göre hâlâ en kısa yoldan gitse de artık uzay gemisi bir eğri üstünde yol almaktadır. Bir şey haricinde astronotlar bir doğru yerine eğri üstünde gittiklerini anlayamazlar. Uzay gemisinin penceresinden bakıldığında gemi hâlâ bir doğru üstünde gidiyor demektir. Ama şimdi bir fark vardır. Tam olarak uzay boşluğunda (yani dünya, Mars veya güneşin çekim gücünün çok azaldığı veya birbirini tam dengelediği) bir noktada astronot gemi içinde asılı kalabilmektedir ve kendini herhangi bir yöne çeken bir şey yoktur. Ama Mars'a, yaklaşıldığında astronot bir yana doğru çekilmeğe başlar. Yani ivme hissetmeğe başlar. Mars kendi etrafındaki uzay-zamanı kitlesiyle eğer, bu eğme astronota bir ivme veya çekim gücü olarak yansır. Yerçekimi ve ivme kökeninde aynı şeylerdir ve bu ivmeyi (ya da yerçekimini) yaratan şey bir kitle etrafında uzay-zamanın eğrilmeye başlamasıdır.

Bugün Genel Relativite olarak bildiğimiz bu kuram yerçekimi kavramını doğrudan doğruya geometriye indirger. Evren düz değildir. Galaksi gibi büyük kütlelerin olduğu noktalarda eğridir. Newton maddenin çekim gücünden bahseder, modern teoride ise çekim gücü anlamlı bir kavram değildir. Çekim, gücü büyük kitlelerin evreni eğmeleri demektir. Bu anlamda evren, onun içindeki büyük kitleler; bunların birbiri üstünde yarattığı-çekim güçleri tek bir şeye yani eğrisel yapıda bir dört boyutlu uzay-zaman sürekliliğine indirgenir. Başka ve daha gündelik bir ifadeyle evren geometridir.

Zaman, mekanı veya yerçekimi sadece bu geometrinin tezahürleridir. Madde nedir sualinin cevabı ise konuya nerden baktığımıza göre değişir. Genel relativitenin temel denklemi:

G = 8 pi.T

olarak özetliyebileceğimiz denklemdir. Burada pi, bildiğimiz pi sayısını yani 3.1416 katsayısını gösterir. G tensör dediğimiz bir geometrik araçtır, G tensörü bize evrenin geometrik yapısını özetler. T ise stres-enerji tensörüdür ve pratik bir yaklaşımla bize madde ve enerji ile ilgili tüm bilgileri gösterir. Yukardaki eşitlik bir identidedir. Sonuç olarak madde ve geometri kökende aynı şeydir.. Madde geometriye şekil veren, (geometrinin eğriselliğini tayin eden) faktördür ama. farklı bir bakış açısıyla da geometri olduğu için madde vardır. Esasında ikisi birbirlerinden ayrılmaz iki kavramdır ve belki de aynı hakikatin değişik açılardan görünen biçimleridir. Bir açıdan bakıldığında maddeyi, enerjiyi, onun kitlesini görürüz. Diğer açıdan bakıldığında bu aynı şeyler geometrinin tezahürleridir.

Einstein'a göre uzay-zaman lokal düzeyde ele alındığında Öklidyendir. Tıpkı portakal kabuğunda olduğu gibi. Yani karıncanın sadece yakın çevresini düşünürsek bir düzlemdir ve bu düzlemde karınca ya da bir gezegen bir doğru üstünde hareket eder. Ama portakalın bütününe yani evrenin bütününe bakıldığında bu evren, eğrisel bir yüzeye sahiptir. Bir anlamda doğru ve eğri kavramları da relatifdir. Bir karıncanın ya da gezegenin hareketine çok yakından bakın, bu hareketin bir doğru olduğunu görürsünüz. Daha uzaktan baktığınızda ise doğru sandığınız şeyin bir eğrinin küçük bir parçası olduğunu görürsünüz (tüm eğrilerin çok küçük parçalan gerçekte yaklaşık olarak doğru parçalarıdır). Bir adam düşünelim. Elinde yere dik tuttuğu bir bayrak olsun. Bu kişi kutuplardan ekvatora gitsin. Ekvatora geldiğinde ona sorarsanız elindeki bayrak hâlâ dik durmaktadır ama onu dünya, dışından seyreden biri için bayrak tamamıyla yere yatmıştır. Bu anlamda doğruluk veya eğrilik de konuya nerden baktığınıza göre düşen relatif kavramlardır.

Einstein bize en değişmez ve sağlam sandığımız şeylerin yani zamanın, mekanın, doğrusallığın relatif olduğunu öğretti. Bu kavramlar nerden baktığınıza göre farklı değerler ya da tanımlar alabilir. Ama tüm bu relativitenin ardında mutlağa en yatkın şey olarak geometriyi yakalarız. Dört boyutlu geometri tüm görüntülerin gerisindeki, gerçeklik ya da evren dediğimiz şeydir.

Üstelik bu geometrinin sabit olmadığını da artık biliyoruz. Sonsuzca sabit bir geometri değil bu. Einstein denklemlerinin çözümü daha o zaman evrenin yani geometrinin sabit kalmadığını ima ediyordu. Ama değişen bir evren ya da geometri o zaman için o kadar radikal bir düşünce idiydi ki bunu Einstein bile başta kabul edemedi, hatta suni parametreler kullanarak denklemlerinin çözümünü evrenin sabitliğini sağlayacak şekilde tanımladı.

Ama 1929'da Hubble (bu asrın en büyük astrofizikçisi) yanı Samanyolu dışında başka galaksilerin de olduğunu ilk kez gösteren kişi, bir başka deneyde evrenin genişlediğini ispatladı. Yani dört boyutlu eğrisel uzay-zaman sabit değildi. Ama evren ve (aynı şey olan) geometri sabit değilse ve genişliyorsa, o zaman şimdiye kadar da genişlemiş olmalıydı. Bu bizi belki de 20. yüzyılın en radikal düşüncesine yani evrenin sonsuzca küçük bir noktadan başlayıp bugüne geldiği noktasına getirdi. Bugün buna evrenin ilk patlaması anlamında Big Bang diyoruz. 20 milyar yıl önce evren sonsuzca yoğun ve bir atomun çekirdeğinden daha ufak tek bir noktaydı. Bu tek nokta inanılmaz bir patlamayla genişlemeye başladı. Genişlemenin başlamasıyla birlikte geometri ve geometrinin dış tezahürleri olan mekan, zaman ve madde ortaya çıktı.

Bu 100 yıl önce söylense bilim kurgu yazarlarının bile kolay düşleyemeyeceği bir şeydi. Ama son 50 yıldır pek çok kanıt büyük patlamayı doğruladı. Giderek insana benzer bir evrenle karşı karşıyayız. İnsanla ilgili tüm bilgiler yani genetik şifre, tek bir tohumda yani kromozamda kristalize olmuştur. Biz büyük ölçüde bu tohumdaki bilginin yani DNA kodunun eseriyiz. Genetik bilimi giderek insanla ilgili her şeyi bu kodla açıklamaya başladı. Daha sonra bu tohum büyür, gelişir, bir çocuk ardından adam olur. Giderek yaşlanır ve ölür. Kod ise bir başka tohuma aktarılır. Evrende artık yıldızların da bize benzer biçimde gelişim gösterdiğini, giderek büyüdüğünü ardından büyük bir patlamayla öldüğünü biliyoruz, ölen yıldızın altıkları ise bir başka yıldızın yapımında kullanılır. Daha makro düzeyde evren de bugünkü görüşe göre bir tohumdan başladı, giderek büyüyor ve belki, de bizim gibi ölecek. Büyük patlamadan önce ne vardı, sonsuz yoğunluk ne demek, niye evren insan gibi bir tohum halinde başladı? Bunlar bugün cevabını bilemediğimiz büyük sorular. İnsan tohumu DNA yani daha sonra ortaya çıkacak insanın ana kodlarını içerir. Evrenin de tohum halindeyken bir DNA kodu var mıydı? Evrende daha sonra ne olacağı bu kodda yazılı mıydı? Eğer insan gelişimi ile evren gelişimi bu kadar paralelse ve sadece insanda olan bilinç ve akıl evreni anlamanın araçları ise, acaba, insan ve evren, aynı enformasyon kodundan yani ortak bir DNA'den mi geliyorlar? Bu büyük soruların cevabını da bilmiyoruz. Sadece soruyor ve gelişiyoruz...

Prof. Dr. Ümit EROL
16.08.2002

Kozmoloji
- metecantekin@gmail.com
- NDQouQwoQ59fR940j 2008-03-24T04:03:23.377Z Naacal Tabletleri - Vikipedi

Ulu büyük Melik'in… Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının karada gücü nedir? O Melik nebatatı büyütür, gökyüzünün rengini değiştirir... Bizi genç bitkilere, taze sürgünlere, yeni filizlere karşı müşfik kılan, bize gök yüzünün çeşitli renklerini seçtiren, yükselen bulutlan gösteren, parlak yıldızlar ile beraber gelen nimetleri, hafif çiyi, serinletici yağmuru gönderen, .güneşi;. ayın ışığını sevdiren büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının kudretini kâinat selâmlasın!... O, arzda insan yaratmış, insanları çoğaltmış, emirlere emir dinleyecekler, emir dinleyeceklere emirler ihsan etmiştir. İnsanları yaratan, emirlere salâhiyetler sunan, tebaaları itaatli kılan büyük Meliki, Ulu Hükümdarı, Yüce Tanrıyı kâinat alkışlasın.... Büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının denizde gücü nedir? O Melik gümüş balıklarını, yılan balıklarını, maymun balıklarını, ıstakozları, derin sularda yüzen iri balıkları, denizdeki diğer çeşit balıkları ve sair şeyleri deniz ile beraber halk etmiştir. Bu Yüce Hâlikı kâinat selâmlasın!... Bizi sineklerin, böceklerin, kurtların, diğer haşerelerin zararlarına karşı dayandıran odur. Onu, her şeyin Halikını, kâinat subhanekeler* ile yücelesin!

NOT: Subhaneke kelimesi tablette 'Sübhaneke' olarak geçmektedir.

Mu kıtası sıcak, fakat pek münbit ve mahsuldar, ovalık bir memleket idi. Her tarafı güzel çayırlar, meralar, düzlüklerde bitmiş zengin ormanlar süslüyordu. Akışları sakin, muntazam, geniş yataklı, seyrüsefere fevkalâde müsait nehirler kenarında kalabalık nüfuslu, büyük, zengin şehirler vardı. Dünya cenneti denmeğe lâyık olan bu kıtada hiç yüksek dağ yoktu. Dağlar yalnız orada değil, dünyanın başka taraflarında da henüz fazla yükselmemişti. Mu ve Muluların mevcudiyeti yeryüzünde büyük dağların teşekkülünden evvelki jeolojik zamana, üçüncü arz devrine tesadüf ediyordu. Mu ormanlarında ve sularında bu devrin hayvanları yaşıyordu. Mu insanları her nevi hayvanı muti bir hale getirmenin yolunu biliyorlardı. Koca kıtayı pek düzgün yollar ile kurşuni örümcek ağını örnek tutarak örmüşlerdi. Yollar nereden başlar, nerede biter, kestirilemez idi. O kadar mükemmel yapılmışlardı ki, kalıntıları karşısında günümüzün mühendisleri, kaldırım ustaları gözlerine inanamamaktadırlar. Main şeklindeki kaldırım taşları yan yana konuvermiş değil, birbirine kopmayacak surette eklenmiştir. Ne taraftan bakılsa kenarlar hattı müstakim teşkil eder.

Mu kıtası ahalisi, bir hükümetin idaresi altında on kabileden terekküp ediyordu. Hükümet reisine Mu'nun güneşi: tacı, hükümdarı,,hâkimi, emîri mânasına Ra-Mu deniyordu. Ramu'lar ahaliyi Tanrı'nın vahiy ettiği mukaddes yazılar ahkâmına göre idare ediyorlardı. Reisler halka karşı vazifesini müdrik, müşfik, halk reislere karşı içten gelen bir istekle hürmetkar idi. Emir etsin, yahut emre tâbi olsun bütün Mu sakinleri tek Allah'a inanıyordu.

- metecantekin@gmail.com
- NDSHDQwoQ1tbT940j 2008-03-24T04:03:55.889Z Sübhaneke - Vikipedi Allah'ım! Senin eksik bir tarafın yok.Sen mükemmelsin.Sana hamt ederiz.İsmini yüceltiriz.Şanın herşeyden üstündür.Övgün yücedir.Senden başka ilah yoktur. Ve celle senâüke: yalnızca cenaze namazlarında okunur.(erkekler okur) - metecantekin@gmail.com - NDQaSQgoQnPjo940j 2008-03-24T04:09:44.275Z Uxmal tapınağı - Vikipedi Uxmal Meksika'nın Yucatan eyaletinde bulunan Kolomb-öncesi Maya yerleşim bölgesidir.Bu piramit Aztek ırkı tarafından kullanılmıştır. Azteklerin inşa ettiği piramitlerin en ünlüsüdür. Bu da Uxmal'ı özel kılar. - metecantekin@gmail.com - NDQGMQgoQ3qC4-I0j 2008-03-24T04:31:23.826Z Edgar Cayce - Vikipedi Cayce hipnoz uykusundan uyanınca hiçbir şey hatırlamıyordu. Uykudayken bu işi nasıl başardığı sorulduğunda, yaşayan herhangi bir insan beyni ile ilişki kurabildiğini, bu beyin veya beyinlerdeki bilgilerden, kendisine gelen hastaları teşhis edebildiğini, ilaçlar verebildiğini söylüyordu. Belki de bu anlarda Cayce'de bambaşka bir akıl canlanıyor ve insanlıkta dolaşan bütün bilgilerden, tıpkı bir kitaplıktan olduğu gibi yararlanıyordu. Bu işlem ışık hızıyla oluyordu. Fakat Edgar Cayce'nin durumunu bugün için açıklama imkanı yoktur. - metecantekin@gmail.com - NDQcKQgoQ7I_H-I0j 2008-03-24T04:35:27.371Z Edgar Cayce - Vikipedi

Cayce öleceği günü ve saatini önceden haber vermişti. Çaresiz bir hastalığa tutulduğunu anlamıştı. "Akşam 5'te tamamen kurtulacağım" diyordu. Hastalığı "başka bir şey olmak"tı. Cayce öldüğü zaman ardında, 43 yıl içinde yazılan 14.000 adet ayrıntılı "steno kaydı"nı bırakmıştı. Bunların içinde onun, geleceğe yönelik bazı kehanetleri de yer almaktadır.

Günümüzde Edgar Cayce takipçisi bir çok organizasyon ve kuruluş vardır.

- metecantekin@gmail.com
- NDSIKQgoQmsDV-I0j 2008-03-24T04:39:47.770Z Yedi kök soy - Vikipedi “Adem’in yeryüzüne gelişinden önce mevcut olan bu düşünce projeksiyonları bir gölün sularındaki amibi andıracak biçimde, düşüncesinin yöneldiği yöne doğru hareket edebilme özelliğine sahipti." (Edgar Cayce)
Kuram- oyunculuk
- metecantekin@gmail.com
- NDSIKQgoQs8bf-I0j 2008-03-24T04:42:07.574Z Yedi kök soy - Vikipedi “Bu ilk kök soya Polarean soy adı verilir. Az çok eliptik forma sahip bu ‘soy’un beyin vs. gibi iç organları bulunmuyordu. Düşünme yetisine sahip değildi, algılaması bir tür dokunma duyusundan ibaretti, görme duyusu yoktu, fakat kulağa sahip olmasa da bir tür işitme duyusuna sahipti. Yaşamı güdülerden oluşuyordu. Ruhu kendisini sadece içgüdülerle, hazlarla, hayvani arzularla vb. ile ifade ediyordu. Bilinç durumu rüyayı andırıyor, atıl bir yaşam sürüyordu.” (Rudolf Steiner) - metecantekin@gmail.com - NDQZVQwoQ9rPm-I0j 2008-03-24T04:44:30.482Z Yedi kök soy - Vikipedi 2- Hyperborea’daki ikinci kök soy; Bu soya Hyperborean kök soy denir. Yeryüzünde ısının azalması maddelerin katılaşma sürecine girmesine neden oldu. Hermafrodit (çift cinsiyetli) olan bu ikinci kök soy bireyleri kendi kendilerini dölleyerek bir tür “kendiliğinden yumurtlama” tarzında ürüyorlardı. Sürmeye devam eden yoğunlaşmayla beraber boyları kısalmıştı, fakat günümüz insanına oranla dev boyutlardaydılar.
Thule, başkentidir. Apollon burada doğmuştur
- metecantekin@gmail.com
- NDSHDQwoQ-YTP-Y0j 2008-03-24T05:12:34.194Z René Guénon - Vikipedi Guenon eserlerindeki ifadelerin dinlerin birleştirilmesi, sentezi vs. şeklinde anlaşılmaması gerektiğini özellikle vurgulamıştır; "Gariptir ki tüm tradisyonel doktrinlerin temeldeki birliğini doğruladığımızda bazıları bizim farklı tradisyonların birbirleri içinde eritilmesinden (fusion)dan söz ettiğimizi sanabilmektedirler." (Rene Guenon, Orient et Occident, Guy Trédaniel, 1987, s.192) demektedir. - metecantekin@gmail.com - NDQaSQgoQ9_rZ-Y0j 2008-03-24T05:15:48.529Z Frithjof Schuon - Vikipedi Schuon, İslam mistisizmi (Tasavvuf) ve diğer geleneklerde dile getirilen merkez ve çember sembolizmini çeşitli geleneksel din ve maneviyat biçimlerini anlamlandırmakta kullanmaktadır. Bu sembolizmin de işaret ettiği gibi merkezin biricikliğinin yanısıra nihayetinde o merkeze ulaşan çemberin üzerinde bulunan farklı noktalar mesabesindeki gelenekler, günümüzün din ve gelenek karşıtlığı üzerine kurulu modern dünyasında geleneğin anlamına yeniden nüfuz etmek için modern aklı ifade eden rasyonel düşünme tarzıyla değil entelektüel (irfani) bir yaklaşımla yeniden ele alınıp yorumlanmalıdır. Ancak bu yorumlama veya günümüz felsefi diliyle söylersek okuma biçimi hiçbir şekilde modern düşünce düzleminde değil o geleneğin bir bütün olarak değerlendirileceği ve unsurlarından hiçbirini birbirinden koparmadan yapılmalı ve farklı gelenekler arasında herhangi bir senkretizm (birleştirmecilik) veya eklektizme (seçmecilik) yol açmamalıdır zira her bir din ve geleneğin olduğu haliyle var olması beşer düzeyini aşan bir İlahi iradeden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple yeni maneviyat veya din biçimleri otantik din ve geleneklerden kaynakları ve hedefleri itibariyle tamamen beşerilik taşıdığı için ayrılır.
Kuram - çarpıcılık
- metecantekin@gmail.com
- NDSIKQgoQkvve-Y0j 2008-03-24T05:16:55.086Z Tradisyonalizm - Vikipedi Tradisyonalizm, Tradisyonalist Ekol. Kişi veya topluluk düzeyinde ve gündelik yaşamdan bilgi anlayışına kadar pek çok alanda yönlendirici unsurun zaman ve mekanı aşan ilahi-kutsal ilkelere dayalı olması gerektiğini iddia eden felsefi ve mistik akım. çağdaş öncesi toplumlarda kutsal gelenek yaygın bir kabul gördüğünden ya da en azından muarız anlayışlar yaygın bir geçerlilik kazanmadığından tarihte "Tradisyonalizm" şeklinde bir düşünce ekolüne ve bu ekole mensubiyet anlamında "Tradisyonalist" şeklinde bir vasıflandırmaya rastlanmamaktır. Özellikle Aydınlanma çağı ve sonrasından başlayıp çağdaş döneme kadar geçen süreçte hemen her alanda tarihi ve geleneksel olandan kopuş bu kopuşu eleştiren ve kutsal kaynağından kopmayan geleneği savunan kişi ve düşünme tarzlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Tarihte Tradisyonalist sıfatıyla maruf kişiler olmasına karşın özel olarak Tradisyonalizm ismiyle anılan ekolün ilk sözcüsü Fransız metafizikçi, yazar René Guénon 'dur. Ekol, Perennializm, Perennial Felsefe veya Sophia Perennis olarak da bilinmektedir. - metecantekin@gmail.com - NDQouQwoQss_p-Y0j 2008-03-24T05:19:58.946Z Ezeli hikmet - Vikipedi Ezeli Hikmet. Kadim Hikmet, Aşkın Hikmet, Ezeli Felsefe, Kadim Felsefe veya Kalıcı Felsefe şeklinde kullanımları da bulunmaktadır. (latince ifadesiyle Sophia Perennis) Kaynağı itibariyle ilahi olan ve insanlığın başlangıcından bu yana farklı coğrafyalarda yaşayan toplumların din ve/veya gelenek lerinde anlatımını bulan evrensel, ebedi, metafizik ilkeleri işaret etmekte kullanılan kavram.
kadim bilgi
- metecantekin@gmail.com
- NDQouQwoQovru-Y0j 2008-03-24T05:21:17.124Z Perennial Felsefe - Vikipedi Perennial Felsefe ya da Perennializm, (Daimicilik) evrensel hakikat ilkelerinin tüm insanlar ve kültürlerde ortak olarak mevcut olduğuna dair felsefi düşünüş. 16. yüzyıl teologu Augustine Steuch tarafından De perenni philosophia libri X (1540) kitabında "theosophia perennis" şeklinde kullanılmış ve "düşüş"ten sonra unutulmuş ve tarihte parçalı olarak ortaya çıkan vahyedilmiş mutlak hakikate işaret etmekte kullanılmışsa da Latince "philosophia perennis" terimine popüler kullanımını 17.yüzyıl filozofu Leibniz kazandırmıştır. Yirminci yüzyılda ise terimin literatürdeki kullanımı 1945 yılında "The Perennial Philosophy" adındaki kitabıyla Aldous Huxley'a borçludur. - metecantekin@gmail.com - NDQZVQwoQw8z1-Y0j 2008-03-24T05:23:06.057Z Aldous Huxley - Vikipedi Romanları ve denemeleriyle tanınmış olmasına karşın kısa hikayeler, şiir, gezi yazıları, film hikayeleri ve senaryolar ile de uğraşmıştır. Roman ve denemelerinde sosyal norm ve idealleri, bilimin insan yaşamında yanlış kullanılımını eleştirmiştir. Parapsikoloji ve mistik temelli felsefelerle ilgilenmiş ve bu konularda yazılar kaleme almıştır. Özellikle Türkçe'ye "Kalıcı Felsefe" adıyla tercüme edilen "Perennial Philosophy" adlı eseri Perennial Felsefeyi çeşitli çevrelerde yeniden gündeme taşımıştır. - metecantekin@gmail.com - NDQZVQwoQ4aD8-Y0j 2008-03-24T05:25:03.871Z James Douglas Morrison - Vikipedi Takma adı Lizard Kingdir. Bu takma adın kaynağı An American Prayer'da geçen "I'm the lizard king, I can do anything" dizesidir. Çoğu hayranına göre yapmak isteyip yapamadığı tek şey "0"(sıfır) adında siyah beyaz bir film çekmek olmuştur. Bu noktadan hareketle, pek çok sinema - tv öğrencisinin tez olarak böyle bir film çekmesi, Morrison'u her dönem genç kuşak arasında "ikon" haline getiren bir başka sebeptir.
0
- metecantekin@gmail.com
- NDSa4QgoQ4YKD-o0j 2008-03-24T05:26:58.115Z LSD - Vikipedi LSD ilk olarak İsviçreli kimyager Dr. Albert Hofmann tarafından, çavdar mahmuzuyla yaptığı deneyler sırasında sentezlenmiştir. İlk olarak 1938'de sentezlenmiş olmasına karşın etkileri bundan 5 yıl sonra, 19 Nisan 1943'de deney tekrarlanınca LSD maddesinin kazara Hofmann'ın derisine nüfuz etmesiyle bulunmuştur. Bundan üç gün sonra Hofmann LSD'nin etkilerini araştırmak için 250 mikrogram LSD almıştır. Hastalandığını düşünüp bisikletle eve giderken Hofmann dünyada LSD'nin etkilerini ilk yaşayan insan olmuştur. Bu gün "Bisiklet Günü" diye anılır ve ilk bilinen LSD 'yolculuğu'dur.
first trip
- metecantekin@gmail.com
- NDQZVQwoQrvum-o0j 2008-03-24T05:37:33.195Z Yedi kök soy - Vikipedi

Bu süreç ve önceki kök soylar hakkında teozofların iddiaları şöyle özetlenebilir:

  • 1- Esîrî alemdeki birinci kök soy: Dünya gezegeninde ilk insan bedenleri fiziksel alemde değil, esîrî alemde meydana getirilmişlerdi. Bunlara insan demek pek olanaklı değildi; çünkü insan bedeni formunda olmayan, hatta belirli bir biçimi olmayan esîrî yaratıklardı. Havadan değil, esîrden besleniyorlardı. “Adem’in yeryüzüne gelişinden önce mevcut olan bu düşünce projeksiyonları bir gölün sularındaki amibi andıracak biçimde, düşüncesinin yöneldiği yöne doğru hareket edebilme özelliğine sahipti." (Edgar Cayce) “Bu ilk kök soya Polarean soy adı verilir. Az çok eliptik forma sahip bu ‘soy’un beyin vs. gibi iç organları bulunmuyordu. Düşünme yetisine sahip değildi, algılaması bir tür dokunma duyusundan ibaretti, görme duyusu yoktu, fakat kulağa sahip olmasa da bir tür işitme duyusuna sahipti. Yaşamı güdülerden oluşuyordu. Ruhu kendisini sadece içgüdülerle, hazlarla, hayvani arzularla vb. ile ifade ediyordu. Bilinç durumu rüyayı andırıyor, atıl bir yaşam sürüyordu.” (Rudolf Steiner)
  • 2- Hyperborea’daki ikinci kök soy; Bu soya Hyperborean kök soy denir. Yeryüzünde ısının azalması maddelerin katılaşma sürecine girmesine neden oldu. Hermafrodit (çift cinsiyetli) olan bu ikinci kök soy bireyleri kendi kendilerini dölleyerek bir tür “kendiliğinden yumurtlama” tarzında ürüyorlardı. Sürmeye devam eden yoğunlaşmayla beraber boyları kısalmıştı, fakat günümüz insanına oranla dev boyutlardaydılar.
  • 3- Lemurya’daki (Mu kıtası) üçüncü kök soy: Üçüncü kök soyda, bu soyun kendi gelişim sürecinin orta zamanlarında meydana gelen “yoğunlaşmanın tamamlanması”yla iskelet, sinir, kas sistemi oluştu ve cinsiyetler ayrılarak, bilinen insan formu meydana geldi. Artık ciğerleriyle hava soluyabiliyorlardı. Esîrî alemden tümüyle çıkmışlardı. Üçüncü kök soyun dev boyutlarda olmalarından dolayı Lemuryalı devler denilen bireyleri artık bilinen cinsel yolla üreyecekti. Bilinç ve zihinsel etkinliğin geliştiği üçüncü kök soy bireyleri, iyice katılaşmış olmalarının ve dev bedenlerinin (3-4 metre) verdiği avantajla ilk kentlerini dev taşlardan inşa ettiler.
  • 4- Atlantis’teki dördüncü kök soy: Dördüncü kök soy Atlantis’te ortaya çıkmıştır. Lemuryalı atalarının bilmediği duyguları geliştirdiler. İlk Atlant dili, Lemurya’da yaşamış üçüncü kök soydaki gibi eklemlemeli (agglutinant) bir dildi. (Türkçe yeryüzünde az sayıda olan eklemlemeli dillerden biridir.)
    • İlk Atlantisliler’in sözleri bir anlama sahip olmalarının yanısıra, psişik ve majik etkilere de sahip bulunuyordu; örneğin sözlerle bitkilerin büyümeleri hızlandırılabilir, vahşi hayvanları evcilleştirilebilirdi. Bu ilk Atlantisliler Atlantis’in birinci “alt soy”udur (Rmoahal’lar, her kök soy kendi içinde ‘alt soy’ kategorilerine ayrılır).
    • Atlantisliler’in birer inisiye olan kral ve liderleri üçüncü “alt soy” döneminde ortaya çıktılar. Fakat bencillik ve güçlerin kötüye kullanımı da yine bu dönemde ortaya çıktı.
    • Dördüncü “alt soy” döneminde Manu adındaki bir uzaylı, müritleriyle birlikte Orta Asya’ya çekildi. (Kimi teozoflara göre de, Atlantis’teki seçilmişlerin bir kısmı Nuh ve Rama adındaki iki uzaylı önderliğinde Orta Asya’ya, bir kısmı ise Mısır’a göç etmiştir.)
    • Beşinci “alt soy” döneminde insanda mantıklı düşüncenin, yargılama yeteneğinin gelişmesine ve hesaplama ve sentezleme becerilerinin ilerlemesine karşın, buna ters orantılı bir şekilde, psişik gücü kullanma yeteneğinin gerilemesi, kısırlaşması sözkonusu oldu.
    • Zeka ve düşünce yeteneğinin iyice gelişmesiyle, altıncı “alt soy”da adalet ve hukuk düzenlemeleri ortaya çıktı.
    • Yedinci “alt soy”, Atlantis’in batışıyla birlikte, yerini bugünkü insanlığın oluşturduğu beşinci kök soya bırakmıştır.
  • 5-Beşinci kök soy son günlerini yaşamaktadır; bir ayıklanma olacak ve kalanlar, herkesin gerçek yerini bulacağı altıncı kök soyu oluşturacaktır. Maddenin kölesi olmaktan kurtulmuş ve psişik yeteneklerini kullanabilen bir insanlığın oluşturacağı altıncı kök soy, Altın Çağ’ı yeniden bulacak olan kök soydur. Evrim, yedinci kök soyla tamamlanacaktır.


- metecantekin@gmail.com
- NDSMKQgoQjeKv-o0j 2008-03-24T05:39:09.156Z Atlantis - Vikipedi Kur'an'da "Ad kavmi" diye de geçer, Ad-land; Ad Ülkesi demektir. Kimi araştırmacılar İbranice’deki, ilk insanı belirten ve adama sözcüğünden gelen "Adem", Sanskrit dilinde “ilk, başlama” anlamına gelen ve Aryenler’in ilk konuşan insan türüne verdikleri ad olan "Ad-i", Frigler’in "Attis", Kafkasyalılar’ın "Adige", Polinezyada’daki "atea", Truva öyküsündeki "Ate", Aztek mitolosindeki "Atzlan" (ada) ve Türkçe’deki "ad", "ada", "ata" (pek çok dilde baba anlamına gelir) sözcükleri ile "Ad" kavminin adı arasında etimolojik bir bağlantı olabileceğini düşünmektedir.
Atlntis
- metecantekin@gmail.com
- NDSMKQgoQoeTa-o0j 2008-03-24T05:51:12.511Z Atlantis - Vikipedi

1947 yıllında, Ölü Denize yakın Kumran mağrasında bulunan rulo yazıtlar, İbrani kutsal edebiyatın en eski örneklerini oluşturur. Bulunan bir yazıta göre Nuh farklı bir fiziğe sahipti. Öyle ki, babası Lamek onun kendi oğlu olduğunu karısı Bartenoş'un yemin ve ısrarlarına rağmen inanmamıştı. Nuh'un "Bakıcılar, Kutsal Olanlar veya devler" in soyundan gelmediğini ancak meleklerden her şeyi öğrenen" büyükbabası Enok (İdris)'a danıştıktan sonra inanmıştı.

Kitabi Mukaddes'te (Eski Ahit ve Yeni Ahit / İncil) Enok kitabından yer yer söz edilir. Asırlardır saklanan ve kutsal metinler külliyatından çıkarılan bu kitabın iki farklı nüshası vardır, biri yakın zamanlarda bir Rus manastırında bulunarak Slavonik dilde muhafaza edilmiştir. Adı Enok'un (İdris) Sırlar Kitabıdır. Bu kitapta Enok'un Tanrı tarafından göğe kaldırıldıktan sonra cennet ve cehennem katlarında gördüklerini ve sonradan 360 kitap yazdığını anlatmaktadır. İkinci ve çok daha uzun kitap ise Enok’un Kitabıdır. Burada Nefilimlerin devler olduklarını ve tufandan önceki çöküş devrinde onların insanoğlunun yiyeceklerini tükettiklerini ve bunlar da yetmediğinde insanları yediklerini yazıyor. Bu kitapta, bu çeşit atıflar, dini çevreleri rahatsız etmişti (San Augustine Tanrının Şehri) ve bu kitabın Eski Ahit külliyatından çıkarılmasına, 1772 yılında James Bruce tarafından bir Habeş manastırında bulunana dek, yüzyıllardır ortandan kayıp olmasına sebep vermişti.

3-4. kuşak insan
- metecantekin@gmail.com
- NDQouQwoQn4_79Y0j 2008-03-24T03:04:47.797Z 2012 - Sayfa 4 - Gnoxis.com gün olur asra bedel
cengiz aytmatov
- metecantekin@gmail.com
- NDSHDQwoQ6uCj9o0j 2008-03-24T03:15:53.601Z mu uygarligi - Private Sozluk naacal ogretisinde gunes dogrudan tanri degil, onun birliginin ve
tekliginin kitleler tarafindan daha iyi anlasilmasi icin secilmis
olan bir semboldu. sembollerin kullanilmasindaki bir diger amac da,
belirli ifade tarzlarinin kaliplasmasini onlemek ve gelismeler
dogrultusunda sembollere yeni anlamlar yukleyerek, dinin
bagnazliktan ve dogmalardan kurtulmasini saglamakti. ancak, uygarlik
cokup, ana kaynak yok olunca, zaman icinde "bu sembollerin kendileri
putlasti ve cok tanrili dinlerin dogmasina neden oldu.
semboller vasitasiyla tek tanriya tapinimi ogreten dinin buyuk
rahibi, dolayisiyla kutsal kardeslik orgutunun de basi, ra mu'nun
kendisiydi. ancak imparatorun hicbir tanrisal kisiligi yoktu ve
sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak "gunesin oglu" unvanini
tasiyordu.
- metecantekin@gmail.com
- NDQaSQgoQv9yk9o0j 2008-03-24T03:16:09.445Z mu uygarligi - Private Sozluk naacal kardeslerinin, ogretilerini yaydiklari ve yeni uyeleri
inisiye ettikleri mabetler, kitanin her yerine ve kolonilere
dagilmis vaziyetteydi. dev blok taslardan yapilan bu mabetlerin
damlari yoktu ve bunlara "seffaf mabetler" deniliyordu. gunes
isiklarinin inisiyeler uzerine dogrudan ulasmasi icin mabetlere dam
yapilmiyordu. bu da bir tur semboldu ve ezoterik anlami, tanri ile
insan arasinda hicbir engel olamayacagi seklindeydi. gunumuz
masonlugunda da ayni sembol kullanilmakta ve mason mabetlerinin
tavanlari, sanki ustu acikmis gibi, gokyuzunu sembolize eder bicimde
duzenlenmektedir.
- metecantekin@gmail.com
- NDSMKQgoQ-fqn9o0j 2008-03-24T03:17:02.480Z mu uygarligi - Private Sozluk 1- tanri tektir. hersey ondan varolmustur ve ona donecektir.
2- ruh ile beden birbirinden ayridir. beden olur ve ayrisirken ruh
olmez.
3- ruh, mukemmelige ulasmak icin degisik bedenlerde yeniden dogar.
4- mukemmelige ulasan ruh tanriya doner ve onunla birlesir.
- metecantekin@gmail.com
- NDQaSQgoQ28W-9Y0j 2008-03-24T02:48:27.240Z Renklerle Tedavi - Gnoxis.com RENGİN MİSTİK BOYUTU

Dinlerde Ve Tapınaklarda Renkler: (İlk çağ renkleri)

Günümüzde Irak devletinin sınırları içerisinde yer alan UR tapınağı ve kentinde yapılan kazılarda yapım yılının MÖ 230 yılına dayanan bir kule ortaya çıkarılmıştır.
Leonard Woolery tarafından 1920'li yıllarda gün ışığına çıkarılan bu kuleye Tanrının Dağı adı verildi. Dünyanın en eski yapılarından biri olarak değerlendirildi. Bu binanın dört duvarı kıpkırmızı iken siyahtan görüntüler verirken kubbesi mavi ve altın sarısı renkler yansıtmaktadır. Eski çinin başkenti Pekin'de tüm duvarlar iyi ve kötü ruhları sembolize etmek amacıyla maviye, çatılar ise sarıya boyanırdı. Eski Mısırlılar ise tapınaklarının tavanlarını cenneti hatırlatması için maviye, zeminini de Nil nehrinin bereketini simgelercesine yeşil renge boyalardı. Öte yandan Yunanlılar binaların şekillerini ve görünüşlerini kuvvetlendirmek için renklerden faydalanırlardı. Örneğin İyon başkentlerinin kireç beyazı evleri mavinin bin bir tonu ile süslenirdi. Knossos'un büyük yükleri taşımakla görevli sütunları ise hakkettikleri kırmızı renkle görünüm verirlerdi. Mısır güneş tanrısı Ra altın sarısı kırmızı ve sarı renklerle simgelenirken Yunanlıların Athenası ise altından örülmüş fistan giydiği için sarı renkle alınırdı. Kırmızı renkli gelincik tarlası çiçeği ekin tanrıçası Ceres'e armağan edilmişti. Ulysses ise heyecan dolu deniz macerasını (Odyssey) hatırlatması için koyu mor renkli giysiler kullanılır. Grek ve Rus ortadoks papazları ile Roma katolik ve İngiliz kiliselerindeki papazların giysileri ile uyum sağlaması için sunakların ve kilise rahlelerinin döşemelerinde mor renk kullanılırdı. Ayrıca mor kralların ve hükümdarların rengi olarak bilinir. Bir hindu dini olan Brahmanizm kutsal olarak kabul edilen altın sarısı ve sarıyla simgelenir. Buddha, ruhsal bilgeliği yüceltici konuşmalar yaparken sarı insan oğlunun değişken kaderini düşünürken, kırmızı kıyafetler giyiyordu.

Konfüçyüs'de sarı rengi kullanırdı. Ne var ki mor rengi kırmızıyı hatırlattığı için her fırsatta sevmediğini belirtirdi. Mor renge bir antipatiği olduğunu da bir çok kitabında hayata geçirdi. "Heang tang" isimli kitabında şöyle der; "üstün insan giysilerini mor renk ile süslemez" . Günümüzde bile bir çok Yunan adasının kapıları ve kepenkleri turkuvaz renkle bütünleştiğini görüyoruz. Duvarların ise güneş ışığını yansıtması için beyaz renkle dekore edildiği dikkatimizden kaçmıyor. Notre Dame'nin kızıl duvarları ,Angres'in mavi ve yeşil tonlarla süslenmiş dış duvarları cisimden önce ben varım diyen rengin adeta yansımasını simgeler.

Kabala Sistem ve Hayat Veren Renk Ağacı Gezegenler Melekleri ve Renkleri:
En etkin renk terapisi yöntemlerinden biri de mistik kabala metodudur.Kabala; bir çok felsefe ve pragmatik boyutu olan eski ve gizemli (mistik) inanıştır. Bu düşünce sisteminde evrenin on basamakta yaratıldığı anlatılır. Bir başka anlatımı ise bilincimizi ve enerjilerimizi kontrol altına alma metodudur. Kabala sisteminde yaşamın sembolü renk hayat ağacı ile belirtilir. Ağaç birbirinden farklı on ayrı kademeden meydana gelir. Söz konusu kademeler bir çok fizyolojik aktivitelerimizle şekillenir. Yaratıcılığı ve meta fiziksel vücut fonksiyonlarını ihtiva eden bu bilinçaltı fonksiyonlar, zamanla bir takım değişikliklere uğramış insan oğlunun özelliklerini temsil etmişlerdir. Renklerle bağdaştırılarak hizmetimize sunulan bu kademeleri hayatına aktaran bir insanın bilinçaltında bazı hareketlenmeler meydana gelir. Böylece fiziksel ve ruhsal açıdan bir değişimin temeli atılmış olur. Ağaç insan sağlığını ve dengesini sembolize eden bir figürdür. Sürekli büyüyen ve değişime uğrayan bir şey ağaçla simgelenir. Ağaçlar başka boyutlarla dünyamız arasındaki köprüleri simgeler. Bir ağacın sağlamlığı, nasıl kök ve gövdesine bağlı ise insanoğlu sağlığı da sadece insan bedeni ile oluşumu değildir. Ruhsal dünyamıza ve denge akışımızın da sağlığımızla yakından ilgisi vardır. Bir ağaçtan verim almak için onu iyi toprakla yetiştirir sular gübreler zamanı geldiği anlarda budarız. Ayrıca ağacın verimini sürecek zararlılardan, böceklerden arındırırız. Aynı şeklide bir insan sağlığı için de aynı şeyler gerekmektedir. Ruhsal, zihinsel, duygusal enerjileri dengelenmiş bir insan da sağlıklı insan familyasına girmektedir. Bu enerji sistemlerimizi mutlaka kontrol altına alınması gerekir bilinçaltımızın farklı kademeleri vücudumuzun değişik bölgelerine hükmeder. Burada ele alınması gereken konu ise hangi kademenin vücudumuzun neresini kontrol ettiğidir. Burada kabalistik renk hayat ağacı devreye girer. Şekilde görülen renk hayat ağacında her kademenin bilinçaltımızın hangi basamağına yön verdiği açıkça görülmektedir. Ağacın her kademesi vücudun belli fizyolojik aktivitelerini sağlar. Ayrıca bazı evrensel enerjileri de yönlendirir. Bu enerjiler vücudumuzun zihinsel olarak yaratıcılık ve sezgisel fonksiyonlarını kontrol eder. Söz edilen bu kademelerle ne kadar içli dışlı yaşamasını becerebilirsek bedenimizi ruhumuzu hastalıklardan o derece korumuş oluruz. Hayat ağacının etkilerini iyi etüt edersek bilinmeyen meta fizik sırları da çözme başlangıcı yakalayacağımız bir esastır.

Kademeler;

Krallık: Temel Renk : Siyah, Zeytuni, Kızıl, Kahve , Açık Sarı
Gezegeni : Dünya
Meleği : Sandalfon



Kuruluş: Temel Renk : Mor
Gezegeni : Ay
Meleği : Cebrail



Görkem:Temel Renk : Turuncu
Gezegeni : Merkür
Meleği : Mikail



Zafer: Temel Renk : Zümrüt Yeşili
Gezegeni : Venüs
Meleği : Haniel



Güzellik: Temel Renk : Sarı
Gezegeni : Güneş
Meleği : Rafael



Zorlayıcı Güç: Temel Renk : Kırmızı
Gezegeni : Mars
Meleği : Kamael



Merhamet: Temel Renk : Mavi
Gezegeni : Jüpiter
Meleği : İzadkiel




Anlayış. Temel Renk : Siyah
Gezegeni : Satürn
Meleği : İzaphkiel




Bilgelik: Temel Renk : Gri
Gezegeni : Neptün
Meleği : Ratziel




Taç: Temel Renk : Beyaz
Gezegeni : Uranüs
Meleği : Metadron
Kabala'ya göre
- metecantekin@gmail.com
- NDSMKQgoQ2aDY9Y0j 2008-03-24T02:55:41.371Z Sabbaths-Pagan Festivalleri - Gnoxis.com Güney yarı küre ve Kuzey yarı kürede farklı tarihlerde kutlanan 8 pagan festivali vardır.


Yule ( kyk: 22 aralık - gyk: 21 haziran )
İmbolc ( kyk: 2 şubat - gyk: 1 ağustos )
Ostara ( kyk: 21 mart - gyk: 21 eylül )
Beltaine ( kyk: 1 mayıs - gyk: 31 ekim )

Midsummer ( kyk: 21 haziran - gyk: aralık 22 )
Lughnasadh ( kyk: ağustos 1 - gyk: 2 şubat )
Mabon ( kyk: 21 eylül - gyk: 21 mart )
Samhain ( kyk: 31 ekim - gyk: 1 mayıs )


YULE:
Gündönümü/noel (22 aralık): noel, en büyük karanlık zaman ve senenin en uzun gecesidir. kış gündönümü, hıristiyanlığın doğumundan çok önceleri, kutsal kral’ın doğum günü ile birleştirilmiştir. güneşin, çok tanrılı dinler geleneğinde erkek tanrıyı temsil ettiği kabul edildiğinden, bu olay güneş tanrısının dönüşü olarak kutlanmaktadır ki tanrıçanın yeniden doğuşudur.

IMBOLC:
Tanrıça genç oğlunu beslerken, ilkbahar gelgitinin fısıltıları duyulmakta. senenin, büyümenin başlangıcı ile birleştirilen bir zamanı olarak imbolc (2 şubat) aynı zamanda birçoğu için de bir başlangıç dönemidir. yılın bu döneminde, gelecek yaz ayları için kurulan hayallerin ve umutların tohumları ekilir.

OSTARA:
İlkbahar ekinoksu (21 mart): ilkbahar gelgitinin ilk gerçek günüdür. genç tanrı, olgunlaşıp büyümeye devam ederken, gece ve gündüz eşittir. ağaçlarda yeni büyümenin filizlerini ve kabaran tohumları görmeye başlarız. günler büyük bir beklenti ile daha sıcak oldukça enerji gelişmektedir.

BELTAINE:
(1 mayıs); Tanrıça ile temsil edilen toprak artık olgun ve bereketlidir ve genç tanrı ona olan aşkını ifade eder. yazın ilk çiçekleri onların şerefine toplanırken bu bizi coşturan bir zamandır.
beltaine sebt günü mayısın 1. gününe denk gelir… samhain’le beraber cadıların takviminde en kutsal günlerden biri olarak bilinir hatta kabul edilir… bu sebt gününde, çember, bahar çiçekleriyle ve özellikle vahşi olanlarla süslenir..ayin esnasında bir may queen çiçeklerden bir çelenkle, ve bir may king yeşil yapraklardan bir çelenkle taçlandırılır…ve törenin ilk etabı basarıyla aşılmış olur.. hayat kıvılcımı fallus’u (bu olay bazı dinlerde erkek uzvuna tapınmayı ) temsil eden bir maypole’un etrafında dans edilir ve havada şeritler sallanırken,heyyoooo super oldu ortam nidalari gokyuzune karışır.. güneşin gücünün giderek artmasını kutlamak üzere bir yandan da dokuz odun kümesi tutuşturulur… tanrıça, onun bir görünümü olan bereketin ak tanrıçası olarak ve tanrı, greenwood tanrısı olarak onurlandırılır… beltaine aynı zamanda kutsal evlilik kutlamasıdır..
beltaine cadı yılının büyük verimlilik şenliğidir. çiçekler ve illbahar tanrıçası flora için sarkılar soylenir danslar edilir. mayıs arifesinde mayıs habercileri köydeki evlerin kapılarını dallar ve çiçeklerle suslerlerdi ve kullandıkları malzeme evin sahibi hakkındaki duyguları gosterirdi. sıgırların buyumelerini engellemek için kuyruklarına uvez dallarından haclar takılırdı. cunku beltaine zamanında cinler ortalıkta gezerdi.
mayıs arifesi aynı zamanda afacanlık zamanıydı. dukkanların levhaları degistirilir, kapılar menteselerinden sokulur, basit sakalar yapılırdı. cinleri uzak tutmak için kapı onune cuha cicekleri konulurdu. eger 1 mayısta gunes battıktan sonra kuyudan su içerseniz periler tarafından kacırılır ve 1 yıl 1 gun boyunca periler ulkesinde tutulursunuz. maypole cevresindeki celenklere buyuk tanrıçanın kan ve sut sırrını yansıtan beyaz ve kırmızı cicekler konurdu. maypole mayıs sabahında agaclıklardan getirilirdi.
beltane, yilin ikinci büyük döngüsünü temsil eder. yeni yilin ve yeni olusumlarinin kutlandigi gündür. tanri ve tanriça’nin evliliklerinden sonra birlestikleri gündür ve aralarindaki iliski bu günde eksik hale gelmis, tamamlanmis olur. eski pagan inanclarinda bu günde seçilen bir çift tanrica’nin huzurunda sevisirlerdi. (bakire kiz tanriça’yi, geyigi avlayan genç erkek tanriyi temsil ederdi) çiçek tanriçalari, kutsal çiftler ve avlanma günüdür.
diger isimleri: may day,bealtaine, rudemas, bhealltainn, giamonios
renkleri: kirmizi (tanri), beyaz (tanriça)
sembolleri: sepet, çiçekler…

MIDSUMMER:
Yaz gündönümü/yaz dönümü (21 haziran): toprak cömertliğini paylaşmaya başladıkça ilk biçilen otların günüdür. günlerin en uzun olduğu bu dönem, ateş festivali olarak kutlanır. ekme ve biçme arasındaki mevsim haziran, aynı zamanda barış ve evlilik için geleneksel aydır.
haziranın 21. yani yılın en uzun günü, midsummer kutlanır… yaz gündönümü. magickal (sihirli denemez ama, ona benzer birşey magic ile magick farklıdır o bağlamdan yani) otlar, wart ve ya da güvercinotu bu yaz döneminde toplanabilir… çember, yaz çiçekleriyle süslenir ki;günebakanlar bunun için bicilmis kaftandir..bugünde şenlik ateşleri yakılır ve güneşin en güçlü döneminde olması kutlanır… cadılar alev yalımlarının üzerinden atlarlar ve üvez ile sedefotundan tılsımlar yaparak evlerine ve korunması amacıyla evcil hayvanlarına takarlar… tanrı, onun bir görünümü olan güneş tanrısı ve tanrıça yeryüzünün anası olarak onurlandırılır gururlandırılır…
midsummer yılın donum noktasını simgeler. gunes onuruna senlik atesleri yakılrı ve danslar edilirdi. bu atesler yunanistanda demeter adına yakılırdı. irlandada ateslerin etrafında atesi sondurup seytanlık yapabilmek için cinlerin ucustugu soylenirdi. atesin kulleri tarlalara verimlilik vermek için serpilirdi. a midsummer nights dreamde midsummer arefesi buyulemelerin etlikemelerin sakaların zamanıdır. bu gecede toplanacak bir suru bitki vardır. cok kucuk oldukları için cıplak gozle gorulemeyen egrelti otu toplayanı gorunmez yaptıgına inanılırdı. midsummer atesleri hep mese ile yakılırdı. bu agac tum simsek tanrıları ve roma ocak tanrıcası vestanın atesleri için kutsaldı. asıklar midsummer da yakılan senlik ateslerinin uzerinden birlikte atlar ve alevlerin uzerine cicekler atarlardı.

LUGHNASADH:
(1 ağustos); İlk hasat. doğa döngüsü devam ettikçe bitkiler gelecek sene için tohumlarını hazırlamaktadır. güneş (oğul) hala parlak bir şekilde yakmaktadır ancak geçen günler sonbaharı müjdelemektedir. yavru hayvanlar neredeyse tamamen büyümüş ve ilkbaharda büyük umutlarla dikilen bitkilerimiz meyvelerini vermeye başlamıştır.

MABON:
Sonbahar ekinoksu (21 eylül): ikinci ya da devam eden hasat. şimdi, ostara da olduğu gibi, günler ve geceler bir kez daha eşittir. bahçeler tamamen çiçek açmıştır ve doğanın bereketiyle yüklüdür. havada hafif bir ayaz vardır ve yakın-uzun soğuk aylar için hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır.
eylülün 21.gününde kutlanan bu sebt günüdür…iş bu halde günler ve geceler tekrar eşitlenirler ki bundan sonra artık geceler uzamaya başlar… çember, sonbahar yaprakları,güz gülleri, bezelye ,başak& bakla tohumları ve düşen meyvelerle süslenir… cadılar bu zamanlarda maiden of springi ve mother of summeri uğurlama&yolculama merasimlerine başlarlar… bir nevi doğanın ölüm vs benzeri kış uykusuna yatmaya hazırlanması gibi, cadılarda crone’a ve ölen güneş görünümündeki, ölümün ve yeniden doğuşun tanrısına hoşgeldin kutlamasına hazırlanırlar bu dönemde…sebt günüdür..
bu ikinci ceyrek gundur ve cadı yılının sonudur. hasat meyvelerinin ve azalan yaz gunlerının kutlamasıdırç
son deste tanrıcanın, bakirenin, hasat kralicesinin sembolu olarak somıne uzerıne konurdu. tarlada calısanların en genc kızı desteyı keser ve onu kronun hasat yemegıne tasırdı. bu kiza caillach denirdi. beyaz baslık takılır, giysisiyle calı supurge otu filizleriylye tutturulurdu. hasat solenınde masa basına oturur ve genc erkekler onunla dans ederdı.
kendi mucizesini icinde barindiran gun.

SAMHAIN:
Keltlerin 31 ekim gecesi kutladıkları festival. günümüzde de halloweene çevrilmiş bi şekilde kutlar bunu yabancı memleketlerde insanlar.. (epey sulandırılmış şekilde)katolikler de all souls night şeklinde ölen yakınlarını anarlar.
(31 ekim); en son hasat. toprak, tanrıya hüzünlü bir şekilde el sallamaktadır. tanrıçanın bir daha yeniden doğuşu olacağını ve döngünün devam edeceği bilinir. bu yankı dönemidir. bizden önce yaşamış eskileri şereflendirme ve görme (kehanet) zamanıdır. sene çarkına bakıp düşündükçe, ebedi yaşam döngüsündeki rolümüzü anlamaya başlarız.
birçok craft geleneğinde, yıl döngüsü halloween’le başlar ve bunun eski kelt dilindeki ismi samhain’dir.bu noktada yılın en karanlık dönemi başlar, sonbahar ekinoksu ile kış gündönümü arasındaki bölüm… ruhani dünyanın yaşam dünyasına yaklaştığı ve bu ikisi arasındaki peçenin incecik olduğu zamandır… bu yüzden cadılar, samhain sebt gününde ölülerin ruhlarının gelip kendilerine katılmaları için davet ederler(aps&mail aracılıgı ile)… çember, bal ve sukabakları, sohbahar yaprakları ama özellikle meşe ağacı yapraklarıyla süslenir çünkü bu yaprak ölüm tanrısını sembolize eder… dört ana yöne yerleştirilmesi gereken mumlar, jack o lantern’lerin
içine konur ve batı noktasının solunda ölümün girebileceği bir gateway olmalıdır…ayin sırasında ruhlar çağrılır, ve belki saatin ters yönünde bir spiral dansı yapmak yeniden doğuşu sembolize ettiğinden ayine katılabilir…ouija tahtasi gibi bir aracın da ayrıca çemberin ortasında bulunması gerekir… samhain sebt gününde cadılar yalnızca sevdikleri ve şimdi yanlarından ayrılmış olan ruhlardan mesajlar almayı değil, aynı zamanda craft’larının eskilerinden, pagan atalarından ve akrabalarından da mesajlar almayı umarlar ummaktadırlar.. tanrıça, onun bir görünümü olan karanlık gizemlerin tanrıçası olarak onurlandırılır… tanrı ise, ölümün boynuzlu tanrısı olarak onurlandırılır, ve yalnızca insanlar değil ama bunu hayvanlarda yaparlar…boyle birgundur samhain gunu witchcraftda..Sabbaths-Pagan Festivalleri
- metecantekin@gmail.com
- NDQouQwoQ_I_d9I0j 2008-12-09T13:31:11.003Z Cacabey e Hoşgeldiniz - Kozmoloji

Kozmoloji, her şeyin bilimi.

Evren nasıl başladı, evrenin sonu olacak mı, madde nasıl ortaya çıktı gibi evrenin geçmişine, geleceğine ve yapısına ilişkin sorular kozmolojinin ilgi alanına girer. Kozmoloji bir anlamda bilimlerin en büyük ölçeklisi ve en geniş kapsamlısıdır.

Bildiğimiz her şeyi içine aldığından kozmolojiyi �HER ŞEYİN BİLİMİ� olarak tanımlamak yanlış olmaz.

Planetarium tam olarak kozmolojiyi sumule eder.

- metecantekin@gmail.com
- NDSa4QgoQnvLG840j 2008-03-24T01:40:37.813Z http://www.geocities.com/krisnabilinci/jambudvipa_from_the_side.jpg için Goog... Hayat ne doğumla başlar ne de ölümle son bulur. - metecantekin@gmail.com - NDQcKQgoQk9vZ9I0j 2008-03-24T02:20:43.311Z http://www.cacabey.com/media/imk%20alem.GIF için Google Görsel Sonuçları Büyük bir teleskop bizi yaradılışa doğru götüren bir zaman makinesidir - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQn52g840j 2008-03-24T01:30:04.496Z http://www.geocities.com/krisnabilinci/jambudvipa_from_the_side.jpg için Goog...

Mahabharata geleneksel olarak uc farkli sekilde degerlendirilmistir. Yuzeysel olarak, bir kraliyet ailesinin ofkeli bir kardes kavgasi icinde bulunmasinin hikayesidir. Gorunuste yuzeysel olan bu seviyede bile, Mahabharata kahramanlik, cesaret ve azizlik gibi nitelikleri aciklar. Ahlaki duzeyde bu savas, gunluk yasamdaki, iyi ve kotu, hak ve haksizlik, dogru ve yanlis arasindaki daimi kavga olarak gorulur-esasen, dharma , adharma'ya karsidir.

Spirituel seviyede ise, Mahabharata, yuksek benlik ile dusuk benlik arasindaki savasa odaklanir. Savas, insanin spirituel ihtiyaci ile; beden, zihin ve duyularin emirleri arasindaki savastir. Vaisnava gelenegi, Mahabharata´yi gercekligin tum uc seviyesini de kapsayan olarak gorur ve her birine rehberlik sunar.

- metecantekin@gmail.com
- NDQO1QgoQzt3ryI0j 2008-03-23T00:48:14.273Z cemil meric "mektuplarını üzülerek okudum. sen ki son liman, son ümit, son dost, ilk ve son sevgilisin
sen ki yıldızım, sen ki annem, sen ki çocuğumsun..acılarımla hırçınlaştığına üzüldüm
istıraplarım çokmu çirkin, çokmu çocukça? onları sendenmi gizleyeceğim? sahneye maskeyle çıkmak! ben aktör değilim.
sesinin tonunda minnacık bi soğuyuş hissettiğim an yokum
acılarımın kaynağı sensin, evet ama hayatımın kaynağı da sensin, senin için ve seninle yaşıyorum.
sen uçuruma yuvarlanırken tutunulan dal, sen vaha, sen bütün hayal kırıklıklarımın dudaklarında ümidleştiği kadın." lamia hanıma yazdığı mektuptan..

okuyarak gözlerini kaybetmiştir.
- metecantekin@gmail.com
- NDQ5AQwoQ9tOEyY0j 2008-03-23T00:54:32.210Z cemil meric yunan'ı, hint'i, modern batı'yı bilen, bir tanıma sıkıştırlması çok da kolay olmayan bir "şarklı". proudhon için çağdaş düşüncenin kaynaklarından biri diyen ve onu "büyük bir yazar, dürüst bir seciye, yiğit bir fikir adamı" olarak tanımlayan zat.

"biz anlayabilir miyiz gandi'yi? hayir. cunku hayrani oldugumuz bati anlamaz
hıristiyan avrupa hakikatte tek tanrı tanır, tanrı veya kahraman: promete.
askin, imanin, sabrin zaferlerinden habersizdir."

"goethe: ya ors olacaksin ya cekic, diyor. $ark, sadi'den gandi'ye kadar aksi
kanaatte: 'yemin ederim ki dünyanin butun topraklari bir tek insanin kanini
akitmaya degmez'. kim hakli?"

"baki'leri, galip'leri, hamit'leri yetistiren bi siiri, yunan-i kadime baglamak,
ummani irmaga baglamaktir."

"upani$at (hint'in mukaddes kitaplarından biri. sanskr.) 'tanrisin' diyor
insana. freud 'itsin' diyor. hangisi hakli?
- metecantekin@gmail.com
- NDQsGQwoQg6KSyY0j 2008-03-23T00:58:15.197Z cemil meric "eserlerim kimbilir ne budalalar yetistirecek!" - metecantekin@gmail.com - NDQZVQwoQobCbyY0j 2008-03-23T01:00:44.488Z cemil meric havârilerini yaratmayan isa'nin yeri timarhanedir, tarih degil. - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQhpmoyY0j 2008-03-23T01:04:14.498Z cemil meric "proudhon çağımızın en büyük düşünce adamlarından biri. ülkemizde sol, bu dürüst ve samimi insana kulaktan düşmandır. kiliseleşen sosyalizmin hür tefekküre tahammülü yoktur. ülkemizde sağ, önyargıların kalın duvarları arkasında hep aynı teraneleri tekrarlar. oysa proudhon aydınlığa koşan her insan için değerli bir kılavuzdur. proudhon'un temsil ettiği anarşizm, batının bütün doktrinleri içinde islamiyet'e en yakın olan felsefedir. islamiyet de bir nomokrasi(kanun hâkimiyeti) dir, anarşizm de. yalnız, anarşizm için nomos(kanun) mâşeri akıldır; islamiyet için vahiy yani ilâhi şeriat. proudhon, emekten doğmayan her kazancı mahkum eder. faiz bir sömürü aracıdır, üstada göre. gerçek sosyalizmi, gerçek demokrasiyi bütün buutları ile tanımak isteyenler kilisenin afarozuna uğramış bu yavuz ve samimi yol göstericiyi tanımak zorundadır." - metecantekin@gmail.com - NDQZVQwoQq5utyY0j 2008-03-23T01:05:36.719Z cemil meric “imzamı taşıyan her yazıda ben yaşıyorum” - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQhNzWyY0j 2008-03-23T01:16:56.736Z Ömer Hayyam - Vikipedi Bir çok bilim adamınca Batıni, Mutezile anlayışlarına dâhil görülür. Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır. - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQmJ_fyo0j 2008-03-23T01:54:13.597Z Birûni - Vikipedi Astronomi üzerine yaptığı en önemli çalışmayı Gazneli Mahmut'un oğlu Mesut'a sundu. Sultan Mesut kendisine bir fil yükü gümüşü hediye edince, "Bu armağan beni baştan çıkarır, bilimden uzaklaştırır" diyerek bu hediyeyi geri çevirdi. - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQ2f3lyo0j 2008-03-23T01:56:03.961Z Birûni - Vikipedi Birûnî, bilim ve felsefe alanındaki çalışma ve araştırmalarında büyük ölçüde İslam düşüncesinin etkisinde kalmıştır. Evrenin "öncesiz" olmadığını, bir Tanrı'nın varlığına gereksinimi olduğunu ileri sürmüştür. Birûnî bu savı ile, evrenin "öncesiz" olduğu düşüncesini savunan İbn Sina'dan ayrılır. Batı'da "Aliboron" adıyla bilinen Birûnî'nin yapıtları birçok Batı diline çevrilmiştir - metecantekin@gmail.com - NDSIKQgoQveLIx40j 2008-03-23T00:03:13.918Z amphibian being john malkovich dvdsinin setup bolumunde aniden baslar, bulundugunuz odanin disinda calan ve disari cikinca kaybolacak bir ugultu gibi, bir banshee cigligi kadar da "raw" bir sarki, gozleriniz kapali dinlerseniz gozlerinizi actıgınızda göz kapaklarinizda ciy bulabilirsiniz. - metecantekin@gmail.com - NDQsGQwoQ4pWuyI0j 2008-03-23T00:31:19.785Z Gökbilim - Vikipedi Eski çağlarda gökbilimde ilerlemiş uygarlıklardan bazıları, Çin, Hint, Sümer,Kalde, Mısır, Toltek, Zapotek ve Maya uygarlıklarıdır.
gökbilimde iyi uygarlığın mimarisi de iyi
- metecantekin@gmail.com
- NDQZVQwoQwZG5yI0j 2008-03-23T00:33:54.914Z Gökbilim - Vikipedi


Antik Çağ'da gökbilimin gelişimindeki önemli hususlar olarak şunlar söylenebilir :

  • Gökbilim önceleri yalnızca, çıplak gözle görülen gök cisimlerinin gözlemi ve hareketleri hakkındaki öngörmelerden oluşuyordu. Eski zamanlarda gözlemler çıplak gözle yapılıyorsa da o zamanlar günümüzdeki gibi sanayi ve ışık kirliğinin bulunmayışı eski insanlara büyük bir avantaj sağlıyordu. Bu yüzden antik çağda yapılan gözlemlerin günümüzde yapılması olanaksızdır.
  • Eski insanların dairesel tarzda dikmiş oldukları 6.500 yıllık megalitlerin (Nabta Playa, Stonehenge) gökbilimsel gözlem amacıyla kullanıldıkları sanılmaktadır.
  • Eski çağlarda gökbilimde ilerlemiş uygarlıklardan bazıları, Çin, Hint, Sümer,Kalde, Mısır, Toltek, Zapotek ve Maya uygarlıklarıdır.
  • Rig-Veda’da Güneş’in hareketine bağlanan 27 takımyıldızdan ve 13 bölümlü zodyaktan söz edilir.
  • Mayalar ise teleskopları olmadıkları halde Venüs’ün evrelerini ve tutulmalarını tam olarak saptayabilmişlerdi.
  • Antik Yunanlar’ın gökbilime yaptıkları en önemli katkı yıldızları kadir derecelerine göre sınıflandırmaya çalışmış olmalarıdır.
- metecantekin@gmail.com
- NDSMKQgoQnajhyI0j 2008-03-23T00:45:06.494Z bir dunyanin esiginde
"ülkeler de kitaplara benzer. onlarda aradığımızı buluruz. abdülhak hamid*, bombay'a giderken en çok hindistan cevizi ağaçlarını merak ediyordu, "şair-i azam"ın mektuplarında hint şiirinden, hint düşüncesinden tek pırıltı yok. aydınlarımızın tecessüsü hiç bir zaman himalaya zirvelerine yükselemedi. rıza tevfik'in tasavvuf bilgisi iran sınırlarını aşmaz. süleyman nazif'e göre bir miskinler tekkesidir hint.

osmanlı tefekkürde monogamdı. kuran yetiyordu ona. imanın yalçın duvarları arkasında dünyadan habersiz yaşadı. cenk meydanlarında gördü küffarı ve küçümsedi. frenk akılsızdı, yahudi inatçı, mecusi uğursuz... mecusi ve bütün "kitapsız" kavimler. uzak ve putperest hind'e ihtiyacı yoktu osmanlının, iran emrindeydi: sadi'nin, hafız'ın, saib'in iranı.

sonra tanzimat... frengistan'a doğru aralanan pencereler. frengistanda yalnız "beldeler", yalnız "kâşâneler" gören osmanlı şairi. yeni bir aşk, yeni bir sarhoşluk. ve doğuyu toptan inkar eden bir küçüklük ukdesi. ve büsbütün uzaklaşan hint.

halbuki anquetil-duperron ganj kıyılarını biruniden sekiz asır sonra dolaştı. biz harzemli bilginin kitabını, bir daha açmamak üzere, kütüphanenin tozlu raflarına atmıştık. avrupa bu yeni biruninin yazdıklarını vecitle okudu ve anladı ki kendisinin daha dün hecelediği hakikatleri ihtiyar hint binlerce yıl önce haykırmış.
..
(devamla batının hint sayesinde ikinci bir devrim yaşadığını söyler ve ekler)

kafaya ve gönüle seslenen bir devrim bu, mermerde değil, kitapta tecelli ettiği için farkına varan az.."
cemil meriç
- metecantekin@gmail.com
- NDQ5AQwoQ9eirxY0j 2008-03-22T22:45:25.301Z Alfa Centauri - Vikipedi

Alfa Centauri yıldız sisteminde henüz bir gezegen saptanamamıştır. Ancak, eğer sistemde bir gezegen varsa, yaşamın gelişebilmesi için gezegenin sistemde nasıl bir yörünge çizmesi gerektiği yolunda tahminler yapılmaktadır. Eğer gezegen, A ve B yıldızlarından birinin çevresinde geniş bir yörünge çizecek olursa, yalnızca yaşama elverecek olan kuşaktan uzağa düşmüş olmayacak, aynı zamanda yerçekimi kuvvetinin etkisiyle yörüngesinde de tedirginlikler olacaktır. İki yıldız da merkezde olmak koşuluyla daha geniş bir yörünge çizdiği varsayıldığında ise, yörüngesel tedirginlik görülmese de, gezegen, yaşama elverecek olan kuşaktan daha da uzağa düşmüş olacaktır.

Bu nedenlerle, yaşamın gelişebilmesi için gezegenin, yıldızlardan birinin çevresinde ve Dünya'nın Güneş'ten aldığı ışık ve ısı miktarına elverecek ölçüde dar bir yörüngede bulunması gerektiği düşünülmektedir. Böyle bir gezegende yaşayan bir kimse, diğer yıldızı Ay'dan 1.000 kat daha parlak ve yılın bir yarısında gündüzleri, diğer yarısında ise geceleri görecektir. A ve B yıldızlarının sarı ve kırmızı ışıkları gökyüzünde çarpıcı bir tezat oluştururken, onlardan çok daha uzakta yer alan Proxima Centauri ise belirsiz bir kırmızı ışık noktası olarak görülecektir.

- metecantekin@gmail.com
- NDQZVQwoQv_3rxY0j 2008-03-22T23:03:03.631Z Akyıldız - Vikipedi

Akyıldız yıldızına en fazla önem vermiş topluluklardan biri olan, Afrika'nın Mali Cumhuriyeti'nde yaşayan Dogonlar'ın Akyıldız ile ilgili olarak inanışları şöyledir:

Po tohumunun en yüksek gök katındaki ifade edicisi, temsil edicisi ve kopyası Akyıldız-B yıldızıdır (Po-tolo). Po tohumu alemi döndürmeyi bitirmiş olduğundan dış zar Akyıldız-B’ye dönüştü. Akyıldız-B’de Po’nun döndürmüş olduğu alemin kanından arta kalan kısım vardır. Bu, onun yarattığı her şeyin kanından arta kalan kısımdır. Akyıldız-B küçük olmasına karşın en ağır yıldızdır. Tüm yıldızların ilki Akyıldız-B’dir. Alemdeki her şey onda vardır. O âlemin desteği, dayanağı, yıldızların direğidir. Âlem Akyıldız-B yıldızının sayesinde dönmektedir. Akyıldız Sistemi Güneş Sistemi’mizle evlenmiş bulunmaktadır. Dünya’ya Akyıldız-B yıldızından Nommo'nun gemisi ile aktarılan tohumlar yalnızca Dünya üzerinde değil, yaratılan tüm “üst üste konulmuş alemler” de çimlenip çoğaldılar. Dünya’ya kelâmın hepsi açıklanmadı, daha gelecektir. Emirler Akyıldız-B'den Akyıldız-A'ya Akyıldız-C vasıtasıyla aktarılmaktadır.

Sirius
- metecantekin@gmail.com
- NDQ5AQwoQ2quZxo0j 2008-03-22T23:15:35.109Z Nommo'nun gemisi - Vikipedi

Nommo’nun Gemisi, Mali Cumhuriyeti’nde yaşayan Dogon yerlilerinin mitolojisinde Sirius yıldız sisteminden Dünya gezegenine “gönderilenler”i ifade eden bir terimdir.

Nommo’nun gemisi terimi, Dogon inanışında, kimi zaman Sirius sisteminden Dünya’ya gelen maddi bir uzay gemisinden söz ediliyormuş gibi, kimi zaman da manevi anlamlar içeren bir sembol olarak kullanılmaktadır.

Kuşaktan kuşağa aktarılagelmiş Dogon tradisyonuna göre, bu gemi, insan soyunun birer imalat olan atalarını içermektedir. Fakat atalar gemiye insan formunda değil tohum halinde koyulmuşlardır; geminin Dünya’ya iniş yolculuğu boyunca, embriyonun, insan cenininin ana rahminde geçirdiği oluşum evrelerini andıran çeşitli dönüşüm evreleri geçirirler ve gemi yeryüzüne konduğunda gemiden insan biçimine gelmiş olarak çıkarlar. Altmış bölmeli bu gemi yalnızca ataları değil, yirmiiki kategoride sınıflanan “yaratılış unsurları”nı ve “kelâm”ı da içerir. Gemideki bölmelerde tüm varlık türleri ve “oluş usulleri” vardır; fakat bunların yalnızca bir kısmı yeryüzüne indirilmiştir, dolayısıyla insanlar yalnızca bir kısmını bilmektedir.

Balık Gözü
- metecantekin@gmail.com
- NDQGMQgoQlPa4xo0j 2008-03-22T23:23:57.098Z Nommo'nun gemisi - Vikipedi “Güneş doğduktan sonra Sirius yol gösterdi.” - metecantekin@gmail.com - NDQsGQwoQ_qvBxo0j 2008-03-22T23:26:15.108Z Nommo'nun gemisi - Vikipedi

Dogon İnanışları [değiştir]

Dogon tradisyonunda Nommo’nun gemisiyle ilgili olarak belirtilen inanışlar şöyle özetlenebilir:

  • Tanrı Amma dört erkek insanı dört unsurdan oluşturdu.
  • Amma bu dört erkek insanın dişi ikizlerini de yaptı. En yüksek gök katında imal edilen, yeryüzüne nakledilecek olan atalar dört çift idi. Bu dört çift insanlığın “Oğullar” denilen sekiz atası oldular. Onlar O-nommo’nun oğulları olarak kabul edilirler. O-nommo’nun plasentasının temsilcisi Sirius-A yıldızıdır.
  • Bu “Oğullar” gemiye tohum halinde koyuldular.
  • İniş hareketine geçmeden önce gemiye Sirius-B yıldızından po tohumu yüklendi. Amma’nın po’ya yerleştirdiği ve po’nun gemiye boşalttığı yaratılış unsurlarının oluşturduğu bütün 22 kategoriden oluşur.
  • Amma, zamanı geldiğinde, tüm yaratmış olduklarıyla dolu gemiyi rahminden çıkarttı ve yeryüzüne indirtti.
  • Gemi yeryüzüne sekiz dönemde (aşamada) indi.
  • İniş hareketi sırasında “parlayan Sirius-A yol gösterdi”. Yıldızların ilki, başlangıcı, en yüksek ‘Gök katı’nın merkezini kaplayan, “yıldızların direği” olan Sirius-B yıldızıdır; Amma’nın rahminden çıkan yıldızların sonuncusu ise, “alemin göbeği” ve “O-nommo’nun göbek kordonunu temsil eden” Sirius-A yıldızıdır.
  • Geminin iniş yolculuğu sırasında insanlar Sirius-A’nın parladığına tanık oldular.
  • Gemi, inişi sırasında bir ufuktan ötekine kadar tüm göğü kaplayan bir yay oluşturmuştu.
  • Gemi yere konduğunda ise insanlar ilk kez Güneş’in doğuşuna tanık oldular.
  • “Güneş doğduktan sonra Sirius yol gösterdi.” Güneş sistemimiz Sirius sistemi ile evlendi.
  • Oğullar en yüksek gök katından O-nommo ile çıktılar, iniş yolculuğunda anagonno-bile oldular, yeryüzüne konarken anagonno-sala oldular, yürümek için gemiden ayrıldıklarında ise “kişiler” haline geldiler. Gemi yere konduğunda dünyasal kirli toprak ile Nommo’nun saf toprağı karşılaşmış bulunuyordu.
  • Geminin asılı olduğu zincirin ucu Amma’nın elinde bulunuyordu. Bu zincir, Amma’nın “Oğullar” ve soylarından gelenler arasına yerleştirdiği çözülmez bir bağdır.
  • O-nommo aldığı kelâmı bağırarak bildirmesinden sonra, kelâmı insanlara aktarmakla da görevliydi.
  • Geminin 60 bölmeli içeriğinden şimdiye dek insanlara ancak 22 kategorisi açıklanmış, verilmiştir. Kelâmın insanlığa gelecekte aktarılacak kısmı Dünya’yı değişikliğe uğratacaktır. Nommo “kelâm” günü yine ortaya çıkacaktır. Bir zaman gelecek, Sirius-B yıldızı vaktiyle po tohumunun parıldamış olduğu gibi parıldayacak ve belirli bir dönem boyunca görünür olacaktır.
- metecantekin@gmail.com
- NDQO1QgoQobXmxo0j 2008-03-22T23:36:22.466Z sirius nedir? - Turgay Reiki Forum Bugüne dek yeryüzünde tradisyonlarda, ezoterizmde, teozofide ve kimi eski uygarlıklarda en çok sözü edilen ve en fazla saygı duyulan kutsal yıldız Sirius olmuştur.

Sirius'ün bilinen fiziksel özelliklerinden,adlarından ve sembollerinden ziyade Sirius�ün ne olup ne olmadığını, Dünya gezegeni okulu için önemini ve Sirius hakkında söylenilen �tutarlı�ezoterik(gizli) bilgileri açıklamaya çalışacağım.

Sirius'un önemi, eski Mısır ve Yunan inisiyasyonlarında görüldüğü gibi, devremizin eski çağlarının ezoterik tradisyonlarında daima bilinmekte olmuşsa da, günümüz uygarlığı tarafından Mısır hiyeroglif yazısının çözülmesinden sonra keşfedilmeye başlanmıştır. Sirius konusunun popülerlik kazanması ise gerek Fransız etnolog Marcel Griaule ve asistanı Germaine Dieterlen�in 1930�lu yıllarda Afrika�nın Dogon yerlilerinden Sirius hakkında öğrendikleri bilgileri Batı�ya aktarmalarıyla, gerekse araştırmacı yazar Robert K. Temple�ın bu bilgileri ele aldığı �Sirius Gizemi� adlı kitabının yayımlanmasıyla gerçekleşmiştir. Çağdaş insanın �ilkel� diye nitelendirebileceği, totemleri olan bu yerlilerin astronomi hakkında bildikleri bazı bilgiler o dönemin(1930�lu yılların) astronomi bilgileriyle paralel olmakla kalmıyor, bazı noktalarda o dönemin astronomi bilgilerini de aşıyordu.

Peki neydi bu bilgiler?...Bu bilgilerden burada yalnızca Sirius ile ilgili olanlardan söz edeceğim. Dogonların 1930�lu yıllarda Sirius�la ilgili bildirdikleri bilgiler şunlardı:

1- Sirius bir çiftyıldızdır. Gözle görülmüyorsa da Sirius-A yıldızının bir eşi vardır.Her iki yıldız birbirleri çevresinde dönerler.

2- Sirius-B cüce bir yıldız olmasına karşın maddesi çok ağır bir yıldızdır.

3- Sirius-A ve Sirius-B�nin dolanım periyotları 50 yıldır.

4- Sistemde dolanım süresi 50 yıl olan üçüncü bir yıldız daha vardır ki, bunun bir gezegeni bulunmaktadır.

Dogonların verdikleri bu bilgiler o yıllarda astronomlar tarafından bilinmiyordu. Sonraki yıllarda yapılan keşifler Dogonlar�ın söylediklerini haklı çıkardıkça astronomlar şaşkınlığa düşmüşlerdir (Sirius-B yıldızı. günümüzde en gelişmiş teleskoplarla bile güçlükle görülebilmektedir) Sirius-A ve Sirius-B yıldızlarının dolanım periyotları günümüzde en hassas ölçümlerle 49.9 yıl olarak saptanmış ve sistemde üçüncü bir yıldızın varlığı 1995�te astronomlarca onaylanmıştır. Dogonların bu bilgileri nasıl edindikleri ayrı bir gizem konusudur. Ayrıca Dogonlar�a göre yıldızlar aleminin merkezi Sirius-B yıldızı olup, Dogon deyişiyle�emirler Sirius_B�den Sirius-A�ya Sirius-C aracılığıyla aktarılmakta�dır. Dogon inisiyelerine göre Dünya�ya Sirius-B�den şimdiye dek açıklananlar, açıklanacakların 22/60�ını oluşturmaktadır ki, kalanı gelecekte açıklanacak ve Dünya�yı değişikliğe uğratacaktır.(Dogonlara göre Sirius-B�nin sayısal sembolü22�dir,ezoterik tradisyona göre de Sirius-A�nın sayısal sembolü 23�tür)

Peki, Dünya�ya daha yakın ve dolayısıyla Dünya�dan daha büyük görünen Güneş gibi bir yıldız varken niye Dogonlar ve onların yanısıra eski Mısırlılar gibi birçok eski uygarlık Sirius�ü daha çok önemsemişti? (Eski Mısırlılar koskoca Güneş bütün görkemiyle dururken, takvimlerini Güneş kadar parlak görülmeyen ve �bedenlerini ölüm olayı ile terkeden ruhların gitikleri yer� diye nitelendirdikleri bu yıldızı esas alarak hazırlamışlardır). Bu sorunun yanıtını ezoterik tradisyon lafı fazla dolandırmadan vermektedir:



Sirius sistemi galaktik sevk ve idare merkezlerinden biridir. Sirius kültürünün bir gezegene indirilme biçimi gezegenin maddi ve manevi koşullarına göre değişir. Kimi koşullarda doğrudan bir irtibat, kimi koşullarda bir din tarzında meydana gelir. Sirius kozmik kültürünün en ayırt edici özelliği tektanrılı tedris(öğretim) sistemidir. Yeryüzünde bir Mu devresinden itibaren Sirius kozmik kültürü hakimdir. Dünya gezegeninin yönetimi ve tekamülü halen Sirius ulularına aittir ve bir Mu devresinden itibaren yeryüzünde ulvi nitelendirilen her türlü bilgi akışının kaynağı Sirius�tür. Mu devresindeki bilgi akışı biçimiyle ile şimdiki devrenin bilgi akışı biçimi aynı değildir.Dünya-dışı uygarlıklar Sirius ulularının izni olmadan Dünya ile irtibat kuramazlar. Eski devrelerde bu izin birçok kez verilmişti. Sirius kültürü temsilcilerinin kendileri ise, tekamül düzeyi çok geri olan Dünya gezegeninde çok nadiren, insanlığın çok büyük ve kitlesel tekamül ihtiyaçları sözkonusu olduğunda enkarne olurlar. Dünyanın içinde bulunulan şimdiki devresinde ancak iki Siriyüsyen, değişik zamanlarda enkarne olmuş, görevlerini yapıp geldikleri yere dönmüşlerdir. Döndükleri yer denilirken bir mekan sözkonusu değildir .Üç boyutlu alemin tekamül ortamlarının yönetimiyle meşgul varlıkların boyutu olan dört boyutlu alem için mekan sözkonusu değildir...�




Sirius�ün gizemli bir yıldız olması ve eski uygarlıkların inanışlarında önemli ve kutsal bir yer tutması, her alanda olduğu gibi, bu alanda da,konunun çekiciliğinden yararlanmak isteyenlere,bilimkurgu türünde kitap yazanlara, Sirius�le irtibat kurabildiğini ileri sürebilecek derecede bilinçsiz kimselere ve özellikle bedenli obsedörlere(-�obsedörler� yazımda bu tip kimseleri açıklamıştım-) malzeme olmuştur. Öyle ki, birçok ülkede ve özellikle A.B.D�nde Sirius�lüleri sıradan uzaylılar olarak ele alan yığınla sapık tarikat türemiştir. (A.B.D.�nde Sirius-B adıyla bir örgüt ve bir köy bile kurulmuştur).Her önüne gelen ruhsal veya kozmik bir kaynaktan Sirius�le ilgili mesajlar aldığını ileri sürmektedir ve ne yazık ki, konuya ilgi duyan saf ve iyiniyetli insanların azımsanmayacak bir kısmı her okuduğuna veya her söylenilene bir süzgeçten geçirmeden inanmaktadır.İşte bu yazımda siz sevgili okuyucularıma Sirius hakkında söylenilen,kısmen hatalı veya yanlış taraflarının olabileceklerini gözönünde bulundurmakla birlikte,doğruya en yakın gördüğüm bilgileri sunmaya çalışarak, elekleri az çok küçük bir süzgeç oluşturmaya çalışmaktayım.

Sirius kültürünün şimdiki devrede çeşitli zamanlarda,çeşitli vazifeli varlıklarca dönemlerin ve toplumların koşullarına göre aktarılmış olduğuna dikkat çeken M.T.İ.A.D. eski başkanı Ergün Arıkdal,Sirius kültürünün en ayırt edici özelliği olan tektanrıcılığı hakkında şu bilgileri vermektedir:

Asıl kaynağı galaksimizin dışında bulunan Sirius kültürü vasıtasıyla milyonlarca güneş sisteminin tekamül etmesi sağlanmıştır(...)Mısır�daki Ra güneşi Sirius güneşini ifade eder(...) Bu Sirius,Sirius-A�dan ziyade Sirius-B�yi ifade eder(...)Bizim Dünya üzerindeki uygarlıklarımızın ve tüm inançlarımızın temeli Sirius kültürünün yayılmasından ibarettir. Asıl kültür ve bilgelik bu Sirius kültürünün çeşitli zamanlar içinde,çeşitli beşeri topluluklara uyarlanmış olmasıdır.Her topluluğa uyum sağlayacak bir kalıba dökülmüş bir inanç şeklinde bir cümle içine sığdırılmıştır bu kültür: Bu kültür,güneş kursu ile gösterilen,bir ve tek olan Yaradan�ı anlatır.Merkezinde Yaradan bulunan,yaratılmış olanların oluşturduğu çemberle ifade edilen bir kozmogonik anlayış(...) Kendini bu konuya adamış varlıklar, Sirius bilgilerini zaman içinde insanlara aktarmaya çalışmışlar,aktarmışlar,eğitmişlerdir.�

Sirius hakkında söylenilen, az çok tutarlı bulduğum bilgilerden bazıları şunlardır (Bununla birlikte aşağıdaki sözleri söyleyen kimselerin buraya almadığım fikirlerinin çoğunu tutarsız bulduğumu eklemek istiyorum):

Sirius, galaksinin bulunduğu bölgesine güç dağıtan, Güneş'in ardındaki spiritüel güneştir. Doris Lessing

Sirius Güneş Sistemi�nin işleyişi için merkezi bir role sahiptir, özellikle iklim değişikliklerinde ana etken Sirius'tür.� Schwaller de Lubicz

Dünya gezegeninde evrimle ilgili tüm gelişmeler Sirius çiftyıldızıyla ilgilidir.Dünya insanının genetik yapısında çok eski zamanlarda yapılmış bir Siriyüsyen müdahele sözkonusudur.İnsanlık genler yoluyla da programlanmıştır. Murry Hope

Dünya insanının genetik yapısında Sirius katkısı vardır.Sirius'lüler üç boyutlu evrenin ötesindeki bir boyutta yaşayan varlıklardır.Dünya ile ilgili bu dönemdeki çalışmaları, Atlantis dönemindeki gibi değildir. Ruth Montgomery

Sirius'lülerin (Sirians) bir kısmı etherik planlarda enkarnedir,bir kısmı ise üst boyutun (dört boyutlu ortamın) varlıklarıdır. Sirius�lüler birleşik şuurlardan oluşan bir grup şuurudur. Sirius kültürünün izleri Atlantis, Mısır ve Maya uygarlıklarında da görülebilir.� Bir teozofik kaynak

Dünya'nın genetik projesinde Sirius�lüler rol oynar. Dünya'daki homo-sapiens (insan) türünü genetik olarak yaratan Sirius�lülerdir. İnsan varlığı için Sirius'lülerin boyutuna nüfuz edebilme ancak şuur yoluyla olanaklıdır (...) Yunuslar ve balinalar denetlenen bir evrim sonucunda bugünkü formlarına gelmişlerdir.� Lyssa Royal

Babilliler'e uygarlığı öğretmiş olan, hem suda hem karada yaşayabilen Oannes�ler hakkındaki bilgiler, kaynağın Sirius sistemindeki bir gezegen olduğuna işaret etmektedir� Robert Temple

Denizlerdeki memeliler olan yunuslar ve balinaların kökeni Sirius sistemidir. Bunların beyinlerinde insanlara kıyasla farklı bir lob (epifiz bezi) vardır (...) Dünyadaki homo-sapiens (insan) türünün atalarının maddi genetik yapısındaki DNA'lar, Sirius'lülerin eseridir. Bu iş çok uzun zaman öncelerine dayanır. Yani içinde bulunduğumuz bedenlerin imalinde Siriyüsyen katkı vardır. Bedenlerimizin genetik yapısı üzerinde halen çalışmaktalar (...) Sirius�lüler bir başka boyutun varlıklarıdır. Sirius�lü rehberler Dünya insanlığının tekamülünde, uyanmasında, rol almışlardır. Sirius�lü rehberler insanların tekamül etmesi, şuurlanması için insanların fiziksel bedenlerinin yanısıra, esiri(etherik),astral,mantal ve ışıksal bedenlerinin üzerinde de çalışırlar. Üç boyutlu alem üzerinde beş duyumuzla algılayamayacağımız süptil yollarla, üst boyutlarda ise kavrayamayacağımız daha doğrudan yollarla çalışırlar. Sirius'lüler üç boyutlu bir objenin hem içini,hem dışını, hem de üst boyuttaki yansımasını aynı anda görebilirler. Onların boyutuna ancak şuur hallerimiz sırasında,yani şuur kısmımızla nüfuz edebiliriz(...)Sirius�lüler bu devrede Dünya�da ancak, Dünya insanlığının tekamülünde özel bir vazife sözkonusu olduğu zaman enkarne olurlar. Sirius galaktik federasyonla ilişki halindedir.�
Lori Tostado

Not: Yazıma son vermeden önce Kuran'da Sirius�le ilgili olarak keşfettiğim ilginç bir rastlantıyı sizlere aktarmak istiyorum: Sirius (Arapça adıyla Şi'ra) Kuran'da adı geçen tek yıldız olup, kendisinden Necm (Arapça'daki anlamı yıldızdır) suresinde söz edilir.Bilindiği gibi,Sirius-A ve Sirius-B yıldızları birbirleri çevresinde her 49,9 yılda bir çift yay çizerek dolanırlar. İlginç rastlantı (tabi rastlantıysa) şu ki, sözkonusu yıldızdan surenin 49�uncu ayetinde söz edilmekte olup, aynı surenin 9'uncu ayetinde iki yıldızın yörüngelerini ima edercesine iki yay ifadesi geçmektedir. Her iki ayetin sayılarını yani 49 ve 9�u yan yana getirdiğimizde ise sözkonusu yıldızların son zamanlarda saptanmış dolanım süreleri olan 49,9 (yıl) sayısını oluşturduğumuzu görmekteyiz ...sevgilerle...

Alıntıdır
- metecantekin@gmail.com
- NDQO1QgoQooO3x40j 2008-03-22T23:58:40.634Z oannes dünyanın bugüne kadar gelen en eski yazı örneklerini temsil eden, antik sümerler den kalma resim yazı ve çiviyazı tabletlerinde söz edilen yarı insan, yarı balık, amfibi varlık.

sümer in oannes i, ilhamını siriustan aldıgı söylenen, okyanustan gelmiş ve yine okyanusla var olmuş deniz hayaletidir.
bütün vücudu balıgınki gibidir ve balık kafası altında başka bir kafası daha vardır. insanınkine benzer ayakları, alttan balık kuyruguna eklenmiştir. sesi de ifadesi de konuşkan ve insanidir; onu simgeleyen tüm seyler bugüne dahi korunmuştur.
oannes, okyanustan belirdiği ilk yılda, günü insanların arasında geçirmeye alıştı, ama, o süre boyunca onlardan hiç yiyecek almadı ve onlara yazın, bilim ve sanatın her türlü alanında ışık tuttu; şehirler kurmayı, tapınaklar yapmayı, yasaları düzenlemeyi öğretti; geometrik bilginin temellerini açıkladı; tohumu ayırdetmeyi, meyvelerin nasıl toplanacagını gosterdi. kısacası, onları, hareketlerini kolaylaştıracak ve hayatlarını uygarlaştıracak her şey için eğitti. o zamandan beri onun talimatlarına hiçbir ilerleme eklenmedi. güneş battıgında ise yine suların içine daldı, geceyi derinlerde geçirdi, çünkü amfibiydi.

oannes, esrarengiz aklın simgesidir; çünkü okyanustan gelir, ve geldiği derin sular gizli ögretileri simgeler.
sümer tableleri
- metecantekin@gmail.com
- NDQGMQgoQ4refwI0j 2008-03-22T19:47:16.601Z Güneş - Vikipedi Gökyüzü'nde bulunan parlak bir disk olan Güneş, ufuğun üzerindeyken gün, ortada yokken de gece olur kavrayışı İnsanoğlu'nun Güneş hakkındaki en temel görüşüdür. Tarihöncesi ve antik çağ dönemi kültürlerde Güneş'in bir tanrı olduğuna ya da diğer doğaüstü olaylara neden olduğuna inanılırdı. Güney Amerika'daki İnka ve günümüz Meksika'sındaki Aztek uygarlıklarının merkezinde Güneş'e tapınma bulunmaktadır. Bir çok antik anıt Güneş ile ilgili fenomenlere göre yapılmıştır. Örneğin taş megalitler oldukça doğru bir şekilde gündönümünü işaret eder. En tanınmış megalitler Nabta Playa, Mısır, İngiltere'de Stonehenge'dedir. Meksika'da Chichén Itzá'da bulunan El Castillo piramidi, ilkbahar ve sonbahar ekinokslarında merdivenlerden yukarı yılanların çıktığını gösteren gölgeler verecek şekilde tasarlanmıştır. Sabit yıldızlara göre Güneş tutulum boyunca zodyaktan geçerek bir yıl içinde tam tur atıyormuş gibi görünür, dolayısıyla da Yunan gökbilimciler tarafından yedi gezegenden biri olarak sayılırdı. Haftanın günlerine de bu yedi gezegenin adı verilmiştir. - metecantekin@gmail.com - NDQsGQwoQ2tSowI0j 2008-03-22T19:50:59.801Z Emirhan Izmir: Bilim ve Teknik

BEn Eski Megalitler

1990 yılında Southern Methodist Üniversitesi antropologlardan Fred Wendorf, Kahire'nin 1000 km güneyinde, eski bir göl yatağında çok büyük dikilitaşlar (megalitler) buldu. Wendorf 8 yıl sürecek bir kazıya başladı. Kazı sonucunda bazıları 2,7 m boyunda dört çift megalit bulundu. Bu dikilitaşlar 3,6 m çapında bir dairenin çevresi üzerine dikilmişlerdi. İki çift kuzey-güney ve iki çift de doğu-kuzeydoğu ve batı-güneybatı doğrultusundaydı. Bunlar dünyanın astronomiye dayanarak dizilmiş en eski megalitleri arasındadır: 7300-6800 yıl önce dikilmişlerdir; bu bakımdan İngiltere'de buna benzer bir diziliş gösteren Stonehenge (Taş Anıt) megalitlerinden 1000 yıl daha eskidirler; bu megalit bölgesine Nabta Playa adı verilmiştir (Nabta: Arapça küçük çalılık; playa bir mevsimlik gölcükler). Wendorf'a göre bunları diken insanlar, 6800 yıl önce yaz gündönümünde güneşin doğuşunu buradan seyrediyorlardı; ikinci taş çiftinin belli bir doğrultuda oluşunun anlamı buydu. Wendorf burada bir de mezar buldu. 7,5 m genişliğinde, damlı ve kil kaplı bu mezar odasının içinde insan yerine sığır kemikleri vardı. Bundan anlaşılan bu megalitleri diken insanların, Masai'ler gibi sığır çobanlığı yapan göçebeler olduğuydu. Bundan 11000 - 4800 yıl önce güneybatıdan esen yaz muson rüzgârları Orta Afrika'nın kuzeyine yaz yağmurları getirir ve güney Mısır'da geçici gölcükler oluştururdu. Gölcükler kuruyunca göçebeler o bölgeden ayrılır ve bir sonraki yaz, gölcükler oluşunca yine oraya dönerlerdi. Bu megalitlerin muson rüzgârları anısına dikildiği sanılıyor. Bu göçebeler Nil Vadisinin ilk uygarlığını kuranlarsa, Eski Krallık dönemindeki Mısırlıların sığırları kutsal hayvan saymaları da anlaşılabilir.

Yazı beyaz olduğundan okunamamaktadır
- metecantekin@gmail.com
- NDSMKQgoQsoGnwo0j 2008-03-22T20:59:15.050Z Güneş - Vikipedi 1957 yeni ufuklar açan, "Yıldızlarda Elementlerin Sentezi" başlıklı bir bilimsel makale Margaret Burbridge tarafından yayımlandı[56] Makale evrende bulunan elementlerin Güneş gibi yıldızların içinde sentezlendiğini kanıtlarıyla gösterdi. Bu açıklamalar günümüzde bilimin önemli ilerlemelerinden biri olarak sayılmaktadır. - metecantekin@gmail.com - NDSa4QgoQ-qG6wo0j 2008-03-22T21:04:30.566Z Günmerkezlilik - Vikipedi Günmerkezlilik, gökbilimde Güneş'in Güneş sistemi'nin merkezinde bulunması inanışının adıdır. Geçmişte Yer'in merkezde olduğuna dair (yermezkezlilik) inanışın karşı kuramı olarak ortaya çıkmıştır. 16. ve 17. yüzyıllarda Kopernik, Galileo ve Kepler tarafından savunulunca en temel tartışma konularından biri haline gelmişti. - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQ0pr2uo0j 2008-03-22T16:41:30.567Z Mobbing - Vikipedi

Mobbing, (Latince'de; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek), özellikle hiyerarşik yapılanmış gruplarda ve kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulamasıdır. Son dönemde sosyoloji ve hukuk başta olmak üzere çeşitli alanlarda disiplinlerararası çalışılan bir konu haline gelmiştir.

Mobbing sözcüğü önceleri çocukların birbiriyle olan zorbalık ilişkilerini tanımlamakta kullanılmıştır. İşyerlerinde de 1950-1960’lı yıllarda yapılan araştırmalar, mobbingin sadece çocuklar arasında yaşanmadığını ortaya koymuştur.

Mobbing duygusal bir saldırıdır. Yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden, taciz, rahatsız etme ve kötü davranış yoluyla herhangi bir kişiye yönelen saldırganlıktır. Kişiyi iş yaşamından dışlamak amacıyla kasıtlı olarak yapılır. Kişinin saygısız ve zararlı bir davranışın hedefi olmasıyla başlar. İşveren ima ve alayla, karşısındakinin toplumsal itibarını düşürmeye yönelik saldırgan bir ortam yaratarak kişiyi işten ayrılmaya zorlar.

Bir araştırmaya göre mobbing, kâr amacı gütmeyen kuruluşlarda, okullarda ve sağlık sektöründe daha yaygındır. Yüksek işsizlik oranları ve dolayısıyla çalışanın değersiz görülmesi mobbingin artmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak her işyerinde ve her türlü kuruluşta rastlanabilir. Organizasyon bozukluğunun daha fazla olduğu işyerlerinde, disiplin getirmek, verimliliği artırmak, refleksleri koşullandırma (askeri disiplin) öne sürülerek yapılmakta ve meşrulaştırılmaktadır.

Psikolog Michael H. Harrison, Ph.D., yakın zamanda ABD’de 9.000 kamu çalışanı üzerinde yapılan araştırmada, kadın çalışanların % 42’sinin, erkek çalışanların ise % 15’inin son iki yılda zorbalığa uğradığını, bunun kayıp zaman ve verimlilik açısından 180 milyon dolara mal olduğunun hesaplandığını belirtiyor. Leymann İsveç’te intiharların % 15’inin mobbing kaynaklı olduğunu söylüyor.

Konu başlıkları

[gizle]
  • 1 Mobbinge uğrayanların genel özellikleri
  • 2 Mobbing davranış biçimleri sınıflandırılması
  • 3 Çalışanların karşılaşabileceği olaylar
  • 4 Kurbanın üzerindeki etkileri
  • 5 Engelleme yönetimleri
  • 6 Durdurulabilir ya da engellenebilir mi?
  • 7 Yapılması gerekenler
  • 8 Kaynaklar

Mobbinge uğrayanların genel özellikleri [değiştir]

Mobbing genellikle ;

  • İşini çok iyi, hatta mükemmel yapan;
  • İlişkileri olumlu olan ve çevresindekilerce sevilen;
  • Çalışma ilkeleri ve değerleri sağlam, bunlardan ödün vermeyen;
  • Dürüst ve güvenilir, kuruluşa sadık;
  • Bağımsız ve yaratıcı;
  • Zorbanın yeteneklerinden üstün özelliklere sahip olan kişilere yöneliyor. Ama kimi zaman, işyerinde sessiz, iletişim kuramayanlar da mobbingin hedefi olabiliyor.

Zorbalar ise, aşırı kontrolcü, korkak, nevrotik ve iktidar açlığı olan kişiler olarak tanımlanıyor. (Leymann)

Mobbing uygulayan kişilerin ve kurbanların kişilik özellikleri ve işyeri koşulları mobbingin nedenlerini açıklıyor. Leyman bunları dört başlık altında topluyor:

  1. Kişileri grup kuralını kabul etmeye zorlamak
  2. Düşmanlıktan hoşlanmak
  3. Can sıkıntısı içinde zevk arayışı
  4. Önyargıları pekiştirmek

Ek olarak mobbing uygulayanın kötü kişiliği ve patron olarak bunu hak olarak görmesi, şişirilmiş benmerkezcilik, narsist kişilik, çocukluk travmaları da sayılabilir.

Bodsky Taciz edilmiş çalışan adlı kitabında, “taciz ya da rahatsız etme, insanların kendilerini ayrı tutma ve ayrıcalıklarını koruma için kurulu bir işleyişin olmadığı zaman başvurdukları bir yoldur” şeklinde tanımlamaktadır.

Mobbing davranış biçimleri sınıflandırılması [değiştir]

  1. Kendini göstermeyi ve iletişim oluşumunu etkilemek: Sözünüz kesilir, yaptığınız iş sürekli eleştirilir, jest ve bakışlarla ilişki kesilir, yazılı ve telefonda tehditler vs.
  2. Sosyal ilişkilere saldırı: Kimse sizinle konuşmaz, diğerlerinden ayrılmış bir işyeri verilir, çalışanların sizinle ilişkiye geçmeleri yasaklanır, orada değilmişsiniz gibi davranılır.
  3. İtibarınıza saldırı: Arkanızdan kötü konuşulur, asılsız söylentiler çıkarılır, kararlarınız sürekli sorgulanır, özgüveninizi olumsuz etkileyen bir iş yapmaya zorlanırsınız.
  4. Kişinin yaşam kalitesi ve mesleki durumuna saldırı: Hiçbir özel göreviniz yoktur, sürdürmeniz için anlamsız ve sahip olduğunuzdan daha az nitelik gerektiren işler verilir, işiniz sürekli değiştirilir, özgüveninizi etkileyecek şekilde işler verilir.
  5. Kişinin sağlığına doğrudan saldırı: Fiziksel olarak ağır işler yapmaya zorlanırsınız, fiziksel şiddet tehditleri yapılır, doğrudan cinsel taciz ve fiziksel zarar görürsünüz.

Mobbing, işin akışına ya da bir davranışa ilişkin bir anlaşmazlıkla başlar. Daha sonra zorbanın saldırgan eylemleriyle devam eder, saldırganlığa zorbanın dışında yönetim veya iş arkadaşları da katılabilir. Bir sonraki aşamada kurban, sorunun kaynağı, problemli ya da akıl hastası olarak damgalanır. Süreç, işe son verilmesi ya da kişinin ayrılması ile tamamlanır. Bu sonuç, çoğunlukla mobbingin bitmesi anlamına gelmez, çünkü benzer bir iş kolunda çalışmak zorunda olan kişi kötü huylu, asi ya da işten anlamaz olarak damgalanarak referansları kirlenmiş olur.

Çalışanların karşılaşabileceği olaylar [değiştir]

  1. Çalışanların şerefi, doğruluğu, güvenilirliği ve mesleki yeterliliğine saldırılar başlar. (Mesleki yeterlilik sorgulandığı zaman bu, o kişiye güvenilemeyeceği anlamına da gelir. Eğer kişiye güvenilmiyorsa yaptığı iş de değersizdir, kendisi de..)
  2. Olumsuz, küçük düşürücü, yıldırıcı, taciz edici, kontrol edici iletişim kurulur. (Verilen süre içinde başarılması zor görevler vermek, izole edilmek, bilginin saklanması, kuralların sıkça değiştirilmesi.)
  3. Doğrudan ve dolaylı, gizli veya açık yapılması. (Göz teması kurulmaz, kişi tutarsız gösterilir, görmezden gelinir, yetkileri azaltılır.)
  4. Bir veya birkaç kişi tarafından yapılması. (Bu duruma bazen yöneticiler ve çalışanlar da katılır.)
  5. Sürekli, çoklu ve sistemli bir biçimde zaman içinde yapılması. (Mobbingin sıklığı ve süresi zararı büyütür.)
  6. Hatalı olanın kurbanmış gibi gösterilmesi. (Aniden yetersizmiş gibi gösterilen kişiyle ilgili, önceden şikayet konusu olmayan bazı hatalar sorun yaratmaya başlar.)
  7. Kurbanın itibarını kaybetmeye, kafasını karıştırmaya, yıldırmaya, yalıtmaya yönelik olması ve teslim olmaya zorlaması. (Utandırma eylemleri yapılır.)
  8. Kişiyi dışlama niyetiyle yapılması.
  9. İşyerinden ayrılmayı kurbanın tercihiymiş gibi göstermek.
  10. Örgüt yönetimi tarafından hoş görülmesi, kışkırtılması, teşvik edilmesi. (Çare aramak için başvurulan merciler kişiyi reddeder.)

Kurbanın üzerindeki etkileri [değiştir]

Mobbing insanın mesleki bütünlük ve benlik duygusunu zedeler, kişinin kendine yönelik kuşkusunu artırır, paranoyaya ve kafa karışıklığına neden olur, kurban kendine güven duygusunu yitirir, kendisini yalıtabilir, huzursuzluk, korku, utanç, öfke ve endişe duyguları yaşar. Mobbing, ağlama, uyku bozuklukları, depresyon, yüksek tansiyon, panik atak, kalp krizine kadar giden sağlık sorunları ve travma sonrası stres bozukluğu yaratabilir.

Western Washington Üniversitesi profesörlerinden sosyal psikolog Gary Namie'ye göre, zorbalık kurbanlarının % 41’i bunalıma giriyor, kadınların % 31’i, erkeklerin % 21’i Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) teşhisiyle bir kez daha işyerine dönemeyerek çalışamaz oluyor. Tam anlamıyla çalışanın kuruma ve topluma olan katkısı sıfırlanıyor.

Engelleme yönetimleri [değiştir]

Mobbing kurbanlarına, yeni bir iş araması, yardım alması, kendini yalıtmaması, özgüvenini geliştirmesi, olasılıkları hatırlaması, yaraları sarmaya çalışması, yasal işlem yapması ve sendikaya başvurması önerilmektedir.

Mobbingin psikolojik bir saldırı olduğu düşünülürse psikolojik savunma yöntemleri geliştirmek büyük önem taşımaktadır. Böylece alınan yaranın derinleşmesi önlenebilir ve kişi, iş yaşamının dışına atılmaktan kendini kurtarabilir.

Durdurulabilir ya da engellenebilir mi? [değiştir]

Durdurmak ya da engellemekten önce sorunun varlığını anlamak gerekir. Konu, Türkiye’de ne yasal olarak tanımlanmış ne de bilinen bir olgu haline gelebilmiştir. Sınırlı sayıda insan kaynakları uzmanı ve sayılı psikologun dışında ne sendikalar ne de çalışma bakanlığı böyle bir sorunu gündemine almamıştır. Bu durumda sendikaya danışıldığında ya sorun anlaşılmayacak ya da işyerlerinin doğal bir süreci olarak görülecektir. Çünkü yaygın işsizlik ortamında başka birinin çalıştırılmak istenmesi mümkündür ve sırf bu nedenle bu tip davranışlar sergileniyor olabilir. Mobbing aslında sıkça karşılaşılan yıldırma kavramından çok uzak gibi görünmese de, yıldırma olgusu genel kabul görmüş ve engellenmesi için çalışılmayan bir konu olduğu için, hem olayın psikolojik boyutlarının hem de korunma ve önlemlerin öne çıkarılması açısında mobbing kullanılmaktadır.

Yapılması gerekenler [değiştir]

  • Zorbaya açıkça duruma itiraz ettiğinizi söyleyin, taciz edici söz ve davranışlarını durdurmasını isteyin. Yanınızda güvendiğiniz ve gerekirse tanıklık edebilecek bir iş arkadaşınız bulunsun.
  • Olayları, verilen anlamsız emirleri ve uygulamaları yazılı olarak kaydedin.
  • İlk fırsatta zorbayı yetkili birine rapor edin, eşitiniz ise üstünüze, üstünüz ise yönetim kurulu ve insan kaynaklarına durumu açıkça ve kanıtlarıyla bildirin.
  • Gerekiyorsa, tıbbi ve psikolojik yardım alın. Hem yardımcı olacaktır, hem de kanıt oluşturacaktır.
  • Şikayetiniz hakkında kuruluşunuz içinde ne yapıldığını araştırın.
  • İş arkadaşlarınızla durumunuzu paylaşın, onlar da aynı şekilde rahatsız olabilirler, grupça başvurmanız daha etkili olabilir.

Bunlar mobbingi bir bütün olarak durdurmuyorsa hukuksal başvuru için elinizde yeterince malzeme toplanmış olur. Suç olarak tanımlanması da uygulamaların azalmasında katkı sağlayacaktır. Hem mobbingcilerin geri çekilmesini sağlayacak hem de kurbanların çaresiz kalmasını engelleyecektir.

Avrupa'da konuyla ilgili çok sayıda dava bulunmakta ve ağır para cezaları uygulanmaktadır. Benzer davaların Türkiye’de de açılmasının sağlanması, mobbing konusunda bir bilinç oluşturulması ve işverenin keyfi davranışlarının sınırlandırılması ve son kertede ortadan kaldırılması, sendikaların bu konuda etkinliklerinin artırılması mobbingin azaltılması yönünde önemli bir adım olacaktır.

Türkiye'de mobbing davaları açılmaya başlanmış olup, Şubat 2006'da Jeoloji Mühendisleri Odasına dava açan Tülin Yıldırım bu davayı Aralık 2006'da kazanarak ilk örneği oluşturmuştur.

Kaynaklar [değiştir]

  • Çobanoğlu, Şaban, Mobbing/İşyerinde Duygusal Saldırı ve Mücadele Yöntemleri, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2005).
  • Davenport, Noa/ Schwartz, Ruth Distler/ Elliott, Gail Pursell (Çev.: Osman Cem Önertoy), Mobbing, İşyerinde Duygusal Taciz, (Sistem Yayıncılık, 2003).
  • Tınaz, Pınar, İşyerinde Psikolojik Taciz (Mobbing), (İstanbul: Beta Yayınları, 2006).
  • Tülin Yıldırım, Jeoloji Mühendisleri Odası neyi kaybetti?[1]
MOBBİNG
- metecantekin@gmail.com
- NDQsGQwoQgv6DvY0j 2008-03-22T17:54:55.385Z Çurunga - Vikipedi

Çurunga, Avustralya Aborjinlerinde büyüsel obje.

Arunda kabilesi dilinde Çurunga adı verilen bir büyüsel obje erkekliğe adım ayininden sonra her erkeğe verilir ve hayat boyu taşınır. Çurungalar kişiye özeldir ve 5 - 6 santimetre çapında oval taşlardan birkaç metre boyunda tahta çubuklara kadar çeşitli şekillerde olur. Kadınların ayinlerinde de bazen çurungalar olsa da, gelenek daha çok erkekleri kapsar. Her erkeğin Düş Zamanı ile bağlantısını kuran kendi çurungasıdır. Ölüm halinde çurunga, cesetle birlikte gömülmezse ruhun acı çekeceğine ve başıboş dolaşacağına inanılır.

- metecantekin@gmail.com
- NDQsGQwoQjsmEvY0j 2008-03-22T17:55:04.994Z Logrus - Vikipedi Logrus, The Chronicles of Amber roman serisinde yer alan bir tür büyü gücüdür. Düzen olmadan kaosun, kaos olmadan da düzenin var olamayacağına dair inanca dayanan düşünceden yola çıkar. Bahsi geçen eser dizisini Roger Zelazny yazmıştır. Bu eser ayrıca bilgisayar oyunlarına da konu olmuştur. - metecantekin@gmail.com - NDSW6QwoQ1O26vo0j 2008-03-22T18:44:51.570Z Yay burcu - Vikipedi

Yay burcu, kova burcu ile birlikte zodyakta özgürlüğüne en düşkün iki burç olarak bilinir.Simgesi, mitolojide yeralan yarı at, yarı insan bir figür olan sentor, yani okçudur.

Hareketli, neşeli, alaycı, vurdumduymaz, nüktedan ve sportiftir.Pratik, sağduyulu, hızlı düşünen, çabuk sıkılan ve çift karakterli bir mizaç sergiler.Seyahat, iletişim, sanat ve yabancı diller yetenekleri arasındadır.Çocukça bir sevinç, körü körüne bir iyimserlik, saf ve iyiniyetli bir yaklaşım, yardımseverlik ve cömertlik kişiliğinin en önemli parçalarındandır. Bu yüzden toplumda kolayca sevilir ve arkadaş çevresi bulurlar. Eğlenmek onlar için kolaydır. Hayatı başlı başlına bir eğlence gibi görmek bazen dezavantajları olsa da, yine de bu özellikleri ile hayata her zaman sıkı sıkıya bağlı kalırlar.

- metecantekin@gmail.com
- NDQZVQwoQ64_qvo0j 2008-03-22T18:57:45.991Z Urbi et Orbi - Wikipedia, the free encyclopedia Urbi et Orbi, literally "to the City [of Rome] and to the World," - metecantekin@gmail.com - NDSa4QgoQ2ODrvo0j 2008-03-22T18:58:12.727Z urbi et orbi genelde paskalya, tam olarak (bkz: ascension day/#7443659), veya noel zamanlarinda papanin konusmasini acmakta kullandigi sozcuk grubu. bu ozel gunlerde papa, san pietro meydaninda bu soz ile konusmasini acar, ve o esnada san pietro meydani'nda bulunan ve konusmayi dinleyen kisilerin gunahlarinin affoldugu rivayet edilir.
son zamanlarda artan nufus ile birlikte san pietro meydaninda tum dini butun katoliklerin bulunamayacagi dusunulmus, ve televizyondan veya internetten bu toreni izleyenlerin de gunahlarinin affolacagi aciklanmis.
- metecantekin@gmail.com
- NDSMKQgoQjd6Vz4gj 2008-03-07T15:39:17.670Z ebru "anladım işi sanat allah'ı aramakmış,
marifet bu,gerisi çelik çomakmış"
necip fazıl kısakürek
- metecantekin@gmail.com
- NDQZVQwoQwbOev40j 2008-03-22T19:12:21.228Z Batlamyus - Vikipedi

Aynı zamanda döneminin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan piramit biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli olarak çıkmasaydı, nesneler bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramit fikri, optikçiler arasında rağbet görmemiş ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni biçimi göz önüne alınmıştır. Daha sonra da İslâm dünyasında bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.

Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:

  1. Aynada görünen nesne, gözün konumuna bağlı olarak aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.
  2. Aynadaki görüntü, nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkar.
  3. Geliş ve yansıma açıları eşittir.

Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit açıyla yansıdığını gösterebilmek için, derecelenmiş ve tabanına ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bir ışın hüzmesini levhaya teğet biçimde ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, sonucun doğruluğunu kanıtlamıştır.

Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, normale yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise normalden uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.

Konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerde bunu açıkça görmek olanaklıdır:

  1. Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.
  2. Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.
  3. Gelme ve kırılma açıları eşit değildir, fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.
  4. Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.

Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren cetveller hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.

OPTİK
- metecantekin@gmail.com
- NDQsGQwoQ4sazv40j 2008-03-22T19:18:18.612Z Batlamyus - Vikipedi

Astrolojik çalışmaları [değiştir]

Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derlenmiş bilgi birikiminden yararlanarak astrolojiyi de sistematize etmiştir. Dört bölümden oluştuğu için Tetrabiblos (Dört Kitap) olarak adlandırdığı yapıtında, gezegenlerin nitelik ve etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astroloji kapsamındaki konular hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanacaktır.

Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir.


- metecantekin@gmail.com
- NDSMKQgoQgruFqIgj 2008-03-06T16:51:42.123Z Facebook | SAKM..SADRİ..ALIŞIK..KÜLTÜR..MERKEZİ..ÖĞRENCİLERİ unlarI BİLİYOR MUYDUNUZ? (1)

*William Shakespeare'in ilk gençliğinde kasap çırağı olduğunu,babasının dükkanında çalıştığını,kesim olduğu zaman,merasimel ve büyük nutuklar çekerek dana kestiğini :))

*İbsen'in duvarında baş düşmanı Strindberg'in fotoğrafının olduğunu bu fotoğrafın İbsen'in çalışma güdüsünü kamçıladığını;

*Oyun yazarı David Mamet'in ikinci sınıf sinemaların müdavimi olduğunu ve film izlerken perdeye laf attığından dolayı defalarca sinemadan ve izleyenler tarafından uyarı aldığını;

*Schillerin oyunlarını yazarken kendini ormanda duyumsayabilmek için odasına çürük elma kabukları serpiştiridiğini...
- metecantekin@gmail.com
- NDQZVQwoQ89H6m4gj 2008-03-06T09:49:37.600Z 13 ekim 1307 tampliye sovalyelerinin yakalanmasi günümüz popüler kültürüne star wars episode iii revenge of the sith filmiyle giren olay. jedi pardon templar şövalyeleri aynı anda düzenlenen kapsamlı ve planlı bir operasyon ile yakalanır ve öldürülür. öte yandan bir grup şövalye/yoda kaçmayı başarır ve underground şekilde varlığını sürdürür. zamanı gelince tekrar ortaya çıkacaktır. palpatine/papalık yerleşik düzenin bir kez daha kazanmasını sağlamış ve kendisi için büyük bir tehlikeyi ortadan kaldırmıştır. templar şövalyeleri-holy grail/yoda-force birer söylentiye, kimsenin inanmadığı birer hikayeye dönüşür.

ama kainatın işleyişi geniş yığınlara eğitim adı altında empoze edildiği gibi lineer şekilde değil döngüler halinde olmaktadır, üstelik işin içinde bir sürü içiçe geçmiş döngü vardır - aynen bir saatin yapısı gibi. zaman geçer, tekrar yüzeye çıkmak için hazırlıklar başlar. popüler kültür, çok satan kitaplar, filmler birden bire şifreler, kodlar ve komplo teorileriyle dolar. olaylar gelişir...
sembolizm
- metecantekin@gmail.com
- NDQ7EQwoQhsf2nIgj 2008-03-06T10:23:20.000Z pragmatizm bütün değerlere, bütün zihinlere, bütün bakış açılarına bulaşan iğrenç bir hastalık.

din konusu tartışıldığında karşımdaki "tanrı yoksa inanmam bana bir şey kaybettirmez, ama varsa ben kardayım sen zarardasın." diye kestirip atabiliyorsa...

felsefeden, ya da herhangi bir soyut fikirden bahsettiğinizde "ne işe yarar o?" sorusu ilk karşımıza gelen oluyorsa...

'bilim' kendini tamamen 'işe yaramaya' kanalize edip, sorularımızı cevaplamak adına hiçbir şey yapmıyorsa...

sanat 'güzellik yaratmak'tan geçtim, 'bir şey anlatmayı' bile bırakıp kendini, 'para kazanmaya', 'kar etmeye' adamışsa...

'felsefe yapmak' aşağılayıcı bir tabir olarak kullanılıyorsa...

dewey'in de sülalesini skeyim, pragmatizmin de, pragmatizmi bayrak etmiş sallayan dünyanın yetmiş iki buçuk milletinin de.
pragmatizm
- metecantekin@gmail.com
- NDSMKQgoQiLifnYgj 2008-03-06T10:34:27.682Z pragmatizm eğer bir bilgi faydalıysa o bilgi doğru bilgidir.”

pragmatizm, 19. yüzyılın sonlarında ingiltere ve amerika’da ortaya çıkan ve bilgileri yalnızca işlevselliğiyle değerlendiren bir felsefi akımdır. pragmatistler, bir bilginin doğruluğunu insanlar için yarattığı faydayla ölçerler. aynı kriter, bilginin sınırları için de geçerlidir.

pragmatizmde düşünme eylemi yalnızca ortada bir problem varsa gerçekleşir. pragmatik bir bilim adamı da araştırma yapacağı alanı belirlerken araştırma sonuçlarının muhtemel faydasını ortaya koymalı ve bunu yaparken sıradan bir insandan farksız düşünmelidir.

pragmatik eğitimde ise her sistem yalnızca kendi ihtiyacı olan insan kaynağını yetiştirmeye yönelir. örneğin sanayi devriminin başlarında ihtiyaç duyulan çalışan tipi disiplinli, sadık, ülkesine bağlı, yaptığı işi sorgulamayan ve yaratıcılık gibi hezeyanlardan uzakta duran bir profil çizmekteydi ve eğitim sistemi de tam olarak bu tip bireylerin yetiştirilmesine yönelikti. 20. yüzyılın ikinci yarısında bilgi toplumuna geçişle birlikte yaratıcı işgücüne ihtiyaç duyulmuş ve eğitim sistemi de soru soran, araştıran, yaratıcı bireylerin yetiştirilmesine yönelmiştir.

soğuk savaş dönemlerinde verilen eğitimde ülkeye bağlılık kavramı, globalleşme döneminde de tam tersine dünya vatandaşı olma kavramı ön plana çıkarılmıştır. bu nedenle geçmişten günümüze pragmatik toplumlarda eğitim sisteminin geçirdiği değişim, yalnızca her dönemin öne çıkan sosyal ve politik değerleriyle birlikte incelendiği zaman tam olarak anlaşılabilir.

pragmatizm, çağımız toplumları ve bireyleri üzerinde belki de etkisi en büyük olan felsefi akımdır.
pragmatizm
- metecantekin@gmail.com
- NDQ7EQwoQ-6WnnYgj 2008-03-06T10:36:40.652Z pragmatizm "ne ki dogrudur o faydalıdır; ne ki faydalıdır o dogrudur."
pragmatizm
- metecantekin@gmail.com
- NDQsGQwoQ0qW-nYgj 2008-03-06T10:43:12.347Z pragmatizm her birey mutlak anlamda bir şekilde "fayda" için hareket eder. zaten herhangi bir hareketin meydana getirilebilmesi için mutlaka bir faydanın "öngörülmesi" gerekmektedir. yoksa, hareket olmaz zaten. her sonucun bir sebebe muhtaç olmasından dolayı da hareketin sebebi de fayda öngörüsünden başka bir şey değildir.

bu noktada tartışmaya değer bir husus da şudur: acaba birey sadece kendi faydası için mi hareket eder? yoksa kendi zararına olsa bile başkasının faydası için hareket edebilir mi?

bu hususun çözümünde danışacağımız biricik merci sevgidir. hiçbir şeyi sevmeyen ve mutlak anlamda sadece alemde kendi varlığını gören insan için faydacılığın sadece kendisi için çalıştığını, yaptığı her eylemin sadece kendi fayda öngörüsüne hizmet ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. bazen bu tarza yaklaşık olan insanlar için öyle durumlar oluşur ki "iyilik" yaptıklarının düşünüldüğü noktada bile aslında kendi fayda öngörüleri hesabına çalışmaktadırlar.

herşeyi seven için ise durum tersidir. bu tarza yaklaşan insanlar için faydacılık en genel anlama yaklaşmaktadır. kemalatları ölçüsünde "toplam fayda" için belirli bir "kendileri için zarar ölçütleri" vardır ve bu zarar limitine kadar toplam fayda için hareket etmekten çekinmezler. mutlak anlamda ise birey kendi fayda-zarar hesabını hiç düşünmeden "toplam fayda"ya bakar. bu bildiğin teorik bir durumdur.

bu noktada şöyle bir soru gelebilir: birey toplam fayda için kendi zararına asla bir harekette bulunamaz. zaten yapısı ve karakteri itibari ile dışarıdan kendi zararına olduğu görülen o hareketi gerçekleştirmezse duygusal anlamda kendine daha çok zarar vereceğini veya o hareketi gerçekleştirerek kendisini yücelteceğini düşünüp o hareketi gerçekleştirir. bu durumda aslında düşünülen toplam faydadan ziyade yine sadece bireyin kendi faydasıdır. şimdi, toplam fayda ne ola ki?

bu soruya cevap verebilmek için bir örnek olay üzerinden gidelim. söz gelimi, yolun tam ortasında donup kalmış bir yayanın üzerine son hızla bir araba geliyor. bu durumu görüp yayayı kurtarmak üzere kendinizi yola atıyorsunuz. yayanın veya sizin kurtulup kurtulmadığınız umrumda değil. örnek olay burada sona eriyor... bireyin yayayı görüp kendisini yola atmasına sebep olan şey nedir?

bu noktada iki farklı sebepten söz edebiliriz. ilk olarak, kurtarıcımız yayanın faydasını düşünmek yerine kendi faydasını düşünmüştür. zira, yayayı kurtarırsa kahraman olacaktır. burada düşünülen tamamiyle bireyin kendi faydasıdır, yayanın bu noktada hiçbir etkinliği bulunmamaktadır. bireyin kendisini tehlikeye atıp muhtemel bir zararı kabul etmesini ise bir "yatırım" olarak düşünebiliriz. ikincisi ise, birey tamamiyle yayanın hayatını düşünmektedir. bu noktada, "kurtarırım ben" öngörüsünün oluşması harekete geçmesi için yeterlidir. böylece, toplam fayda düşünülmüştür.

böylece, "toplam fayda"nın bazı bireylerde yüksek oranda çalışıp bazı bireylerde neredeyse hiç çalışmadığını söyleyebiliriz.
pragmatizm
pragmatizm
- metecantekin@gmail.com
- NDSIKQgoQsJG-nYgj 2008-03-06T10:42:44.237Z pragmatizm her birey mutlak anlamda bir şekilde "fayda" için hareket eder. zaten herhangi bir hareketin meydana getirilebilmesi için mutlaka bir faydanın "öngörülmesi" gerekmektedir. yoksa, hareket olmaz zaten. her sonucun bir sebebe muhtaç olmasından dolayı da hareketin sebebi de fayda öngörüsünden başka bir şey değildir.

bu noktada tartışmaya değer bir husus da şudur: acaba birey sadece kendi faydası için mi hareket eder? yoksa kendi zararına olsa bile başkasının faydası için hareket edebilir mi?

bu hususun çözümünde danışacağımız biricik merci sevgidir. hiçbir şeyi sevmeyen ve mutlak anlamda sadece alemde kendi varlığını gören insan için faydacılığın sadece kendisi için çalıştığını, yaptığı her eylemin sadece kendi fayda öngörüsüne hizmet ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. bazen bu tarza yaklaşık olan insanlar için öyle durumlar oluşur ki "iyilik" yaptıklarının düşünüldüğü noktada bile aslında kendi fayda öngörüleri hesabına çalışmaktadırlar.

herşeyi seven için ise durum tersidir. bu tarza yaklaşan insanlar için faydacılık en genel anlama yaklaşmaktadır. kemalatları ölçüsünde "toplam fayda" için belirli bir "kendileri için zarar ölçütleri" vardır ve bu zarar limitine kadar toplam fayda için hareket etmekten çekinmezler. mutlak anlamda ise birey kendi fayda-zarar hesabını hiç düşünmeden "toplam fayda"ya bakar. bu bildiğin teorik bir durumdur.

bu noktada şöyle bir soru gelebilir: birey toplam fayda için kendi zararına asla bir harekette bulunamaz. zaten yapısı ve karakteri itibari ile dışarıdan kendi zararına olduğu görülen o hareketi gerçekleştirmezse duygusal anlamda kendine daha çok zarar vereceğini veya o hareketi gerçekleştirerek kendisini yücelteceğini düşünüp o hareketi gerçekleştirir. bu durumda aslında düşünülen toplam faydadan ziyade yine sadece bireyin kendi faydasıdır. şimdi, toplam fayda ne ola ki?

bu soruya cevap verebilmek için bir örnek olay üzerinden gidelim. söz gelimi, yolun tam ortasında donup kalmış bir yayanın üzerine son hızla bir araba geliyor. bu durumu görüp yayayı kurtarmak üzere kendinizi yola atıyorsunuz. yayanın veya sizin kurtulup kurtulmadığınız umrumda değil. örnek olay burada sona eriyor... bireyin yayayı görüp kendisini yola atmasına sebep olan şey nedir?

bu noktada iki farklı sebepten söz edebiliriz. ilk olarak, kurtarıcımız yayanın faydasını düşünmek yerine kendi faydasını düşünmüştür. zira, yayayı kurtarırsa kahraman olacaktır. burada düşünülen tamamiyle bireyin kendi faydasıdır, yayanın bu noktada hiçbir etkinliği bulunmamaktadır. bireyin kendisini tehlikeye atıp muhtemel bir zararı kabul etmesini ise bir "yatırım" olarak düşünebiliriz. ikincisi ise, birey tamamiyle yayanın hayatını düşünmektedir. bu noktada, "kurtarırım ben" öngörüsünün oluşması harekete geçmesi için yeterlidir. böylece, toplam fayda düşünülmüştür.

böylece, "toplam fayda"nın bazı bireylerde yüksek oranda çalışıp bazı bireylerde neredeyse hiç çalışmadığını söyleyebiliriz.
- metecantekin@gmail.com
- NDSW6QwoQxcbX84cj 2008-03-05T10:21:38.017Z est deus in nobis "tanrı içimizdedir." şeklinde çevrilebilecek latince söz. - metecantekin@gmail.com - NDQp6QgoQw4Hb84cj 2008-03-05T10:22:34.729Z synchronization ingilizce de eşzamanlılık anlamına gelmektedir ... ayrıca genellikle pink floyd müziği üzerine çeşitli filmlerin oynatılması ile senkronizasyon hissiyatının oluşması hissidir ... wizard of oz ve dark side of the moon'un senkron ünü diyarları aşmıştır ... ayrıca 2001'in trip bölümü ve echoes'un senkronu birebir uymakta, fena bir etki yaratmaktadır .... http://www.synchronicityarkive.com/ a bu konuda fazlasıyla yararlı bir sitedir ... tavsiye edilir ... - metecantekin@gmail.com - NDQe1QwoQoqfn8ocj 2008-03-05T09:50:59.000Z the strange case of dr jekyll and mr hyde robert louis stevenson'un yazdigi, bir adamin (dr. jekyll) icindeki kotuyle (mr. hyde) kavgasini anlatan hikaye. - metecantekin@gmail.com - NDSW6QwoQxYvs8ocj 2008-03-05T09:52:17.387Z the strange case of dr jekyll and mr hyde psişik topik olarak ele alabileceğimiz 'id-ego-supergo' üçlüsünün çarpık işlemesi sonucu oluşan ruhsal bölünmenin fizyolojik metaforu biçiminde düşünülebilir. buna göre hyde, bilinçdışının bilince olan infiltrasyonunun cisimleşmiş haliyken, doktor jekyll ise bilimi, super ego/egoyu, bir bakıma uygarlığı simgeleyen cevher olarak karşımıza çıkar. aynı zamanda diyalektik bir karşıtlık olarak tanımlayabileceğimiz bu iki enerji, birbirlerini ortaya çıkaran kışkırtıcı ve çağrışımsal bir yaşam enerjisine de sahiptirler. - metecantekin@gmail.com - NDRXCQwoQn8HA84cj 2008-03-05T10:15:42.552Z carl gustav jung jung psikolojisinde fizik: wolfgang pauli'yle çalışmalar ve zaman-uzam-nedensellik üçlemesine, "eşzamanlılığın" eklenmesi.eşzamanlılığın - metecantekin@gmail.com - NDQuXQgoQh4_W84cj 2008-03-05T10:21:14.542Z vocatus adque non vocatus deus aderit "çağrılsın veya çağrılmasın.. tanrı vardır" anlamına gelen latince cumle.. carl gustav jung in kapisinda yazar..(mı$).. - metecantekin@gmail.com - NDRXCQwoQzav3k4Mj 2008-02-19T16:19:25.712Z Bay Weekly: Curtain Call

Pasadena Theatre Company Frankenstein

If you re familiar only with Frankenstein monster movies, you re in for a surprise.

Reviewed by Kat Bennett

The Pasadena Theatre Company gets the spooking season off to a jolt with Frankenstein, its tragic tale of horror, twisted science and dark philosophy. Victor Gialane

lla play stays close to Mary Shelly famous novel; if you re familiar only with Frankenstein monster movies, you re in for a surprise.

We like plays that make people think, says Sharon Steele, executive producer, publicity agent and box office manager. Frankenstein revolves on the dangers of playing god.

The tragedy begins in the laboratory where Victor Frankenstein (Dave Duvall) and Henry Clerval (Alex Campbell) argue about Frankenstein intention to create life. Once animated, the monster (Grail Schroeder) escapes. Lost in the woods, he is taken in by an old blind woman (Joan Ashwell) and taught to read and write. When thieves kill the old woman, the philosophical and literate creature is overcome with rage. See-sawing between human tenderness and animal passion, he seeks Frankenstein to demand that the doctor create a companion for him. Again thwarted, the monster wreaks vengeance until, overcome with remorse, he ends the tale in true tragic form.

As William, the younger brother of the obsessed doctor, Douglas Hanna is outstanding as he brings the audience through innocence to terror. Mark Jeweler is quite convincing as Herr Mueller, the town mayor, and Erin Kelly Justine evokes remembrances of the nanny from Romeo and Juliette. Alas, other adult players miss the mark. There is much handwringing and hunching but little distinct character development.

Clever set design allows the actors to move from foreground to stage left and stage right for seamless scene changes; however the technique risks confusing younger viewers. Costumes are lovely and appropriate for the play setting: Switzerland in the 1900s. The music is pleasantly haunting but often obscured by a mysterious 60-cycle hum.

As a theater company, Pasadena is homeless, which may explain its attraction to similarly homeless monsters. Frankenstein joins Jeykl and Hyde and Dracula as the third monster drama the company has tackled. Homelessness may deepen the company sympathy, but it also dampens the actors performances. The emotional vocal range of the actors is dulled as they struggle to project their voices on an unfamiliar stage.

It very sad, said Steele. We are a non-profit group and just can afford the fees, which are going up again.

As well as a theater location to call home, the company seeks a corporate sponsor.

Despite these limitations, the company has organized a full cast, including several talented local children. But because the play contains simulated gunshots and several murders, including one of a child, it may not be suitable for very young children.

As a rarely seen script, Gialanella Frankenstein is worth watching. First performed on Broadway in 1981, it is a complex play that offers a challenge of emotional range and philosophical depth to any company daring enough to take it on.

Director: Mark Tyler. Producer: Sharon Steele. Costumers: Rionn Kelly and Joan Ashwell. Lighting designer and technical director: Chuck Dick. Lighting technician: Megan Downey. With Camela Ebaugh (Elizabeth), Marisa Balatico (Katherine Frankenstein), Jason Bland (Hans Heinrich), Robert Frezza (Hans Metz), Rosemary Frezza (Frau Mueller), Sharn Jamie Heads (Peter Schmidt), Adeline Heuchan (Fran), Delanie Johnson (Sarah), Katahdin Kehoe (Heidi), Marjorie Kehoe (Alphonsa Frankenstein), Meghan Lynch (Emily), Josh Magness (Robert), Kelsey Reed (Mary) and Charly Stahly (Gertie)

Frankenstein oyunu
- metecantekin@gmail.com
- NDQp6QgoQ_rWSlIMj 2008-02-19T16:27:10.970Z Frankenstein
  • Header
  • Front Matter
  • Letter from Walton to Saville 1 Letter I: To Mrs. Saville, England St. Petersburgh, Dec. 11th, 17-- Writer: Walton Recipient: Saville Date: 17xx1211
  • Letter from Walton to Saville 2 Letter II To Mrs. Saville, England, Archangel, 28th March, 17-- Writer: Walton Recipient: Saville Date: 17xx0328
  • Letter from Walton to Saville 3 Letter III To Mrs. Saville, England July 7th, 17-- Writer: Walton Recipient: Saville Date: 17xx0707>
  • Letter from Walton to Saville 4 Letter IV To Mrs. Saville, England August 5th, 17-- Writer: Walton Recipient: Saville Date: 17xx0805
    • Entry 17xx0805 August 5th, 17--
    • Entry 17xx0813 August 13th, 17--
    • Entry 17xx0819 August 19, 17--
  • Chapter 1 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 2 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 3 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 4 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 5 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 6 [Speaker: Frankenstein]
    • Letter from Elizabeth to Frankenstein Letter from Elizabeth to FrankensteinWriter: Elizabeth Recipient: Frankenstein Date; 00000318
    • Section
  • Chapter 7 [Speaker: Frankenstein]
    • Letter from Alphonse to Frankenstein 17xx0512 Letter from Alphonse to Frankenstein Writer: Alphonse Recipient: Frankenstein
    • Section
  • Chapter 8 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 9 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 10 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 11 [Speaker: Monster]
  • Chapter 12 [Speaker: Monster]
  • Chapter 13 [Speaker: Monster]
  • Chapter 14 [Speaker: Monster]
  • Chapter 15 [Speaker: Monster]
  • Chapter 16 [Speaker: Monster]
  • Chapter 17 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 18 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 19 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 20 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 21 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 22 [Speaker: Frankenstein]
    • Section
    • Letter from Elizabeth to Frankenstein 17xx0518 Letter from Elizabeth to Frankenstein Writer: Elizabeth Recipient: Frankenstein
    • Section
  • Chapter 23 [Speaker: Frankenstein]
  • Chapter 24 [Speaker: Frankenstein]
  • Letter from Walton to Saville
    • Entry 17xx0826 August 26th, 17--
    • Entry 17xx0902 September 2nd
    • Entry 17xx0905 September 5th
    • Entry 17xx0907 September 7th
    • Entry 17xx0912 September 12th
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDShxQwoQnKbPlYMj 2008-02-19T17:18:25.695Z Frankenstein in popular culture - Wikipedia, the free encyclopedia

    Stage

    Frankenstein, or The Vampire's Victim is an 1887 musical burlesque composed by Meyer Lutz and written by Richard Henry.

    In 1981, a Broadway adaptation of the story by Victor Gialanella played for one performance and was considered the most expensive flop ever produced to that date. [1]

    A musical adaptation entitled "Day of Wrath", (composed by Eric Sirota, with lyrics by E. Sirota & S. Sudol), was first produced in 1990, in Clinton, NJ. [2]

    Joined At The Heart is a musical with music & lyrics by Graham Brown & Geoff Meads, book by Frances Anne Bartam and directed by Frances Brownlie. It tells the love story of Victor Frankenstein and his step sister Elizabeth, a young orphan girl taken in by Victor's parents and cared for as if she were their own daughter. When Victor's mother dies, he vows to end the suffering that death brings by pursuing eternal life. Joined At The Heart reached the final of the Worldwide Search for Musicals competition. The show was produced at The Junction 2 in Cambridge, UK from 1st - 4th August 2007 and at the Edinburgh Fringe Festival in Scotland from 12th - 18th August 2007.

    Young Frankenstein is a musical theatre adaptation of Mel Brooks' Young Frankenstein, which is scheduled to open in November, 2007.[3]

    Frankenstein,
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRXCQwoQ35z_l4Mj 2008-02-19T18:41:08.231Z uludağ sözlük - frankenstein istediği tek şey varolmak* olan yaratık. sadece hayatta kalmak için mücadele ediyor. yaratıcısı olan dr. frankenstein'in kendini neden yarattığını ve neden terkettiğini merak ediyor. ve kendini yaratana isyan ediyor.

    hayatta kalmak için mücadele etmek insanın asla sorgulamadığı, bilinç altında olan bir kavram. tanrı ve neden yaratıldık sorusu ise insanın bugün hala çözüm bulamadığı sorular. bu iki yönüyle romandaki Frankenstein ile dr. Frankenstein'ın ilişkisi insan ile tanrı'nın arasındaki ilişkiye benzetiliyor.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQ7EQwoQ3pb_l4Mj 2008-02-19T18:41:07.452Z uludağ sözlük - frankenstein istediği tek şey varolmak* olan yaratık. sadece hayatta kalmak için mücadele ediyor. yaratıcısı olan dr. frankenstein'in kendini neden yarattığını ve neden terkettiğini merak ediyor. ve kendini yaratana isyan ediyor.

    hayatta kalmak için mücadele etmek insanın asla sorgulamadığı, bilinç altında olan bir kavram. tanrı ve neden yaratıldık sorusu ise insanın bugün hala çözüm bulamadığı sorular. bu iki yönüyle romandaki Frankenstein ile dr. Frankenstein'ın ilişkisi insan ile tanrı'nın arasındaki ilişkiye benzetiliyor.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSfCQwoQvcXWvv8i 2008-02-08T06:57:42.455Z Facebook | Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu Tiyatro Günleri Bu şenlik kendini Eütt'nin deneysel damarından türetmiştir.
    şenlik
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQp6QgoQ-bP65OYi 2007-11-23T13:07:44.531Z Postmodernizm - Vikipedi Teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar gibi alanlarda yeni kültür biçimlerin işaretleri olarak başlamıştır. Bu tartışmalar zamanla diğer birçok alanlara ve disiplinlere de yansımıştır ve sonuçta bir bütün olarak Modernite'nin sorgulanmasına ve aşılması arayışına dönüşmüştür. Bununla birlikte postmodernizmi yeni bir tarihsel evre olarak anlamaktansa modernizmin kendi içinde bir aşama ya da özgül bir dönem olarak anlama çabaları da sözkonusudur. Postmodernizm, bu anlamda kendine yönelik itiraz ve eleştirileri de içine alacak şekilde süregiden bir modernizm/modernite/modernlik soruşturması ve tartışması olarak görülmektedir.
    KURAM: SAHNE DIŞI YÖNETİMİ
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSfCQwoQ67T_5OYi 2007-11-23T13:09:32.890Z Postmodernizm - Vikipedi

    Bazı yazarlara göre 1943 yılı modernitenin bittiği varsayılan tarihtir.Nitekim temel olarak, Postmodernizm olarak anılan düşünce ve pratiklerin tamamının II.Dünya savaşı sonrasında ortaya çıktığı görülür. Kesin bir dönemleştirme yapmak ve tarihsel sınırları saptamak olanaklı görünmemekle birlikte ve hatta öncülleri bizzat modernizm icinde yer almakla birlikte, Postmodernizm olarak ifade edilen süreci ve düşünceleri, tarihsel zaman dilimi açısından II.Dünya savaşı sonrasından itibaren ele almak yerinde olacaktır.

    Daha sonra, özellikle 1960'lı yıllardan itibaren, Fransa'da görülen teorik çalışmaların ve felsefi tartışmaların sonucunda, Postmodernizm, felsefi olarak da kendini ifade etmeye başlar. Postyapısalcı felsefe, Postmodernizmin düşünsel felsefi arkaplanını doldurmaktadır. Bu dönemde modernitenin ülküleri ihlal edilmiş ve bu ülkülere kaynaklık eden düşünce biçimleri ya da temel kuramsal kavram ve kategoriler açıktan sorgulanmaya başlanmıştır; bilim, teknoloji, sanat, siyasal özgürlükler adına yapılan her şeyin ortak amacı ilerleme ve insanın özgürleşmesidir, oysa varılan sonuçların böyle olmadığı açıklık kazanmıştır.

    Bu sürecin sonucunda varılan noktayı Lyotard, Meta-anlatılar'ın (ya da Büyük Anlatılar'ın) sonu olarak adlandırır. Bunları Aydınlanma, İdealizm ve Tarihselcilik olarak belirtebiliriz. Modernitenin projelerinin ( Rasyonallik, Özgürlük, Evrensellik vb. gibi) başarısızlıklarını değerlendirmek değil, bu başarısızlığın teorik temellerini anlamak ve aşmak postmodern düşüncenin temel hedefidir. Dolayısıyla yalnızca modern projelerin eleştirisi ve yeniden kullanıma sunulmasını sağlamak degil, bizzat modernitenin kendisini tanımlamakta kullanıdığı temel argümantasyon yapısının yapıbozum'a (daha doğru bir degişle yapısöküm'e )uğratılması gerçekleştirilmiştir.

    20. ASRIN KISA ELEŞTİRİSİ/POSTMODERNİTE
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSfCQwoQjZO25eYi 2007-11-23T13:23:54.110Z Postmodernizm - Vikipedi Post-modernizm; belli bir anlamda belli bir ideolojiyi ya da öğretiyi hedeflemez. Bazı postmodern teorisyenlerin özellikle belli başlı ideolojilerle polemik halinde olması bunu yadsımaz. Post öneki burada, bir sonralık anlamına geldiği kadar, ötesi anlamına da gelir ve bu bağlamda tartışmalar belli bir ideoloji hakkında değil de daha çok ve asıl olarak, ideolojinin ideoloji olmaklığı hakkında yürütülür. Belli bir öğreti ya da felsefi fikir değil asıl olarak bütün öğretilerin ve felsefi sistemlerin üzerinde durdugu kuramsal zemin sorunsallaştırılır. Bu anlamda modernleşme projesinin ve hatta Batı felsefesi ya da Batı düşüncesi denilen düşünce yapısının başlangıcından itibaren genel geçerliliğe sahip olan Hümanizm, özgürlük, kurtuluş, evrensellik, bilim ve akıl gibi nosyonlar da sorunsallaştırılır ve yerlerinden edilir.
    20. aSRIN KISA ELEŞTİRİSİ
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSW6QwoQzZHa5eYi 2007-11-23T13:34:06.612Z Postmodernizm - Vikipedi

    Postmodern söylemin ögeleri [değiştir]

    Kendini karşı-modernlik ya da modernizm-ötesi olarak sunan postmodernizm söylemini şöyle özetleyebiliriz:

    • Genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerinin reddedilmesi,
    • Dil oyunlarında, bilgi kaynaklarında, bilim topluluklarında çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesi,
    • Söylem çoğulluğunun benimsenmesi,
    • Farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp benimsenmesi; gerçeklik, hakikat, doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel dönüşümün yaşama geçirilmesi,
    • Mutlak değerler anlayışı yerine yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya gelmekten çekinmemek, güvensizlik duymamak,
    • Gerçeği olabildiğince yorumlamak, belli bir zaman ve mekânın sözcüklerini kullanmak yerine gerçekliği kendi bütünlüğü/özerkliği içinde anlamaya çalışmak,
    • İnsanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak, tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak,
    • Metnin dışının olanaksızlığını öne sürmek.
    KURAM: UZAM, TANGRAM, İDEAGRAM
    - metecantekin@gmail.com
    - NDShxQwoQ_Znl5uYi 2007-11-23T14:12:14.820Z Postmodernizm - Vikipedi

    Postmodernizm - Modernizm karşılaştırması [değiştir]

    Modernizm/Modernlik Postmodernizm/Postmodernlik
    Hiyerarşi, düzen, merkezileştirilmiş kontrol Anarşi, düzenin yıkılması, merkezi kontrolun kalkması
    Büyük politik yatırımlar (millet-devlet, parti) Mikropolitik yatırımlar, kurumsal güç çatışmaları, kimlikçi politikalar
    Milli kimliğin ve kültürün söylemi; kültürel ve etnik orijinler miti Lokal söylemler, büyük söylemlerin ironik yıkımı: orijine ait mitoslarının aksi
    Bilim ve teknoloji vasıtasıyla büyük ilerleme söylemi İlerlemeye şüpheyle bakmak, teknoloji karşıtlığı reaksiyonlar, yeni çağ dinleri
    Temsilcilerin ve medyanın önündeki “gerçeğe” inanç, “orijinalin” içtenliği Aşırı realite, imaj doygunluğu, taklidîn gerçek olandan daha güçlü olması, gerçekte var olmayan şeylerin sunulması ve bunların var olanlardan daha güçlü olması
    Bilgide uzmanlaşma, her şeyi kapsama: ansiklopediler Kılavuzluk, bilgi yönetimi, sadece ihtiyaç halinde bilgi, Web, İnternet
    Kitle kültürü, kitle tüketimi Kültürün kitlesel olmaması (demassified culture), küçük pazarlar, az üretim
    Medya yayını Birbirini etkileyen, müşteriye hizmet eden medyanın dağıtımı, çok miktarda küçük medya’ların ortaya çıkması (Network ve Web)
    Merkezileşmiş bilgi Dağıtılmış, yayılmış bilgi
    Yüksek ve aşağı kültür ayrımı; yüksek veya resmi kültürün normatif ve otoriter olmasında konsensüs Aşağı popüler kültür tarafından yüksek kültür hakimiyetinin bölünmesi; popüler ve yüksek kültürün karışımı; pop kültürünün yeni değerler kazanması
    Tam çalışmaların ve amacın sanat olması Proses, performans, üretim olarak sanat
    Sanat: sanatçı tarafından meydana getirilen orijinal bir objedi Sanat: dinleyiciler ve alt kültürler tarafından meydana getirilen kültürün yeniden işlenmesi
    Genel sınırlar ve bütünlük hissi (sanat, müzik ve edebiyatta) Melezlik, kültürlerin yeniden birbirlerine bağlanması
    New York mimarisi ve dizaynı Los Angeles ve Las Vegas mimarisi ve dizaynı
    Derinlere uzanan kökler/derinlik Kök gövdeler/yüzeysellik
    Niyet ve gayede ciddiyet Oyun, ironi, resmi ciddiyete tepki
    Birleşmişlik duygusu, benliğin merkez olması; “ferdiyetçilik”, birleşmiş kimlik Bölünmüşlük duygusu ve benliğin merkez olmaması, çoklu ve çatışmacı kimlikler
    Organik ve inorganik arasındaki açık farklılık, insan ve makine. Organik ve inorganik Siborg karışımı; insan-makine-elektronik
    Cinsel farklılığa göre şekillenmiş güç düzeni, tek cinsiyetler, pornografinin dışlanması Çift cinsiyetlilik, pornografi
    Determinizm Indeterminizm
    Dünyanın anlatıcısı olarak kitap, yazılı bilgi sistemi olarak kütüphane Yazılı medyanın fiziki sınırlarının aşılması olarak yüksek-medya,
    Makine Bilgi
    İlkel İleri
    Nesne (object) Özne (subject)
    Gerçeklik; Gerçek (realite) İsmen olmasa da fiilen var olma (virtual); Hayal (imaj)
    Maddi olan Manevi olan
    Çekicilik İticilik
    Kural Anarşi
    Mekan Mekansızlık; Zaman
    Ev Anakent (metropol)
    MODERNITE VERSUS POSTMODERNITE
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSdwQwoQkp_T6eYi 2007-11-23T15:51:38.749Z Postmodernizm - Vikipedi Dinden sonra bilimin egemenliginin de yıkılmasıyla, "her şey uyar" noktasına varılmıştır. Bu önerme, öncelikle bilimin statüsünü ve doğruluk iddialarını görelilleştirmek üzere, bir bilim felsefecisi olan Paul Feyarebend'ten gelir.
    BİLİM FELSEFESİ
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQp6QgoQ85qwy-Yi 2007-11-22T22:15:32.939Z Rus biçimciliği - Vikipedi

    Rus biçimciliği Victor Shklovsky, Yuri Tynianov, Boris Eichenbaum, Roman Jakobson, Grigory Vinokur gibi Sovyet yazarları tarafından 1915-1930 yılları arasında geliştirilmiş bir edebiyat eleştirisidir. Şiir dilinin ve edebiyatın özerkliğini savunur. Mikhail Bakhtin ve Yuri Lotman gibi yazarları etkilemiş ve yapısalcılığın oluşmasına da zemin hazırlamıştır. Roman Jacobson, daha sonra Çekoslovakya'ya giderek Prag dil bilim topluluğunu kuranlara katılır ve biçimciliğin Avrupa'da yayılmasına etkin olmuştur.

    19. yüzyıl roman eleştirisi esere dönük değildi. Romanı anlamak için sanat eseri yerine sanatçının kendisine yönelirdi. Eserin sanat dışını anlattığı, sanatın işlevinin duygu anlatımı olduğu düşünülüyordu. Edebiyatı anlamak için tarihe, sosyolojiye, politikaya bakılıyordu. Fakat Rus biçimciler eserden hareket ederek, eseri anlamak için onun biçimsel özelliğinin, bir başka deyişle yazınsallığının ne olduğunun olduğunu sorguluyorlardı. Şiirin okura söyleyebileceği çok şey olabilir. Şairin okura hangisini anlatmak istediği anlaşılamaz.Bu noktada da dilin önemi ortaya çıkar.Gerçeklik yerine dil daha önemli bir kavram olarak belirir.Yazınsallık da bu dilin nasıl kullanılıcağı ile ilgili bir kavramdır.Standart dilin dışında , şiir dili vardır. Şiir dili standart dilden farklıdır ,standart dilden sapmadır.Standart dilin kurallarını yıkan bir dildir.Bu standart dilin de sapması 3 şekilde sağlanır.

    1. Fonolojik değişiklik
    2. Sentaktik değişiklik
    3. Semantik değişiklik

    Bu değişiklikler ile şiir dili standart dilden farklılaşır.Ve bu şekilde şiir "defamiliarisation" yani "alışkankanlık kırma" ile bizde bir farkındalık yaratır. Dış dünyaya ,nesnelere ,davranış ve düşünüş biçimlerine baka baka bunları kanıksarız.Fakat şiir bu olağan kanıksamamızı kendine özgü diliyle kırar ve onları yeniden taze bir bakış açısıyla anlamamızı sağlar.Sanat dünyayı algılamamızda yeni bir yol getirir.bu standart ve şiir dilinin ayrılması ve şiir dilinin standartı yıkmasından sonra oluşan yenilikler de zamanla klişeleşir.Fakat eskinin yeni ile değişmesi geleneği her zaman yeniliği getirir.Dış dünya ,duygular, düşünceler ise ancak şiirin malzemesidir Bundan ötürüdür ki Rus Biçimcileri edebiyatın yalnız biçimsel nitelikleri üzerinde durdular çünkü yazınsallığı sağlayan yalnızca bunlardı.

    KURAM: GÖRÜNTÜ OKUMA
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQZVQwoQ2piLzeYi 2007-11-22T23:13:23.131Z Sesbilim - Vikipedi Sesbilim, dilin seslerini, dilsel iletişim dizgesindeki işlevleri açısından inceleyen bilim dalıdır. Sesbirim ve bürünbilim gibi soyut birimlerin incelenmesi üzerine kuruludur. F. de Saussure, J. Baudouin de Courtenay gibi araştırmacılardan esinlenen Prag Dilbilim çevresinde oluşmuştur.
    KURAM: SAHNE FONETİĞİ
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSfCQwoQ_PPIyuYi 2007-11-22T21:45:27.275Z Postyapısalcı felsefe - Vikipedi Postyapısalcılıkta Fenomenoloji'nin ya da Varoluşçu felsefe'nin ya da Analitik okul'un etkilerini ve iç-tartışmalarını görmek mümkündür. Buna rağmen bu teorik eğilimi yapısalcılık sonrası olarak görüp adlandırmanın sebebi, temelde bu alandaki düşüncelerin esas olarak yapısalcılıgın açtığı alan içinde oluşmuş olması dolayısıyladır. Disiplinler boyutunda ise birçok disiplin buraya akmaktadir: Dilbilim, Antropoloji, Psikanaliz, Sosyoloji özellikle belirtilebilir. Yapısalcılığın oldugu gibi, bu akımın da kaynağı Fransa'daki çalışmalardır asıl ve öncelikli olarak. Ve yine yapısalcılığın doğuşunda Dil sorununun oynadığı rol gibi, postyapısalcılığın köken tartışmasında da dil meselesi, yani Dil'in yapısı sorunu vardır. Ancak, bir akım demekle birlikte, postyapısalcılığın belirli bir anlamda indirgenebileceği belirli bir yorumu ya da konumunun olmadığı da belirtilmelidir.
    KURAM: DİSİPLİNLERARASILIK
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSW6QwoQ8rHSyuYi 2007-11-22T21:47:54.718Z Yapısöküm - Vikipedi

    Yapısöküm ya da yapıçözüm, esas olarak Jacques Derrida tarafından geliştirilmiş olan ve Yapısalcılık'ın eleştirilmesi ve aşılmasıyla temellendirilen metin okuma ya da değerlendirme yönteminin adıdır. Bu yöntemin kullanılmasıyla yaygınlaşan eğilime de Yapısökümcülük denilmektedir. Deconstruction terimi Türkçede farklı şekillerde karşılanabilir olmakla beraber, yapısökümcülük, hem yaygın olarak kullanılmakta hem de uygulanan metin okuma yöntemine daha uygun görünmektedir. Yapısalcı yöntemin aksine burada yapı'nın ya da metnin merkezsizleştirilmesi sözkonusudur. Yapıyı oluşturan öğelerin çözümlenip aynı kurgu üzerinden -karşıt amaçla- tekrar kurulmasıyla (postmodernite)oluşturulur.

    Felsefe, iletişim sosyolojisi, eleştirel düşünce, sosyoloji, mimarlik, estetik, edebiyat teorisi ve benzeri bütün alanlarda yapısökümcü yöntem yaygınlaşmış ve genel bir etki kazanmıştır. http://www.yapicozum.com/web

    KURAM: METİNLERARASILIK
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSfCQwoQkf3cyuYi 2007-11-22T21:50:50.603Z Yapısalcılık - Vikipedi

    Yapısalcılık 20. yüzyılın ikinci yarısında dil, kültür, matematik felsefesi ve toplumun analizinde en fazla kullanılan yaklaşım olmuştur. Yapısalcılığın çok belirgin bir okulu olmamasına rağmen Ferdinand de Saussure'ün çalışmaları genellikle bir başlangıç noktası olarak kabul edilir. Yapısalcılığı birçok çeşitlemesi olan genel bir yaklaşım olarak görmek en doğrusudur.

    Kabaca, yapısalcılık bir kültürde anlamı ortaya çıkaran alt birimler arasındaki ilişkileri inceler. Yapısalcılığın ikinci bir kullanımı matematik felsefesinde ortaya çıkmıştır. Yapısalcılık teorisine göre bir kültürdeki mana (anlam) önem sistemleri olarak çalışan çeşitli pratikler, olgular ve aktivitelerle tekrar ve tekrar üretilir. Bir yapısalcı, bir kültürde üretilen ve tekrar üretilen anlamın derin yapılarını keşfedebilmek için yemek hazırlanması ve sunulması ritüelleri, dini ayinler, oyunlar, edebi ve edebi olmayan yazılar ve diğer eğlence formları gibi çok geniş bir aktivite çeşidini çalışır. Örneğin, yapısalcılığın öncülerinden kültür antropoloğu ve etnograf Claude Levi-Strauss kültür olgusunu mitoloji, akrabalık ve yemek hazırlamasını içine alacak şekilde analiz etmiştir.

    KURAM: KÜLTÜRLERARASILIK
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQp6QgoQic6Ay-Yi 2007-11-22T22:00:35.504Z Yapısalcılık - Vikipedi

    Dili oluşturan ayrımsal öğelerin sesbilim açısından çözümlenmesi [değiştir]

    Dilin sistemini oluşturan öğeler, gösteren ve gösterilenden veya bir akustik imge ve bir kavramdan ibaret işaretlerdir. Jakobson'un buna katkısı, ikili olarak ortaya çıkan ona göre tüm dillerde bulunan bir akusitk veya fonem imgeleriyle, ayrıcı işlevleri üzerinde durarak, dilbilimsel bakış açısına uygun olarak Saussure'ün olanaksız bulduğu şekilde ilgilenmiş olmasıdır. 'Salt boş ayrım çizgileri' olarak tanımlanan fonemenler, bir sistem içindeki karşıtlıkları ve bilinç dışındaki etkileriyle bu işlevi yerine getirirler.

    KURAM: SAHNE FONETİĞİ
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQ7EQwoQ9-Kny-Yi 2007-11-22T22:12:51.052Z Rus biçimciliği - Vikipedi Rus biçimciler arasında dilbilime daha çok önem veren ve yapısalcılığa geçişin temeli olan Roman Jacobson, dilin şiirsel işlevi ile diğer işlevlerden ayırarak, bu konuyu en iyi işleyen kuramcı olmuştur. Jacobson bir iletişim eyleminde altı öğe olduğunu savunur.Başta bir gönderici vardır; karşısındaki ile konuşan , ya da dersi anlatan, ya da mektubu, raporu, romanı yazan kişi olabilir. Göndericinin söylediği ya da yazdığına bildiri vardır. Bu bildirinin bir de alıcısı vardır.Bu üç öğe dışında bildirimin anlamlı ve ulaşılabilir olması için başka öğelere de gereklidir.Bu aktarımı ise bildirici yapar. Bu iletici elektronik posta yazı veya söz de olabilir. Bildirinin alıcılara anlaşılabilmesi için ortak bir kod ile (ortak bir dil, örneğin) ifade edilmesi lazım. Altıncı öğe ise bildirinin göndergesini oluşturan bağlam’dır.
    KURAM: ANLAŞILABİLİRLİK
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQ7EQwoQk_SkvOYi 2007-11-22T13:26:15.956Z Mikhail Bakhtin - Vikipedi Dilin gerçek niteliği, buna göre soyut dil yapısında değil, belli bir andaki sözce icindeki dilsel alışverişte, yani diyalojide ortaya çıkar. Söyleyen ile dinleyen arasındaki ilişki anında ortaya çıkar, dilin anlamını belirleyen şey. Bakhtin, bu anlamda, Saussurecü dil anlayışına tarihi ögesini sokmaktadır. Öte yandan eğer anlam, sadece söyleyen kişiye (özne'ye) ait degilse, burada merkezsizleştirilmiş de olmaktadır.
    KURAM destan
    - metecantekin@gmail.com
    - NDShxQwoQ54G2vOYi 2007-11-22T13:34:06.517Z Mikhail Bakhtin - Vikipedi

    Özne görüşü [değiştir]

    Bakhtin, özellikle kendisinden sonra merkezi bir konu olarak belirginle Özne konusunda önemli ayrımlar ortaya koyar. Bilinen anlamda öznelciliğin geride bırakılmasının yanı sıra, Yapısalcılık ve sonrasında görülen katı özne reddiyesinin de aşılması arayışında olanlar Bakhtin'de önemli ipuçları bulmaktadır.

    Örneğin, Sanat ve Sorumluluk/İlk Felsefi Denemeler (Ayrıntı Yayınları) adlı, Bakhtin'in öncü denemelerinden oluşan kitaba bakıldığında, orada bir yazar-kahraman ilişkisi şekillendirildiğini görürüz. Burada Yazar'ın yarattığı Kahraman'ıyla kurduğu ilişki, bir tür ben-öteki ilişkisi olarak ele alınmaktadır ve tam bu noktada sorun yalnızca bir edebiyat kuramı meselesi olmaktan çıkarak, çok daha genel bir felsefi sorun olan, özne meselesine bağlanmaktadır. Ben-öteki ilişkisi, öznenin bir başka özneyle, ve öznenin bir başka özne aracılığıyla kendisiyle ilişkisi meselesidir.

    Dolayısıyla da bu yaklaşım biçimi, Bakhtin'in daha geniş bir bağlama sahip olan özne kuramının temel ögesidir. Buna göre ben, bir özne olarak kendi değerimi, ancak öteki ile, yani başka öznelerle ilişkilerimle belirleyebilirim. Bu bağlamda özne, Bakhtin'e göre hem Etik hem de Estetik bir varlık olarak anlaşılır ve değerlendirilir. Eyleyen özne, aynı zamanda yaratan bir özne olduğu için de bu böyledir. Eyleyen ve yaratan özne, sorumluluk sahibi olmalıdır; çünkü Bakhtin'ci anlamda sorumluluk, öznenin öznelliğini fark etmesi ve bunun gereklerini üstlenmesidir. Bunlar ve özne üzerine daha ayrıntılı öteki kuramsal çözümlemelerinden dolayı, Bakhtin'in teorik edebiyat araştırmaları aynı zamanda özne felsefesine günümüzde bir çözüm arayışı içinde olanları da yakından ilgilendirir.

    TULANİ PERDELER
    & FRANK
    - metecantekin@gmail.com
    - NDShxQwoQx5T9vOYi 2007-11-22T13:50:17.448Z Terry Eagleton - Vikipedi

    Kuramdan Sonra

    Ana madde: Kuramdan Sonra

    Bu kitabında Eagleton, günümüz kültür ve edebiyat teorilerini eleştirmektedir. Ama edebiyat ve kültür üzerine disiplinlerarası çalışmaları tamamen işe yaramaz olarak görmemektedir. Hatta Eagleton bu tür bir birleşmenin geniş anlamda birçok önemli konunun irdelenmesinde etkili olduğunu ileri sürmektedir. Eleştirisi daha çok postmodernizm ve teorisyenleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. (ISBN 9750402782, Nisan 2004, Literatür Yayıncılık, İnceleme).

    KURAM DİSİPLİNLERARASILIK
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSCAQgoQr7GTveYi 2007-11-22T13:56:27.798Z Slavoj Žižek - Vikipedi Žižek popüler kültürün yeniden okunmasında Jacques Lacan'ın çalışmalarını kullanmasıyla ünlüdür. Şu konuları da içeren sayısız konuda yazmaktadır; köktendincilik, hoşgörü, politik doğruluk, küreselleşme, öznellik, insan hakları, Lenin, mit, internet, postmodernizm, çok kültürlülük, post-marksizm, David Lynch ve Alfred Hitchcock
    KURAM POPULİTE VE POPULİZM
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRXCQwoQm7KqveYi 2007-11-22T14:02:46.276Z Kuramdan Sonra - Vikipedi Bu kitapta Eagleton, 20.yüzyılın son çegreğini "kuramdan sonraki dönem" olarak adlandırmakta, özellikle de bu süreci Yapısalcılık-sonrası-teorinin etkisiyle ilişkilendirerek değerlendirmektedir. 1960'lar sonrası dönem, kültürel düşüncenin devrimci atılım dönemidir buna göre ve kuramın en gözde zamanlarıdır; Roland Barthes, Claude Lévi-Strauss,Jacques Lacan, Louis Althusser, Raymond Williams, Pierre Bourdieu, Fredric Jameson, Helen Cixous gibi isimler bu dönemin önde gelen isimleri olarak anılmaktadır kitapta. 1980'ler sonrası ise, bu düşünürlerin ayarında üretimlerin olmadığı, postmodernizmin ortaya çıkışı ve kuramın reddiyesinin yaygınlaşması olarak değerlendirilmekte ve bu dönem anti-kuramcıların dönemi olarak değerlendirilmektedir.Eagleton, kuramdan sonra fikrine inanmaz, ve bu kitabında sözkonusu bu dönemi irdeler.Kültür kuramının kazançlarını ve kayıplarını değerlendirir.
    KURAM SAHNE DIŞI YÖNETİMİ
    - metecantekin@gmail.com
    - NDShxQwoQ_NCXvuYi 2007-11-22T14:33:03.424Z Slavoj Žižek - Vikipedi En son olarak Žižek Abercrombie & Fitch için hazırlanan bir katalogda yer alan Bruce Weber'in fotoğraflarına eşlik edecek bir metin yazdı.Büyük bir entellektüelin reklam metni yazmasının uygun olup olmadığı sorulduğunda, Žižek Boston Globe'a şunları söyledi: "Eğer para kazanmak için bu tür işler yapmak veya tam zamanlı çalışan Amerikalı bir akademisyen olarak imtiyazlı bir yer kapmak için kıç öpmek zorunda kalmak arasında bir seçim yapmam istenseydi böyle yerlerde yazı yazmayı seçmekten zevk alırdım!"
    KURAM SAHNE DIŞI YÖNETİMİ
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQZVQwoQ16bKvuYi 2007-11-22T14:46:49.916Z Epistemoloji - Vikipedi İlk çağlarda Thales gibi filozoflar metafizik ile ilgileniyorlardı. Evrenin salt maddesinin bulunması temel bir amaç olmuştu. Ama bu konularda herkesin vardığı farklı fikirler, fikirler arasındaki çelişkiler filozofların insana, dolayısıyla akıl ve bilgiye yönelmesine yol açtı. Bu da insanın bilgilerinin doğruluğunun sorgulanmasına neden oldu. Böylece bilgi felsefesi doğmuş oldu.
    İNSAN: 5. ELEMENT "KEMİK"
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSe5QgoQopnRvuYi 2007-11-22T14:49:09.751Z Epistemoloji - Vikipedi Bilgisizliğin ne olduğunu araştıran bilgi dalına agnoioloji denir. Bilgisizlik örtüsü kavramıyla cehaletbilimi ilgilenmektedir.Platon'un bilgi nazariyesinin yetersizliği 1963'de Edmund Gettier tarafından kanıtlanmıştır. Aynı dönemde Michel Foucault, bilginin kazıbilimini, bilgi ve iktidar biçimlerini araştırmıştır.
    AGNOİLOJİ: CEHALETBİLİMİ
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSe5QgoQmrqDv-Yi 2007-11-22T15:02:00.736Z Ontoloji - Vikipedi

    Varlık bilimi. Temel sorunu varlığın ne olduğu olan felsefi disiplindir Ontoloji varlık ya da varoluş ile bunların temel kategorilerinin araştırılmasıdır. "Varlık" ve "varoluş" ayrımını; "Varlık vardır." ve "Varlık yoktur." fikirlerini tartışır.

    Aristoteles'e göre ontoloji varlığın mahiyetinde varlığın bilimidir veya varlıkların incelenmesidir. Ontoloji hangi varlık kategorilerinin daha temel olduğunu belirlemekle uğraşır ve bu kategorilerdekilerden hangilerinin var olduğunun söylenebileceğini sorar.

    Değişik filozoflar temel varlık kategorileri için değişik listeler yapmışlardır. Ontolojinin temel sorunlarından biri "Temel varlık kategorileri nelerdir?" sorusudur.

    Ontolojik sorulara bazı örnekler: 1 Varlık nedir? 2 Varoluş nedir? 3 Fiziksel nesneler nelerdir? 4 Bir fiziksel nesnenin var olduğu söylemini kanıtlamak mümkün müdür? 5 Bir nesnenin özellikleri veya ilişkileri nedir ve bunlar nesneyle nasıl ilişkilidir? 6 Var oluş bir özellik midir? 7 Bir nesne ne zaman yok olur, ne zaman değişir?

    KURAM: GERÇEK
    - metecantekin@gmail.com
    - NDShxQwoQ4O6Sv-Yi 2007-11-22T15:06:06.364Z ‘Zizek!’ belgeselinin tam metni Lisede ne öğrendim,
    biliyor musun?

    -Ne?
    -İngilizce ve Rusça.

    Neden Rusça, biliyor musun?
    -Neden?

    Ardında yatan sebep iğrenç
    aslında. Çünkü...

    ...arkadaşlarımın çoğu ikinci
    dil olarak Fransızca veya...

    ...Almanca alıyorlardı. Oysa
    benim görüşüm şuydu.

    İki süper güç soğuk savaş
    halindeydi. Ama ben kim...

    ...kazanırsa kazansın o
    tarafın dilini...

    ...konuşuyor olacaktım.
    ZİZEK
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQ7EQwoQt5TywOYi 2007-11-22T16:07:05.269Z Slavoj Žižek - Vikipedi

    Öznenin Oluşumu [değiştir]

    Bilinçdışı, bir dil gibi yapılandığı için ("comme une langue"), bu kendisini iki durumda tutkuya doğru yönlendirecektir: Birincisi, Lacan'ın XI.ci Seminer'inde tutkunun "hedefi" olarak adlandırılan tutku nesneleri ve bilinçdışı, veya tutkunun "amacı" olarak adlandırılan kendi içinde tutkunun mekanizması ve Lacan'ın kendisi tutkunun işleyişinde bunu daha önemli bir durum olarak düşünmüştü.

    ARZUNUN BELİRSİZ NESNESİ
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQ7EQwoQlp76wOYi 2007-11-22T16:09:14.455Z Slavoj Žižek - Vikipedi Bilincin temel özelliklerinden biri bir şeyin gerçekten bilinçli veya sadece bir taklit mi olduğunu asla bilemeycek olmanızdır.
    FRANKENSTEIN
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSe5QgoQue2DweYi 2007-11-22T16:11:50.800Z Slavoj Žižek - Vikipedi Žižek'in metafiziği, önemli bir noktaya kadar anti-metafiziktir, çünkü Her Şeyi kuramsallaştırmanın saçma olduğuna inanmaktadır, çünkü daima kuramsallaştırılamayan bir şeyler kalacaktır. Bu Lacan'cı terimlerle Sembolik ve Gerçek arasındaki ilişkinin terimleri ile açıklanabilir. Žižek'e göre, bir insanı çeşitli yollarla gözlemleyebiliriz ancak bu yollar eş zamanlı varolmaz.Mesela,bir insanı ya kendi iradesi olan etik bir varlık olarak veya güdülere dayanan biyolojik bir yaratık olarak görebiliriz ama ikisi birden değil. Bunlar Gerçeğin Sembolik tercümeleri, tanım ile tam olarak anlaşılamayacak Her Şey Olmayanı anlamak için dili kullanma yollarıdır. Žižek'e göre , ne var ki, Gerçek sizin ona nasıl bakmaya karar verdiğinize bağlı olmayan farklı yollarda analaşılan bir şey değildir (etik bir varlık olarak insan biyolojik bir varlık olarak insana karşı mücadele verir); Gerçek bunun yerine daha üstün bir noktadan başka bir noktaya hareket etmektir - The Parallax View'da belirtildiği gibi. Kendisinin sıklıkla eleştirdiği postmodern kuramcıların tersine,Žižek,kendi iç öznelliklerine işaret eden ölçülemez diskurlar boyunca doğrudan bir ontolojik kesinin bulunduğunu iddia ederek görecelik konusunu açıklamaktan kendini kurtarır. Bu Gerçeğin çeşitli Sembolik tercümeleri olmasına rağmen, hepsinin göreceli olarak "doğru" değildir. Gerçek çelişkilerin birbiri içinden geçmesi işleminde ortaya çıkar; veya gerçek "minik bir farktır", indirgemeci materyalizmin sonsuz kararları ile yaşanan deneyim arasındaki fark.
    FRANKENSTEIN
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSW6QwoQ0sSKweYi 2007-11-22T16:13:40.010Z Thanatos - Vikipedi

    Thanatos (Yunanca: θάνατος, "ölüm") Yunan mitolojisinde ölümün tecessümü, vücut bulmuş haliydi. Roma mitolojisindeki dengi Mors'tur.

    Gece tanrıçası Nyks (Nyx, gece), kendi başına Hypnos(uyku) ve Thanatos(ölüm) tanrılarını doğurmuştur. Thanatos, Hypnos ile birlikte yeraltındaki ölüler ülkesinin en derin yeri olan Tartaros'ta oturur. Thanatos efsanelerde küçük bir yere sahiptir. Erken dönemlerde güçlü bir figür olarak tasvir edilir ve gelişi acı ve keder getirirken; daha sonraki dönemlerde Elysium (cennet) fikri olgunlaşınca yakışıklı bir genç adam olarak tasvir edilmiştir.

    İnsandaki tüm yıkıcı, öldürücü dürtüleri temsil eden Thanatos, yapıcılığı, yaratıcılığı ve sevgiyi temsil eden Eros'un tamamen karşıtıdır.

    FRANKENSTEIN
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSdwQwoQ4aKMweYi 2007-11-22T16:14:08.302Z Tanatoloji - Vikipedi

    Tanatoloji, ölümü inceleyen bilim dalıdır. Tıbbi anlamda, "ölüm olayının incelenmesi, reanimasyon uygulamasının gereksiz olduğuna karar verebilmek için ölümün güvenilir bir şekilde meydana geldiğini ispata yarayan bir yöntem ve belirtinin araştırılması"dır[1]. Genel anlamda ise, tanatoloji, ölümün yol açtığı veya ölüme yol açan çeşitli durumların araştırılması, ölenin sevenleri tarafından yaşanılan keder ve benzeri tecrübelerin incelenmesi ve daha geniş bir şekilde ölüme karşı toplumun tavırlarının incelenip, tanımlanmasını içerir. Dallararası bir bilim olan tanatoloji, sıklıkla hemşirelik, psikiyatri ve veterinerlik bilimlerinde uzmanlaşmış kişiler tarafından üstlenilir.

    Tanatoloji sözcüğünün kökeni Yunanca'dır.Yunan mitolojisinde ölümü temsil eden, ölümün tecessümü olan Thanatos'tur (θάνατος: "ölüm").

    FRANKENSTEIN
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSfCQwoQkp_0vuYi 2007-11-22T14:59:11.678Z Epistemoloji - Vikipedi

    Temel Kavramlar [değiştir]

    Doğruluk [değiştir]

    Bilgi, öznenin nesne ile kurduğu bağdan çıkan üründür. Bu bağa ise bilgi aktı denir. Bilinç sahibi bir varlık olan insanın nesneye yönelmesi ile bilgi oluşur. Bilginin, bilginin alındığı nesne ile çakışması ve uyumu doğruluktur. Doğruluk; algılar, kavramlar, bilimsel kuramlarla nesnel gerçek arasındaki uygunluktur. Fakat doğru bilginin imkanlılığı felsefe tarihinin en büyük sorularından biridir.

    Gerçeklik [değiştir]

    Gerçeklik bilinçten bağımsız olarak nesnel dünyada bulunan varlıklardır. Genellikle doğruluk kavramı ile aynı anlamda kullanılmaktadır fakat felsefede bu iki kavram farklıdır. Doğruluk bilgiye ait bir özelliktir ve özneye bağımlıdır ama gerçeklik ancak nesnel dünyaya ait bir varlığın özelliği olabilir. Nesnel dünyada var olan ama bir insan tarafından algılanmamış bir şey yine de gerçektir. Bilgi ile gerçeğin uyumu bilginin doğruluğunu sağlar.

    Temellendirme [değiştir]

    Her bilginin dayanakları ve gerekçeleri vardır. Bilgi felsefesi kestirme yanıtları dışlar, çözümleme ve betimleme yolu ile bilgiyi temellendirmeye çalışır.

    Mantık [değiştir]

    Ana madde: Mantık

    İçinde bulunduğumuz evrenin, doğanın henüz tamamını keşfedemediğimiz ilkeleri ve yasaları vardır. Aynı şekilde bilgiler arasında da bu tür bir ilişki vardır. Düşüncelerin de arasındaki ilişkiyi düzenleyen ilke ve yasalar vardır. Mantık düşünmenin temel yasalarını arar ve saptar. Mantık bilginin içeriğinin doğruluğu ile ilgilenmez, bilgiler arasındaki ilişkilerin doğruluğu ile ilgilenir.

    Epistemolojik teoriler [değiştir]

    Akılcılık (Rasyonalizm) [değiştir]

    Ana madde: Akılcılık

    Akılcılık, bilginin kaynağının akıl olduğunu; doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunan felsefi yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre deney yolu ile elde edilen bilgi kesin bilgi değildir, geçicidir. İnsan duyum ve algıları geçici, doğuluğu kesin olmayan bilgiler verir. Eski Yunan'da rasyonel bilgi ile duyu organlarımızın sağladığı duyusal bilgi arasında fark olduğunu belirten ilk filozoflar Herakleitos, Parmenides, Sokrates, Platon ve Aristoteles'tir. Yeni çağ akılcıları ise Descartes ve Hegel'dir.

    Deneycilik (Empirizm) [değiştir]

    Ana madde: Deneycilik

    Deneycilik, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren yaklaşımdır. Deneyci yaklaşıma göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. Bu nedenle akılcılık yaklaşımına karşıdır. Akılcılığın insan aklında doğuştan ilkeler varolduğu varsayımına karşıdır. Doğru bilgi duyular vasıtasıyla deney yolu ile elde edilebilir. Bütün bilgilerin ilk kaynağı duyudur. Deneycilik yaklaşımının önemli filozofları John Locke ve David Hume'dur.

    Analitik Felsefe [değiştir]

    Ana madde: Analitik felsefe

    Felsefeyi düşünsel bir etkinlik olmaktan çıkarıp bir dil analizi olarak algılayan felsefi akımdır. Bilimlerin dilini çözümlemeye ve onların kavram yapısını araştırmaya öncelik verilir. Ludwig Wittgenstein akımın önde gelen temsilcilerindendir.

    EPİSTEMOLOJİK TEORİLER
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQZVQwoQzvynvOYi 2007-11-22T13:27:22.733Z Mikhail Bakhtin - Vikipedi Diyalojizm, genel anlamda dünyanın çok-dilliliğine atıfla öne sürülen bir kavramdır. Dilin özü ve niteliği, diyalojik olmasıdır. Bu anlamda, diyaloji, monologun tam tersidir. Bunun anlamı, anlamlar arasında karşılıklı etkileşim ve diyalog olmasıdır, yani diyaloji karşılıklı etkileşim üzerine kurulu bir anlamlaştırma düşüncesidir. Dil, konuşan ya da yazan özne'den önce varolan bir yapıdır, ancak bu yapı yine de konuşma an'ında gerçeklik ( ya da anlam) kazanır. Bu bağlamda, konuşma anı, karşılıklı etkileşim anı olarak, hangi anlamın hangi anlamı nasıl etkileyeceğinin belirlendiği andır.
    KURAM DİSİPLİNLERARASILIK
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSfCQwoQlNuqvOYi 2007-11-22T13:27:41.548Z Mikhail Bakhtin - Vikipedi Karnaval teriminin ortaya çıkışı da bu noktayla ilişkilidir. Karnaval, yaşamın merkezcil bir yapıya sahip olduğu fikrinin yadsınması ve çok-seslilik üzerine bir anlayışın öne sürülmesini mümkün kılar. Bakhtinci Karnavalesk terimi bu anlamda, yaşamın çok-sesliliğini ve anlam çokluklarını kuramsal alanda değerlendiren, Dil'i ya da Kültür'ü bu anlamda soyut bir yapı olarak anlayan anlayıştan (Saussure'ün Yapısalcı dilbilim'i) uzaklaşmak olarak görülür.
    KURAM TRAGEDYA
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQp6QgoQlKWpm-Yi 2007-11-21T18:13:40.663Z Sirius Yıldızı - Gnoxis.com Sirius kültürünün şimdiki devrede çeşitli zamanlarda,çeşitli vazifeli varlıklarca dönemlerin ve toplumların koşullarına göre aktarılmış olduğuna dikkat çeken M.T.İ.A.D. eski başkanı Ergün Arıkdal,Sirius kültürünün en ayırt edici özelliği olan tektanrıcılığı hakkında şu bilgileri vermektedir:

    Asıl kaynağı galaksimizin dışında bulunan Sirius kültürü vasıtasıyla milyonlarca güneş sisteminin tekamül etmesi sağlanmıştır(...)Mısır'daki Ra güneşi Sirius güneşini ifade eder(...) Bu Sirius,Sirius-A'dan ziyade Sirius-B'yi ifade eder(...)Bizim Dünya üzerindeki uygarlıklarımızın ve tüm inançlarımızın temeli Sirius kültürünün yayılmasından ibarettir. Asıl kültür ve bilgelik bu Sirius kültürünün çeşitli zamanlar içinde,çeşitli beşeri topluluklara uyarlanmış olmasıdır.Her topluluğa uyum sağlayacak bir kalıba dökülmüş bir inanç şeklinde bir cümle içine sığdırılmıştır bu kültür: Bu kültür,güneş kursu ile gösterilen,bir ve tek olan Yaradan'ı anlatır.Merkezinde Yaradan bulunan,yaratılmış olanların oluşturduğu çemberle ifade edilen bir kozmogonik anlayış(...) Kendini bu konuya adamış varlıklar, Sirius bilgilerini zaman içinde insanlara aktarmaya çalışmışlar,aktarmışlar,eğitmişlerdir.'
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQZVQwoQ6OPBm-Yi 2007-11-21T18:20:21.898Z Sirius Yıldızı - Gnoxis.com Denizlerdeki memeliler olan yunuslar ve balinaların kökeni Sirius sistemidir. Bunların beyinlerinde insanlara kıyasla farklı bir lob (epifiz bezi) vardır (...) Dünyadaki homo-sapiens (insan) türünün atalarının maddi genetik yapısındaki DNA'lar, Sirius'lülerin eseridir. Bu iş çok uzun zaman öncelerine dayanır. Yani içinde bulunduğumuz bedenlerin imalinde Siriyüsyen katkı vardır. Bedenlerimizin genetik yapısı üzerinde halen çalışmaktalar (...) Sirius'lüler bir başka boyutun varlıklarıdır. Sirius'lü rehberler Dünya insanlığının tekamülünde, uyanmasında, rol almışlardır. Sirius'lü rehberler insanların tekamül etmesi, şuurlanması için insanların fiziksel bedenlerinin yanısıra, esiri(etherik),astral,mantal ve ışıksal bedenlerinin üzerinde de çalışırlar. Üç boyutlu alem üzerinde beş duyumuzla algılayamayacağımız süptil yollarla, üst boyutlarda ise kavrayamayacağımız daha doğrudan yollarla çalışırlar. Sirius'lüler üç boyutlu bir objenin hem içini,hem dışını, hem de üst boyuttaki yansımasını aynı anda görebilirler. Onların boyutuna ancak şuur hallerimiz sırasında,yani şuur kısmımızla nüfuz edebiliriz(...)Sirius'lüler bu devrede Dünya'da ancak, Dünya insanlığının tekamülünde özel bir vazife sözkonusu olduğu zaman enkarne olurlar. Sirius galaktik federasyonla ilişki halindedir.'
    Lori Tostado
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQp6QgoQ343oov8i 2008-02-07T14:43:36.356Z epifiz bezi yunanca'da "pneal gland". beynin tam ortasında bir bölgede bulur, uyku ve uyanıklığı düzenlemede çok önemli bir role sahiptir. melatonin hormonu salgılar, bu madde gün içinde farklı zamanlara göre beyinde azalıp çoğalır, beyindeki seviyesi arttığında ardından uyku gelir. - metecantekin@gmail.com - NDQZVQwoQq-7vov8i 2008-02-07T14:45:55.814Z EPİFİZ BEZİ VE GÖREVLERİ gençbilim ödev tez makale ücretsiz bitirme tezi Çocukluk çağında az salgılanırsa cücelik, çok
    salgılanırsa devlik görülür. Yetişkinlerde çok salgılanırsa el, ayak,
    çene ve burun kemikleri büyür. Vücudun su dengesinin ve kan basıncının kontrolünden sorumludur. Diğer bezlerin (tiroit, böbrek
    üstü bezi...) çalışmasını kontrol eder. Dokuz yaşından sonra işlevini kaybetmeye başlar. Melatonin denen salgının ne işe yaradığı henüz bilinemiyor.
    epifiz
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSdwQwoQ1JGto_8i 2008-02-07T15:02:27.338Z ::::Ruh ve Beden Arasında Bir Köprü Epifiz:::...


    Ruh ve Beden Arasında Bir Köprü Epifiz


    İnsanın maddî ile mânevî varlığı arasındaki bütünlüğün, tevhid hakikatine uygun bir çerçevede yorumlanması, zaman zaman ilmî ve felsefî yaklaşımlarca problemli bulunmuştur. Bazı bilim adamları, insanın materyalist ve pozitivist zeminde, biyolojik boyutuyla ele alınıp, ruhuna ait bütün görüntülerinin inkâr edilebileceği veya sadece madde ile açıklanabileceği düşüncesindedir. Bunların tam zıt ucunda yer alanlar ise; dini ve mânevîyatı koruma adına her şeyi mânâya ve ruha bağlarken, Allah’ın icraatına birer perde olarak yaratılmış maddeyi, sebepleri, eşyanın hakikatini ve mekanizmaları bütünüyle reddetme gibi bir duruma düşme tehlikesindedirler.
    Bu durumda birinci husus; ifrat ve tefrite düşmeden, insan bedeni ile ruhunun birbirine temas ve tesir noktalarının iyi tespit edilmesi, fizyolojik ve biyo-kimyevî mekanizmaların -sebep olsalar bile- birer hakikatlerinin olduğunun bilinmesidir. İkinci önemli husus ise; fizyolojik ve biyo-kimyevî süreçlerin, imtihan sırrı gereği Allah’ın ilim ve kudretine birer perde olduğunun aslâ unutulmamasıdır. “İnsan denen meçhul”ün; ruh, nefis ve beden üçlüsünün, karşılıklı münasebet içinde gerçekleşen bir sistem olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Ayrıca bilimlerdeki parçalanmışlık ve uzmanlığın parçacı bakışı sebebiyle, insanın ilâhî tecellilere mazhar aşkın boyutunun göz ardı edildiği bilinmelidir.
    Ruhun biyolojik mekanizmaları kullanmasında irtibat noktası olarak iş gören organların başında, beynimize yerleştirilmiş olan epifiz bezi gelir. Evrimciler tarafından “sürüngen atalarımızdan kalan körelmiş bir organ” olarak tarif edilen bu küçük organcığın ne kadar mükemmel vazifeler gördüğü son 30 yıl içinde anlaşılabilmiştir. Sürüngenlerde ve kuşlarda epifiz bezi, başın tam ortasında, derinin hemen altında bulunduğundan, güneş ışınlarının tesirine çok daha açıktır. Bu konumu araştırıldığında; epifiz bezinin güneş ışığının yoğunluğuna bağlı olarak sürüngenlerde gündüz ve gece biyo-ritimlerinin düzenlenmesinde rol oynadığı görülecektir. İki gözün arasında bulunduğu için epifize üçüncü göz de denmektedir. İnsan dışındaki memeli ve omurgalılarda ışık alıcısı olarak iş gören bu yapı, biyolojik saatin ana merkezi olarak hazırlanmıştır.
    İlk defa Descartes tarafından ruh ile bedenin irtibat noktası olarak tarif edilen epifizin, ruh-zihin-beden üçlüsünden oluşan insan alt sistemlerinin kavşak noktasını oluşturduğu, hormonların kontrol edilmesinde vazifelendirilmiş komutan mesabesinde bir salgı bezi olduğu hususundaki deliller giderek artmaktadır. Günümüzde kritik bir içsalgı bezi olarak kabul edilen epifizden salınan melatonin, pinolin ve dimetiltriptamin (DMT) gibi nöro-hormonlar üzerinde yoğun araştırmalar yapılmaktadır. DMT; insanda mistik zevk ve halleri, metafizikî âleme geçişi tetikler. Meselâ, çeşitli bitkilerin tohum ve meyvelerindeki DMT molekülü, yiyecek veya içecek olarak vücuda alındığında, epifizden salgılanan fıtrî DMT molekülüne benzer tesirlere yol açar. Pinolinin yapı bakımından benzeri, üzerlik bitkisinin (Peganum harmala) tohumlarında bulunan harmin ve harmalindir. Epifiz bezinden salgılanan DMT ve 5-MeO-DMT isimli moleküllerin aynısı başka bitkilerde de bulunur. Nispeten fazla DMT ihtiva eden bitkilere, Phalaris aruninacea, Psychotria spp., Phalaris spp., Acacia spp., Arundo donax, Desmanthus illinoiensis, örnek verilebilir. Bilhassa Phalaris aruninacea isimli otsu bitki, DMT ve türevleri bakımından çok zengindir.
    Memelilerde ve insanda, epifizden salgılatılan melatonin, uyku için gözlerin kapanmasını tetikleyen hâdiselerin düzenlenmesinde rol alır. Epifiz, geceleyin veya karanlıkta aktif hale geçer. Epifiz bezinin aktivasyonu, ışık vasıtasıyla düzenlenir. Gözün ışığa hassas olan retina tabakası ile hipotalamus arasında bir sinir bağlantısı vardır. Gözden giren ışık ve karanlık hakkındaki bilgiler, hipotalamusun suprakiazmatik çekirdek denen bölgesine taşınır. Buradan da, hususî bir sinir bağlantısıyla ışık ve karanlık seviyeleri hakkındaki elektrikî mesajlar epifize ulaşır. Bu mesajların değerlendirilmesinden sonra melatonin sentezi düzenlenir. Ayrıca retinada da melatonin ve pinolin üreten hücrelerin varlığına dair tespitler vardır.
    Epifiz ve hipofiz bezi, böbreklerden sonra kan dolaşımının ve damarlaşmanın en yoğun olduğu organlardır. Böbrek üstü, hipofiz, tiroid ve paratiroid bezleri, aktif veya stres altında ise, epifizden melatonin salınarak, vücudu uykuya sevk eder. Sonuçta bu organların sakinleşmesi sağlanır. Araştırmalar göstermiştir ki, epifiz bezinin aktivasyonunu sağlayan faaliyetlere önem verilirse, yaşlanma, kanser, bunama, stres ve hipertansiyona karşı fıtrî bir korunma sağlanmaktadır. Melatonin ve pinolin, şuursuz birer molekül olmalarına rağmen, emr-i ilâhî ile immün ve sinir sisteminin düzenlenmesinde rol almaktadır. Antioksidan, antistres ve antikanser hususiyetlerle donatılan bu moleküller, kişinin kuvvet ve enerjisini yeniden toplamasına, tiroid hormonlarının salınması için uyarılmasına, yaşlanmanın geciktirilmesine, parkinson ve alzheimer hastalıklarından korunmaya vesile nörohormonlardır.
    Epifiz bezine, uyku düzenlenmesi ile ilgili mekanizmalarda rol verilmesinin yanında, insanın geceleyin metafizik dünyaya daha açık hâle gelmesinde de vazife verildiği gösterilmiştir. Gündüz veya ışıkta, epifiz bezi aktivitesi oldukça düşüktür. Dolayısıyla insan bedeni, mânevî âlemlere açıklık noktasından tam olması gereken seviyede değildir. İnsanın ışığa ve gün uzunluğuna bağlı biyolojik ritimlerini düzenlemede iş gören epifizden salınan nörohormonlar, insanın biyolojik sistemini ışık yokluğunda (geceleyin), mânevî âlemlerle irtibata açık hâle dönüştürür. Işıkta (gündüz) ise, maddî dünyaya daha çok açık hale getirir. Bu çerçevede “gündüzün çalışma, gecenin de istirahat için hazırlandığını” belirten âyet çok mânâlıdır.
    Epifizin, gece saat üç civarında maksimum aktiviteye ulaşmasıyla insanın mânâ âlemlerine açıklık ve yatkınlık kazanması arasında enteresan bir paralellik bulunmuştur. Bu açıdan geceler ve seher vakitleri, ruh-zihin-beden sisteminde, ruhun bedenin tesirinde daha az kaldığı ve seyahatinin daha kolay olduğu zaman dilimleridir. Bediüzzaman’ın: “Âlem-i şehâdet (görünen, maddî âlem), âlem-i gayb (görünmeyen, mânevî âlemler) üstünde tenteneli bir perdedir.” ifadesi de, bu noktada oldukça mânâlıdır.
    Gecenin sonuna doğru kişi uyandığında, epifiz, maksimum seviyede aktiftir. Burada enterasan olan husus, insanın mistik ve ruhanî tecrübelere hazırlanmasında sebep olarak epifizden salgılanan pinolin, DMT, 5-MeO-DMT gibi moleküllerin, imtihan sırrından dolayı insanın uykusunu getiren melatonin ile eş zamanlı salgılanmalarıdır. Bu yüzden bedenin ruhanî âlemlere açık hâle gelmesinde iş gören bu moleküller vasıtasıyla hazırlanan alt yapıyı kullanabilmek için kişinin uykusunu yenebilmesi gerekmektedir. İnsan erken yatarsa gecenin üçte birlik diliminden sonra kolayca kalkabilir ve bedeninin mânevîyâta açık olduğu bir saatte ibadet yapma şansı elde edebilir. Böylece maddî hayatın dar kalıplarından çıkıp, kalb ve ruhun hayat derecelerinde yaşaması da kolaylaşır. Peygamberimiz’in (sas), yatsı namazını vaktinde kılıp uykuya çekilmesi, gecenin ilerleyen vakitlerinde kalkıp ibadet etmesi ve ümmetine de bunu tavsiye etmesi durumu, bedende epifize gördürülen roller açısından incelendiğinde, O’nun (sas), emir ve tavsiyelerinin insan tabiatıyla tam bir âhenk içinde olduğu görülecektir.
    Madde ile mânâ arasında köprü görevi gören bu moleküller ve tesirleri arasında, sebep-netice münasebetinden ziyade, iktiran diyebileceğimiz iki şeyin bir arada gerçekleşmesi (eşzamanlılığı) söz konusudur. Açarsak, epifiz hormonları kişinin biyolojik sisteminin mânâ âlemlerinde seyahate veya oradan gelecek esintileri almaya hazır hâle gelmesinde, imtihan sırrı gereği, bir sebep olarak kullanılmaktadır. Diğer yandan kişinin metafizik âlemlerle münasebete hazır hâle gelmesi, iki yanı keskin bir kılıç gibidir. Kişi bu durumda tevbe, istiğfar, dua ve ibadetlerle, kendini meşgul etmezse, habis ruhların, şeytanların ve cinlerin müdahalesine açık hâle de gelebilir.
    DMT molekülünün, ruhanî âlemlerle irtibata ve metafizikî hâlleri bedende hissetmeye vesile olduğu dikkate alınırsa, cinlerin ve ruhanîlerin de insan bedeni üzerindeki tesirlerini ortaya koymada, Allah’ın icraatına bir perde olarak benzer nörohormonların sentezini veya salgılanmasını kullandıkları söylenebilir. Nitekim, Amazon yerlilerinin dinî âyinlerinde kullandıkları “Ayahuasca” isimli içecekte, üzerlik bitkisinin tohumlarındaki harmin ve harmalin ile insanda mistik zevkler ve halleri tetikleyen DMT molekülü bulunur. DMT, hem epifizden salgılanır, hem de çeşitli bitkilerin tohum ve meyveleri alındığında vücutta tesirlerini gösterir. Bunları içen kişiler, ruhanî âlemlerle iletişime geçmektedir. Başka birileri, insanın bu biyolojik yatkınlığını kullanarak, zihinleri kontrol edebilir, idrâk ve şuur seviyelerini değiştirebilir. Meselâ kişiye, 1 gram üzerlik (Peganum harmala) tohumu çiğnetilirse veya bunun tütsüsü o kişiye yapılırsa, serotonini parçalayan monoamin oksidaz enzimi engellenir. Böylelikle serotoninin parçalanması durdurulurken, DMT sentezi uyarılır. Kişi trans haline geçer.
    Epifizin işleyişine tesir eden faktörler, anormal gündüz-gece ritimleri (uçakla kıtalararası seyahatte olduğu gibi), ışık şiddeti ve süresi, radyasyon, manyetik alanlar, beslenme bozuklukları, günlük stres seviyeleri ve sıcaklıktır. Ayrıca deniz seviyesinden yüksekliğe bağlı olarak epifiz aktivite seviyesinde de dikkate değer farklılıklar tespit edilmiştir. Deniz seviyesinde en düşük, dağların zirvesinde en yüksek seviyeye çıkan epifizin bu özelliğini en çok bazı ibadethanelerin ve inziva yerlerinin seçilişinde görmekteyiz. Peygamber Efendimiz’in (sas) dağda bulunan Hira Mağarası’nda, Bediüzzaman Hazretleri’nin yüksek dağlarda inzivaya çekilmesi, eski Hristiyan manastırlarının yüksek dağlarda yapılması ve birçok evliyanın dağlık bölgelerde yetişmesinin hikmetlerinden birisi epifizin bu durumu ile alâkalı gibi görünmektedir. Nitekim “ışık terörü” olarak isimlendirilen vakada, aşırı parlak ve bol ışıkla aydınlatmanın yapıldığı yerlerde epifizin sağlıklı işleyişi bozulmaktadır. Bu da başta uykusuzluğa ve bunun neticesinde kronik stres ve bağışıklık sistemi zâfiyetlerine sebep olmaktadır.
    Diğer beyin yapılarına benzer şekilde epifiz, ilâçlı veya ilâçsız uyarılabilmektedir. Son yıllarda kullanılmakta olan fiziko-kimyevî yapıdaki ilâçların tesirlerinin üçte birinin tamamen kişinin o ilâç vesilesiyle şifa bulacağına inanmasına, Allah’ın Şâfî ismine inanıp güvenmesine, ümit ve moralini yüksek tutmasına bağlı olduğu gösterilmiştir. Bu yüzden kişi, yaptığı dualar, ibadetler, yakarışlar, inzivaya çekilmeler, telkinler yoluyla da epifizdeki nörohormonların sentezinin artmasına yol açabilmektedir. Epifiz bezinden üretilen moleküller, uygun enzimlerin varlığında serotonine de dönüşebilmektedir. Nitekim, kişi zikir ve ibadetlerini düzenli olarak yaptığında, epifiz bezini daha çok serotonin üretecek şekilde de uyarabileceği belirtilmektedir. Günümüzde problemlerin yaklaşık % 75’lik kısmı, mânevî tatmin eksikliğine dayanan stres ve depresyonla alâkalıdır. Melatonin seviyelerinde ve sentezinde azalma olmadığı sürece, stresle ilgili problemler de çok az ortaya çıkmaktadır. İnanan ve ibadet eden kişilerde bunamaya pek rastlanmamaktadır. Kişinin sevgi üzerinde olması; ümit, aşk, şevk, inanma kuşağında yaşaması, epifiz faaliyetinde azalmayı önleyici bir sosyal hayat tarzıdır. Yapılan araştırmalar, mistik tecrübelerin ve zikirlerin, bir arada yapılan dinî sohbetlerin, bağışıklık sistemine olumlu tesir ettiğini göstermektedir.1

    Çocuklarda epifizin rolü
    Doğumda, annede ve bebekte DMT sentezinin yüksek seviyede sentezi ile gerçekleştirilen bir trans ve mutluluk hâli söz konusudur. Bu molekül seviyesine bağlı olarak anne hem doğum sancısına daha rahat katlanır, hem de bebek çok fazla uyur. Araştırmalar bebeğin dünyaya geldiğinde, beyin omurilik sıvısında çok fazla miktarda 5-MeO-DMT bulunduğunu göstermektedir. Bebeklik ve çocukluk döneminde beyin % 40 daha aktiftir. Buna bağlı olarak öğrenmeye ve diğer âlemlerle iletişime de daha açıktır. Epifiz bezi, başlangıçta çocuklarda büyük iken, büluğ çağına girildiğinde oldukça küçülür. Dolayısıyla melatonin hormonu, çocuklarda oldukça yüksektir ve onların büluğ çağına girmelerini baskılar. Büyük ölçüde onların masumiyetine katkıda bulunur. Epifiz bezinin çocuklarda büyük ve aktif olması, bu bezden salgılanan melatonin, pinolin, DMT ve 5-MeO-DMT gibi insan zihnini mânevî ve ruhanî âlemlere açık hale getiren moleküllerin de, erginlere nazaran onlarda daha fazla olduğunu gösterir. Belki de bu yüzden çocukların beyin-zihin sistemlerinin ruhanî ve metafizikî âlemlere açıklık oranı, bu moleküllerin sentez miktarına bağlı olarak yüksek olmaktadır. Eğer bu gerçekten böyle ise, o zaman çocukların, bazı mânevî varlıkları niçin kolayca görebilirken, erişkinlerin cinleri ve ruhanileri her zaman görememelerinin ilmi hikmeti de anlaşılabilir. Çünkü zihin-beyin sistemini ruhanî ve mânevî âlemlere açık hale getiren moleküllerin sentezi, çocuklarda oldukça yüksek iken, bu normal şartlarda erişkinlerde oldukça düşüktür. İnsanlar buluğ çağına girdiklerinde ve damarlarında şehvet dolaşmaya başladığında, epifiz bezi faaliyetini yavaşlatmaya ve küçülmeye başlar. Diğer âlemlerle olan iletişim açıklığı oldukça azalır. Zaten günümüzde alınan eğitim, yenen gıdalar ve hayat tarzı da, insanın mânevî hayatını köreltici fonksiyon görmektedir.

    Dr. Selim AYDIN
    İstanbul - 17.08.2005
    http://sufizmveinsan.com

    Kaynaklar
    1. Roberts TB. Do entheogen-induced mystical experiences boost the immune system? Psychedelics, peak experiences, and wellness. Adv Mind Body Med 15:139-47
    2. Rick Strassman,(2001)DMT: The Spirit Molecule : A Doctor's Revolutionary Research into the Biology of Near-Death and Mystical Experiences ISBN 0-89281-927-8 Park Street Press 384 pages, http://www.rickstrassman.com
    3. Strassman, R. J.: "The Pineal Gland: Current Evidence for its Role in Consciousness", Psychedelic Monographs and Essays, Volume 5 (1991), pp. 167-205.
    4- Eakin, Ralph Emerson, The Third Eye. Berkeley: University of California Press, 1973.
    5. Brownstein, M. and Axelrod, J., "Pineal Gland: 24 Hour Rhythm in Norepinephrine Turnover", Science (April 12, 1974) pp. 163-5.
    6. Axelrod, J. and Romero, J.A., "Pineal B-Adrenergic Receptor, DiurnalVariation in Sensitivity", Science (June 28, 1974) pp. 1169-74.


    - metecantekin@gmail.com
    - NDQp6QgoQ0oLpov8i 2008-02-07T14:44:04.614Z Epifiz - Vikipedi Beyinin arka ucunda, mercimek tanesi büyüklüğünde bir bezdir. Epifiz başlangıçta ışık duyumlu iki organ iken sonradan tek kalmıştır. Omurgalıların bir çoğunda silik bir retina yapısında iken, Memelilerde ise salt bir salgı yapısındadır. Sinir lifleri ile hebenula Kavşağına bağlı olan ve epifiz hücrelerinden oluşmuş epifiz bezi Melatonin ve özellikle seratonin gibi biyojen aminler salgılarlar. Epifiz bezleri salgıladığı hormon ile eşey bezlerinin vaktinden önce gelişmesini engeller.Uyku ve uyanıklık periyodunu ayarlar. Dokuz yaşından sonra işlevini kaybetmeye başlar. Melatonin denen salgının ne işe yaradığı henüz bilinemiyor.
    epifiz
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSW6QwoQi5_CmOYi 2007-11-21T16:36:08.067Z Frankenstein (roman) - Vikipedi

    Frankenstein ya da Modern Prometheus, Mary Shelley'nin 1818'de yazdığı en ünlü romanıdır. Birçok kez sinema ve tiyatroya uyarlannmıştır.

    Felsefi bir roman olan Frankenstein, daha çok korku romanı olarak hatırlanır. Öyle ki, kitabı okumayıp filmini seyretmeyenler için bile Frankenstein adı bir korku unsuru olmuştur. Gerçekte Frankenstein korku veren roman kahramanı değil. Roman toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsü aslında. Romanın kahramanı Dr. Frankenstein hastalıklara son verebilmek için insanı yeniden yaratmayı, böylelikle de ölümsüzlüğe ulaşmayı istemektedir. Deneyleri sonucunda Frankenstein diye bildiğimiz ucubeyi yaratır ama ondan memnun kalmaz ve kaçar. Yaratık ise kendisini yaratanı tanıyordur ve neden insanların ondan korkup kaçtıklarını bilmiyordur, babasını (Dr.Frankenstein) bulup, ondan hesap sormak ister. Yüreği müşfik, mizacı yumuşak da olsa görenlerde korku uyandırdığı için toplumdan tecrit edilir .Frankensteın bir aileyi izlemeye başlar.Ailedeki fertlerin birbirlerine karşı duyduğu sevgiyi görür ve kendisini yalnız hisseder.Babasından(Dr.Frankenstein)bir eş ister ama Dr.Frankenstein onun duygularını önemsemez.Yalnızlığı arttıkça acımasızlaşır ve kendisini yaratandan korkunç bir şekilde öc almaya girişir.

    Yaratıcısı Dr. Frankenstein, bilimsel kibrinin, Tanrı'nın yerine geçmeye arzusunun, kadının rolüne soyunmak ve canlı bir varlık "doğurmak" istemesinin bedelini ödeyecektir. Ucube ve yaratıcısının Mont Blanc'ın gölgesinde karşı karşıya gelmeleri ve kutbun ıssız ve vahşi arazilerinde birbirini kovalamaları, bir karabasanın sarsıcı etkisi içinde anlatılır.

    Yaratığın, tanrısına başkaldırmasını işleyen romanda, Mary Shelley'de tanrıya yaşadığı mutsuzlukların sebebini sormaktadır. Annesinin ölümüne sebep olmasının acısı (annesi onu doğururken ölmüştü), mutsuz ve yalnız çocukluğu, sorunlu eşi, ölen çocukları nedeniyle, yaratığı kahraman aracılığıyla tanrıya başkaldırır: -"madem beni sevmeyecektin, beni neden yarattın?"

    Mary Shelley, kendi duygularının derinliklerinden çekip çıkardığı bir duyarlılıkla, yorgun Gotik dehşete yepyeni bir soluk kazandırmış, bu sürükleyici ve ürpertici felsefi roman klasiğini yaratmıştır.

    Mary Shelley's Frankenstein
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSe5QgoQs4vWmOYi 2007-11-21T16:41:03.193Z Mary Shelley - Vikipedi

    Mary Wollstonecraft Godwin Shelley (d. 30 Ağustos 1797 - ö. 1 Şubat 1851), yazdığı romanlarla ünlü İngiliz yazar.

    1797 yılında Londra'da doğdu. Babası William Godwin, radikal siyasal görüşleriyle tanınan bir yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili bir kadın hakları savunucusuydu. Annesi doğumu sırasında ölünce, babası tarafından büyütüldü ve doğal olarak ondan ve arkadaş çevresinden oldukça etkilendi. Bu şartlar altında edebiyat ve felsefe'nin başlıca ilgi alanları olması kaçınılmazdı. Çocukluğunun büyük bölümünü kitap okuyarak, hikayeler yazarak geçiren Mary 1814'de, dönemin en gözde romantik şairlerinden Percy Bysshe Shelley'e aşık oldu. Percy Shelley'in evli olması nedeniyle İsviçre'ye kaçmak zorunda kaldıklarında Mary henüz 17 yaşındaydı. Babası William Godwin bu ilişkiye karşı çıktı. İki sevgili, Percy'nin eşinin 1816'da ölümünden sonra Londra'ya dönüp evlenebildiler. Ardından İtalya'ya yerleştiler.

    Frankenstein'in düşüncesi; Mary'de, 1816 yazında yarı uyanık olarak gördüğü bir kabus sebebiyle oluştu ve hikayeyi geliştirmesi için eşi tarafından desteklendi. Frankenstein ya da Modern Prometheus 1818 başlarında yayımlandı. Romanın doğuşunda, İngiltere'deki sanayi devrimi'nin, Locke ve Hobbes gibi düşünürlerin etkisini de görmek mümkündür.1822 yılında eşini bir tekne kazasında kaybeden Mary, Londra'ya döndü ve 1851 yılında ölünceye kadar profesyonel yazarlık yaptı.

    Frankenstein; kuşaktan kuşağa bir korku klasiği olarak aktarılsa da, öyküde doğrudan korkuya yapılan bir gönderme yoktur aslında. Katil, canavar denilen yaratık ve yaratıcısı Dr. Frankenstein kurbandır aslında. Modern çağa ve rasyonel aklın egemenliğine karşı romantik başkaldırının metaforudur onlar. Yani toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsüdür.

    Daha çok Frankenstein ile anılan Mary Shelley ayrıca, Lodore, Falkner ( 1837 ), Perkin Warbeck ve insanlığın yavaş yavaş yok oluşunu inceleyen ve 1826 da yayımlanan futurist bir roman olan The Last Man'in de yazarıdır.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQZVQwoQ58bUmeYi 2007-11-21T17:15:35.646Z Thomas Hobbes - Vikipedi

    , (5 Nisan 1588 - 4 Aralık 1679) ingiliz felsefecisidir. 1651 tarihli Leviathan adlı çalışması, batı siyaset felsefesinin izleyeceği yolu çizmiş ve başucu eseri olmuştur.

    Bugün bir siyaset felsefecisi olarak tanınsa da, tarih, geometri, etik, genel felsefe gibi pek çok alanla ilgilenmiştir.

    Yaşamı, Düşüncesi ve Eserleri [değiştir]

    Thomas Hobbes, var olan her şeyin fizik madde olduğunu ve her şeyin maddenin hareketiyle açıklanabileceğini öne sürmüştür. Belli bir sınıfa alınması güç olan bir filozof Thomas Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume gibi bir empiriktir ve onlara benzemeksizin matematik yöntemin hayranıdır. Yalnız matematikte değil, onun uygulamalarıyla da ilgilenmiştir. Genelde Bacon’dan çok, Galilei’den esinlenmiştir.

    Hobbes, 15 yaşındayken Oxford’a gitmiş ve orada skolastik mantık ve Aristoteles felsefesi öğrenmiştir. 22 yaşındayken Lord Hardwick’in eğiticisi olmuş, ve 1610 yılında onunla büyük bir gezi yapmıştır. Çok etkilendiği Galilei ve Kepler üzerinde çalışmaya başlaması da bu tarihlere rastlamaktadır.

    İtalya’da, Galilei’yi ziyaret etmiş, sonra İngiltere’ye dönmüştür. Uzun parlamento 1640’da toplandığı ve Laud’la Strafford Londra Kulesi’ne hapsedildiğinde Hobbes dehşete kapılıp Fransa’ya kaçmış ve 11 yıl boyunca dönmemiştir.

    Hobbes'un en ünlü eseri olanLeviathan' ın kapağı

    Bir süre için (1646-1648) Hobbes, geleceğin II. Charles’ına matematik öğretmiştir. Bununla birlikte Leviathan’ı yayımlanınca (1651), kitabın etkisi ani ve büyük olmuştur.

    II. Charles'ın 1660'ta tahta geçerek monarşiyi yeniden kurması Hobbes'a bir kez daha öne çıkma olanağı sağlamıştır. Piskoposlar ve adalet bakanı saraya alınmasına tepki gösterdilerse de, Hobbes'un kıvrak zekâsından ve nüktelerinden hoşlanan kral ona yılda 100 sterlin maaş bağlamış ve portresini saraydaki galeriye astırmıştır. Avam Kamarası'nın 1666'da dine saygısızlığa ve ateizme karşı hazırladığı yasa tasarısı ise Hobbes'u güç duruma düşürmüştür. Yasa tasarısının gönderildiği komiteye Leviathan'ı da incelemeye alma talimatının verilmesi üzerine 80'ine yaklaşan Hobbes tehlikeli gördüğü yazılarını yakmıştır. Leviathan adlı yapıtın rasyonalist ve seküler ruhu mültecilerin çoğunun canını sıkmış ve hem Anglikanları hem de Fransız Katoliklerini sinirlendirmiştir. Bu yüzden başka tercihi olmayan Hobbes gizlice Londra’ya kaçmış ve korunma için İngiliz Hükümetine başvurmuştur. Orada Cromwell’e boyun eğmiş ve her türlü siyasal çalışmadan kaçınmıştır.

    Boş zamanlarını doldurmak için, 84 yaşında, Latince ve nazım olarak kendi yaşam öyküsünü kaleme almıştır. 87 yaşında, Homeros çevrisini yayımlamıştır. Thomas Hobbes felsefede materyalizm i, etikte haz ahlakını, siyasette monarşi yi benimseyen İngiliz filozoftur. En tanınmış eseri " Leviathan " dır. Leviathan, Tevrat 'ta geçen bir canavarın adıdır ve Hobbes'ta herşeye egemen olan devletin simgesidir.

    Francis Bacon'ın ampirizm inden etkilenen Hobbes'a göre dünya mekanik hareket yasaları tarafından yönetilen cisimlerin bütünüdür. İnsan ve hayvan bu bütünün bir parçasıdır. Onların fiziksel ve ruhsal yaşamları da tümüyle mekanik hareket yasalarına bağlıdır. Bu bakımdan dünyada ruh, melek, tanrı diye bir şey yoktur. Bunlar imgelemin ürünüdür.

    Hobbes'a göre evrende töz (cevher) olarak yalnızca madde vardır. Felsefenin konusunu bu madde ve maddenin biçim almış bir durumu olan cisimler oluşturur. Cisimler de ancak gözlem ve deney yoluyla incelenir. Maddenin dışında kalanlar -tanrı, ruh gibi- ise; ilahiyata ait inanç konularıdır.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDSe5QgoQ1YbXmeYi 2007-11-21T17:16:16.113Z Deneycilik - Vikipedi

    Deneycilik, ampirizm veya empirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha (tabula rasa) gibidir.

    Deneycilik akılcılığın karşıtıdır. Akılcılığa karşıt olarak deneycilik, duyum ve deneyimle temellenen bilgileri bilgi olarak kabul etmektedir yalnızca. İnsan bilgisinin tek kaynağı deneyim ya da duyumdur buna göre. Bilginin kaynağında akılı gören rasyonalizm geleneğine karşıt olarak deneycilik her tür bilginin sonradan deneyimle, duyumlarla elde edildiğini ileri süren bir felsefi temele sahiptir.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDSW6QwoQ5bntmeYi 2007-11-21T17:22:52.670Z Deneycilik - Vikipedi
    Felsefe Konuları değiştir
    Genel Doğu felsefesi · Batı felsefesi | Felsefe tarihi: Antik · Orta Çağ · Aydınlanma ·Rönesans felsefesi ·17. yüzyıl felsefesi ·18. yüzyıl felsefesi · 19. yüzyıl felsefesi ·20. yüzyıl felsefesi
    Dallar Estetik · Etik · Epistemoloji · Mantık · Metafizik · Felsefe tarihi · Eğitim felsefesi · Coğrafya felsefesi · Tarih felsefesi · Felsefi Antropoloji · Dil felsefesi · Hukuk felsefesi · Matematik felsefesi · Zihin felsefesi · Meta-Felsefe · Fizik felsefesi · Siyaset felsefesi · Din felsefesi · Bilim felsefesi · Postmodern felsefe · Teknoloji felsefesi · Savaş felsefesi ·Tarih felsefesi
    Ekoller Analitik felsefe · Kıta felsefesi ·Batı felsefesi · Eleştirel teori · Yapısöküm · Determinizm · Diyalektik Materyalizm · Deneycilik ·Rasyonalizm ·

    Varoluşçuluk · Hegelcilik · Hermeneutik · Hümanizm · İdealizm · Mantıksal Pozitivizm · Materyalizm · Yeniplatonculuk · Nihilizm · Fenomenoloji · Platonizm · Pozitivizm · Postmodernizm · Postyapısalcı felsefe · Pragmatizm · · Görecelik · Skolastisizm · Septisizm · Stoisizm · Yapısalcılık ·Feminist eleştiri

    F E L S E F E
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSfCQwoQ3pr8meYi 2007-11-21T17:26:25.102Z Zeno'nun paradoksları - Vikipedi

    Ok Paradoksu [değiştir]

    Yaydan çıkmış, ilerleyen bir ok hayal edelim. Zaman içindeki her anda, ok belirli bir konumdadır. Eğer an belirli, tek bir nokta ise o anda okun hareket etmeye zamanı yoktur ve durağandır. Bu nedenle gelecek anların hepsinde de durağan yani hareket etmeyen şekilde olması gerektir. Böylece ok her zaman durağandır ve hareket etmez; hareket imkansızdır.bu yüzden aslında hareket de bir illüzyondur

    - metecantekin@gmail.com
    - NDRXCQwoQ6N6yxOAi 2007-11-04T02:46:32.910Z derKİ - en Kİ'li internet dergisi

    Sosyolojinin ve siyaset biliminin S'sinden anlamadan, olanca donanımsızlığını laf kalabalığıyla kamufle edip, en kolay ve en risksiz olanı, yani sığ ve ucuz bir kitle dalkavukluğunu "gazetecilik" ya da "yazarlık" sanırsa birileri, olacağı budur: Lumpenleşmenin getirdiği çirkinliklere dokunmaya cüret edenler "ırkçı", hatta "faşist" ilan edilir; sosyal bilimler literatürünün içine edip üzerine bir de tüy diken "Beyaz Türk" gibi garabet medya terimleri üretilir. Bu tartışmanın ya da "popülizm - seçkincilik" kutuplaşması haline sokulan aptalca laf ebeliklerinin, nasıl ve kimin yazısıyla başladığı hiç önemli değil. Patavatsız ve kantarın topuzunu biraz kaçırmış gibi de görünse, iyi ki o yazı yazılmış da medyanın "müthiş demokrat ve hümanist" allameleri eteklerindeki taşları dökmeye başlamış, bana sorarsanız. Hatta iyi ki o "halk plajları" açılmış; yoksa şu "ilan edilmemiş savaş"ın fark edilip gündeme geleceği yoktu bir türlü.

    Eğer olan bitenin farkındaysanız ve dikkatle izliyorsanız, süregiden tartışmanın herhangi bir "ideolojik" yönü falan olmayıp, yalnızca birbirini ısırmak için fırsat kollayan medya sakinlerinin, aniden ortaya çıkmış "bahane"ye büyük bir istek ve hevesle sarılmalarından ibaret olduğunu görürsünüz. Bu yazıları, kendileri için ve biraz da kraldan çok kralcı "sadık okurları" için yazıyorlar. O cansiperane (ve zaman zaman müthiş derecede şairane ifadelerle) savundukları "Siyah Türkler"in (diğerleri "beyaz" olduğuna göre, bunlara da böyle diyorlar herhalde) gazete falan okumadıklarını bilmeyecek kadar dünyadan bihaber olduklarını sanmıyorum. Eğer o kitlelerin okuma alışkanlığı olsaydı, bu "içleri insan sevgisiyle dolu" muhteremlerin yazdıkları gazetelerin tirajları da yetmiş milyon nüfusu olan ülkede böyle yerlerde sürünmez, "marjinal" kalmazdı.

    Ha, sahi, unuttum birden. "Yoksulluk" ve "kültürel geri bırakılmışlık" yüzünden gazete, kitap, dergi okumuyor bu insanlar. "Zulüm" altında oldukları için. Onların davranışlarından ve "yaşam kültürü"nden rahatsız olanlar da, bilindiği gibi "egemen sınıfa" mensup, kuş sütüyle beslenen ve Mauritus'ta falan tatil yapan züppe zenginler ya. Hemen durum tespitini yapmak gerekiyor: Toplumun "ezilen Siyah Türkler"i, bir eli yağda bir eli balda yaşayan ve emekçi kitleleri sömüren "Beyaz Türkler" tarafından dışlanıyor, aşağılanıyor ve küçümseniyor. İşte size "sınıfsal" tepkinizi dile getirme ve "ezilen halkın" yanında yer alma fırsatı. "Beyaz donla ve şambriyelle" denize girme özgürlüklerine dil uzatılan yoksulların yanında yer alıp, Bağdat Caddesi'nin aşağılık zenginlerine "şamar gibi" yanıtlar yazarak halkın sevgilisi olabilirsiniz.

    Pardon olamazsınız, çünkü "Siyah Türkler" yazdıklarınızı okumamış oldukları gibi, bu tartışmalardan da muhtemelen habersizdirler. O sırada, yine sizin patronlarınızın sahibi olduğu televizyon kanallarındaki dandik dizileri, dedikodu programlarını ve yarışmaları izliyorlardır çünkü. Nasıl işinize geliyor değil mi, lumpen kültürünün dört yanı sarması? Böylece o dandik yayınlarınızı gıkı çıkmadan izletecek kitleler, dağarcığı 500 sözcükten oluştuğu için "muhalefet" yapacak kadar kendini ifade edemeyen insanlar yetiştiriyor, sonra onlara sarılıp "Aslanlar, güzel insanlar, size kimse dil uzatamaz" diyorsunuz. Ne etkileyici bir "kahraman demokrat"lık!

    Türkiye, siyaset biliminin yakınından bile geçmemiş, böyle "sözde solcu"larla dolu olduğu için, sosyolojik çarpıtmalar, laf ebelikleri falan iyi iş yapıyor hâlâ. Bir anda müthiş yanılsamalarla dolu, düşsel tablolar yaratabiliyorsunuz. "Beyaz Türkler" gibi garabet bir terim atıyorsunuz ortaya sözgelimi: Ne bir "sınıfsal" dayanağı var, ne bir sosyolojik katmanı açık ve anlaşılır biçimde ifade ediyor, ne de bir kültürel profil oluşturmaya hizmet ediyor. Herkesin "Beyaz Türk" anlayışı, kendine göre, apayrı tellerden çalabiliyor ama şu "renk çağrışımı" yok mu, bir anda muazzam siyasi bir hava verebiliyor, konuşurken bu terimi kullananlara: "Vaay, Beyaz haa? Hani şu Reina'da falan eğlenenler, şampanyayı su gibi akıtanlar, gazetelerin sosyete sütununda boy gösterenler. O halde Siyah olanlar da, halkın geri kalanı."

    Ama hayır, işler bu kadar basit değil. Burada "Beyaz Türkler" etiketiyle hedef alınanlar, aslında o Reina'larda eğlenen, hiçbir halt yapmadığı halde gazetelere her gün manşet olan insanlara da aynı tepkiyi gösteren kişiller. Kimilerine göre Beyaz Türkler, "statükocu"lar, yani Türkiye'de "halka zulüm eden" Kemalist azınlık. Bir başka grup, "Beyaz Türkler" denince, kendi amansız cehaleti nedeniyle gıcık olduğu ve "entel-dantel" ifadesiyle aşağıladığı, okuyan ve bir şeylerin farkında olanları anlıyor. Yine bir diğer gruba göre, oturmasını kalkmasını, çatalı bıçağı nasıl tutacağını bilen; yerlere tükürmeyen, sokakta rastladığı kadınların karşısına geçip edep yerini sıvazlayarak bakmayan, cadde kenarına yayılıp mangal yakma alışkanlığı olmayan, bangır bangır arabesk ya da pop dinlemeyen insanların tümü, "halktan kopmuş Beyaz Türkler".

    Hiçbir ülkede, bu denli zır cahil bir medya, bu denli siyaset ve sosyolojiden habersiz "siyaset yazarları" olmaz. Şu yukarıdaki kategorizasyon örneklerini beğenmediyseniz, kendi "Beyaz Türk" kategorizasyonunuzu yapın ve bunu sosyolojik ya da siyasi, kültürel bir temele oturtun da göreyim. Ama bunu yaparken, lütfen "iktidar" ve "sosyal sınıf" eksenini de yerli yerine oturtmaya çalışın. İşin içinden çıkamayacaksınız, çıkamazsınız da zaten. "Beyaz Türkler" gibi ne idüğü belirsiz bir kavram, hiçbir siyaset teorisinde, hiçbir kültürel analizde yer bulamaz kendine: Ancak, Türk medyasında ve Türkiye popülizminde ağızlara arsız ve cahilce bir sakız olabilir.

    Terminoloji ve literatürden bihaberlik, "yaşam biçimi"yle ilgili "teknik" bir rahatsızlığı (ama aslında çok ciddi bir rahatsızlıktır bu) dile getirenlere "ırkçı", hatta "faşist" deme vahametine dek varabiliyor. Faşizmi Hitler'in SS'lerinin ya da Il Duce'nin "kara gömlekliler"inin göründüğü filmlerdeki "uniform" ambalaj parçacıklarıyla kulaktan dolma tanıyanlara, "Evladım git önce bir Dimitrov'u oku, finans-kapital nedir onu öğren, devlet biçimlerini tanı" falan denmez ki. Kazık kadar adam olmuş artık, üstelik gazetecilik yapıyor; bu saatten sonra Fromm'dan, Reich'tan söz edip, "faşizmin kitlesel yedek gücünü ve tabanını Beyaz Türkler falan değil, senin cansiperane bir çabayla kültürel kirlenmişliklerini savunduğun o lumpen kitleler oluşturur, a benim cahil çocuğum" mu diyeceksiniz? Yoksa "ırkçılık" terimini olur olmaz ağzına alanlara "Git Levi-Strauss falan oku biraz, sonra gel" mi diyeceksiniz? Haydi teorik yanını falan bir tarafa bırakalım işin, "Evladım bu ülkede gerici politikaları, baskı yasalarını, şovenizmi, savaşı, ırkçılığı aslında kimler destekliyor çeyrek yüzyıldır, git gazete arşivlerinde 1980'den bu yana olan gelişmeleri bir tara" diye tavsiye mi vereceksiniz?

    Şabalaklık, sosyoloji cehaletiyle, sınıfsal analiz yeteneğinden yoksunlukla ya da siyasi saptama kabızlığıyla da sınırlı kalmıyor. Çok güncel bir ayrıntıya indirgenmiş basit bir tartışmada, "konunun merkezi" durumundaki mekanlar ve kitlelerle ilgili de pervasız bir cehalet söz konusu. Adam Caddebostan'dan Feneryolu'na uzanan sahili, "aerobik hocalarından ders alıp hayatın tadını çıkaran zengin Beyaz Türkler'in hükümranlık alanı" sanacak kadar, yaşadığı kentten bihaber. Eğer o sahile şu son birkaç yıl içinde yaz aylarında üç beş kez gelmiş, ortalıkta kimlerin dolaştığına dikkat etmiş olsaydı, nasıl çamlar devirdiğinin de farkına varırdı.

    Caddebostan sahili, o kıyıda gördüğünüz lüks sitelerin, zengin evlerinin sakinlerinin mekânı değildi. Cebinde Bağdat Caddesi'ndeki zibidi kafelerinde bir fincan çaya üç dört milyon lira verecek parası olmayan, harçlığını ancak okula giderken gereken yol parasına ya da bir simite yetirebilen "oralı gençlerin" buluşma ve "bedava deniz havası alma" yeriydi sahil. Emekli Ahmet Amca'yla karısı Ayşe Teyze'nin (çok seversiniz ya haberlerinizde böyle adlandırmalara başvurmayı) akşamüstleri ya da sabahın erken saatlerinde yürüyüş yapma, biraz açık havanın keyfini çıkarma mekânıydı. İşinden yorgun argın dönen, sizin gazetelerinizden aldığınız maaşın yarısıyla ay başını getirmeye çalışan, her akşam "takılmayı" sevdiğiniz barlara ayda bir kez bile verecek parası olmayan sıradan insanların, akşamüstü sessiz ve huzurlu bir günbatımı izleme bölgesiydi. Evinde yaptığı börek ve kekleri, bir ağaç altına açtığı tezgâhında satarak hem deniz havası almaya, hem de üç beş kuruş kazanmaya çalışan, o sevimli yaşlı teyzelerin (rastlamış olanlarınız vardır belki) günlük keyfiydi. Ama şimdi yok böyle bir yer; herkese hayırlı uğurlu olsun. Birilerinin siyasi hamlesi ve popülist şov kaygıları yüzünden, "sahil keyfi" tarihe karışmış durumda.

    Üstelik, sizin sandığınız gibi "ulaşılmaz" ya da "Beyaz Türkler dışındakilere yasak" falan da değildi o sahil, haberiniz var mıydı bundan? Yıllardır, her isteyen gelir yürüyüşünü yapar, hatta (o denizin pisliğine rağmen) yüzmeye ve güneşlenmeye de çalışırdı. Ama birileri çıktı, "hedef gösterdi" ve medyanın da eşsiz katkılarıyla Caddebostan'dan Fenerbahçe'ye uzanan sahil, bir cehenneme dönüştü.

    Neden mi "cehennem"? Hiç o siyasi popülizm numaralarına, ucuz "yoksul halkımız" geyiklerine başvurmayın boş yere. Kimse o sahilde "sınıf ayrımcılığı" yapmaz, yapacak durumda değildir çünkü, Bağdat Caddesi'nin üst kesiminde (kuzeyinde yani) oturanların çoğu, aybaşını güçlükle getirenlerdir ve sahilin müdavimleri de onlardı. Şimdiki "akın" ise, bambaşka bir çirkinlik. Kimse kimseyi küçümseyip aşağılamıyor ey popülist cahiller: Şikayet edenler, "kendilerini korumaya" çalışıyorlar. Eğer bu yaşınıza dek öğrenemediyseniz, anlatayım size: "Plaj" demek, lumpen kültüründe "karı" demektir; "Bağdat Caddesi'nin süslü karıları orada olacak abii, hücuuum!" Yoksa yeni mi keşfedildi yani burası, üç gün önce mi dolduruldu o sahil? On beş yıldır neredeyse bugünkü haliyle oradaydı. Birileri, "oy tabanlarını" çağırıp, "Alın size armağanım" diyene kadar, sahilin tartışma konusu haline getirildiğini hatırlayan var mı?

    "Beyaz Türkler"e veryansın edenlere, yanlarına sevgililerini, karılarını alıp o plajlara gitmelerini; uzanıp sere serpe güneşlenmelerini öneriyorum. Bakalım sorun yalnızca "beyaz don ve şambriyel" miymiş, yerinde inceleyerek bir görsünler. Ama sonra bana kızmak, "Senin yüzünden başımıza gelmedik kalmadı, karakolluk olduk" demek yok. Madem "yoksulluk" yüzünden geri bıraktırılmış, "kültürsüzleştirilmiş" sevgili Siyah Türkler'in için bu denli cengaverce mücadele veriyorsun, yanındaki hanımların yedikleri laflara, üzerlerine dikilen bakışlara, göstere göstere apış arası kaşıma "jest"lerine, hatta bazı durumlarda üç beş "pandik" yemelerine hoşgörüyle yaklaşacaksın dostum. Bunları yapanları, yılmadan, bütün sevecenliğinle "bilinçlendireceksin", belki senin yanında yer alıp "devrim" yapmaya karar verirler bir gün, belli mi olur? Böylece, "kent kültürü" alan proletaryayla değil, "varoş lumpenleriyle" devrim yapan bir ülkenin büyük siyasi dehası olarak, sosyalist literatüre de ibretle adını yazdırırsın.

    Ya da belki, yaşadığın deneyimler ve gözlemlerin aklını başına getirir de, "Beyaz Türk" diye bir saçmalık olmadığını, Türkiye'de çeyrek yüzyıldır iki kesim arasında "ilan edilmemiş bir savaş" yapıldığını, medya cahillerinin de olan bitene oturdukları yerden çanak tuttuklarını fark edersin. Ha, bir de benden tüyo: Bu iki kesimden "ezici çoğunlukta" olanı, oylarıyla kendi istediğini seçtireni, kimseye aldırmadan istediği gibi davrananı, o senin "ezilmiş yoksul" kitlendir, bilgin olsun. Şimdi git marksist klasikleri bir daha oku da, literatüründeki eksikliği gider istersen diyeceğim ama, yazı yazıp kahramanlık etmek daha kolay tabii, kim uğraşır okumakla? Üstelik, "çoğunluktan yana çıkıp", çoğunluğa sığınarak gazetecilik yapmayı, sanki karşısındaki müthiş bir egemen güçle savaşıyormuş ve mücadele ediyormuş gibi göstermek de ayrı bir marifet tabii. "Türbandan yana çıkmak", "milliyetçi rüzgârlara yaltaklanmak", "lumpen bayraktarlığı yapmak", ancak bu ülkede "solculuk" ve "demokratlık" sayılır ya, artistlik yapmak ucuza geliyor hazretlere.

    "Çoğunluğa" kafa tutmayı dene de, göreyim senin delikanlı demokratlığını.

    ilan edilmemiş savaş, burak eldem
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQZVQwoQ0cCpw-Ai 2007-11-04T02:08:17.532Z fraternis kayip kitaplar gizli kardeslik masonik vaziyetler
    salı, 25 nisan 2006

    anlaşılan "fraternis" birilerinin nasırına fena basmış. son beş gün içinde farklı çevrelerden bana iletilen haberlere bakılırsa, bazı "birader"ler, değil kitabın okunması, adının anılmasından bile rahatsızlık duyuyorlar. ilginç tabii; bugüne dek basılan ve kitapçı raflarında yerini alan; mason localarını "dünyanın en kötü ve karanlık insanlarının suç örgütü" ilan etmiş, aşırı sağcı, dinci, nefret dolu "anti-masonik" kitaplara hiç aldırmıyorlar ama "fraternis" onları tedirgin ediyor. "sağa sola" haber salıp kitabın öne çıkmaması, ilgi gösterilmemesi yolunda "temennilerini" bildiriyorlar; localardaki informal sohbetler sırasında genç inisiyelere benim "zanaat" ile ilgili verileri "çarpıttığımı" söylüyorlar. neden acaba? "fraternis"in onlara tuttuğu aynadaki kendi görüntüleri vicdanlarını rahatsız ettiği için mi, yoksa kitabın localardaki genç masonların "kafalarını karıştırmasından" korktuklarından mı?

    doğrusu bunları pek de umursadığımı söyleyemeyeceğim. ama yine de o "üstat kişi"lere sormak lazım, "kitap niçin bu kadar keyfinizi kaçırdı beyler?" diye. on yedinci yüzyılın devrimci ve idealist örgütünü, bugünün grotesk görüntülü "kiraz ve karpuz sevenler cemiyeti" haline ben mi getirdim yoksa? varlığı ve işlevi, binlerce yıllık "eşitlik, özgürlük, kardeşlik" ülküsünü yaşama geçirmek olan; bu uğurda binlerce dürüst insanın kellesini kaybettiği, gizli bir misyon örgütlenmesini, egemen düzenle uzlaşmış protestan ahlâkı savunucusu, tuzukuru vaizler birliğine dönüştüren ben miyim? devrimciliği teslimiyetçilikle; dayanışmayı yapmacık bir "hayırseverlikle"; paylaşımcılığı "dul kadının cukkasıyla" ben mi değiştirdim? yoksa bazı şeyleri çok daha eskilerdeki bazı büyük "kahraman"larınızda, sözgelimi iki ara bir derede locaya inisiye ettiğiniz oliver cromwell'da ya da gül-haç fantezilerinin "pamuk elli" okültisti elias ashmole'da falan mı aramanız gerekiyor? "fraternis" durduk yerde bunları sizin gözünüze soktuğu için mi rahatsızlık duyuyorsunuz?

    "bizim sibyl kültüyle hiçbir bağlantımız yok, bunlar fantezidir" diyormuşsunuz. eh, gerçekten de fiilen en az iki yüz yıldır o kültürle bağlarınızı bütünüyle kopardınız ve idealin gerçek sahibi olan kadınları dışlayarak bir "erkekler kulübü" kabuğu ördünüz kendinize. keşke her şey bu kadarla kalsaydı; o zaman yalnızca işin içine bir tür "cinsiyet ayrımcılığı"nın sızdığından yakınır, eleştirilerimizi o noktaya yönlendirirdik ki, bu da "tedavisi mümkün" bir hastalığa işaret ederdi. ama ne yazık ki bugün abd'de, ingiltere'de, kanada'da ve daha birçok ülkede presbiteryen ve evangelist "birader"lerinizin boy gösterdiği localarınız, "umutsuz vaka" konumunda beyler; çünkü sizin büyük büyük dedeleriniz iki yüz yıl kadar önce, yalnızca kadınlara değil, idealin çekirdeğindeki en temel ilkelere bile gözünü kırpmadan ihanet etti.

    "ana tanrıça ile masonluğun ilişkisi yoktur, biz yalnızca tektanrılı büyük dinleri kabul ederiz" buyuruyormuşsunuz, size bu işin aslını astarını soran genç birader'lerinize. eğer son iki yüz yıl içindeki durumdan söz ediyorsanız, doğrudur, "fraternis" de bunu anlatıyor zaten: ilkelerinizi sınıfsal hegemonya güdüleriyle nasıl rafa kaldırıp judeo-hıristiyan inançları kendi lehinize kullanmak istediğinizden söz edip, o muhteşem u-dönüşünüzün bir panoramasını çıkarıyor. (üstelik yeni bir şey de değil; bunları zamanında engels de söylemişti.) yok eğer ta fransız devrimi'nin sıcak günlerine dek bir biçimde ayakta kalmayı başaran o en eski ve temel ideali hâlâ sahiplendiğiniz iddiasıyla konuşuyor ve "bizim gea'yla, tanrıça kültüyle, eşitlik ve özgürlük ülküsüyle ilgimiz yok" diyorsanız, iki seçenek söz konusu: ya sizin geleneğin tarihinden zerre kadar haberiniz yok, ya da birader'lerinizin gözlerinin içine baka baka, pervasızca yalan söylüyorsunuz. nedense, bana ikinci seçenek doğruymuş gibi geliyor.

    büyük üstat'larınızdan, fransız devrimi'nin simge ismi maximillien robespierre ne derdi acaba, bugünkü halinizi görünce, merak ediyor musunuz hiç? hani şu simgesi tanrıça olan "akıl kültü"nü kuran ve fransa'daki bütün kiliseleri lağvedip kybele'yi yeni "deist" anlayışın merkezine yerleştirmeye uğraşan büyük liderinizden söz ediyorum. devrimin sürekliliğiyle ulaşılacak yeni "altın çağ"ı simgelemek üzere, ünlü heykeltraş joseph chinard'a paris'te "génie de la republique" adıyla, frigya tanrıçası'nın heykelini yaptıran robespierre canım. yoksa engin ardıç'ın dediği gibi, "mahmutpaşa'da floş kaçakçılığıyla iştigal ederken" fransız devrimi'ni, robespierre'i falan öğrenmeye vaktiniz mi olmadı gerçekten?

    peki ya "aydınlığa bir kadının eliyle ulaştım" diyen, "onursal büyük üstat" olarak saygıyla bağrınıza bastığınız pythagoras'ı okumaya, incelemeye vaktiniz oldu mu? ilkin samos, sonra da delphi'deki sibyl'ın tedrisatından geçip, kroton'da geleneğin ilk büyük "kardeşlik örgütü"nü kuran ve güney italya'da iktidara yürüyen pythagoras'tan söz ediyorum. okulunun kapısına hermes'in bir büstünü yerleştiren ve delphi sibyl'ının mağara girişindeki "kendini bil" sloganını bir plakete yazdıran, "geometrinin babası" pythagoras. sicilya ve malta'daki, binlerce yıllık "dünya anne" tapınaklarında tefekküre dalan; düzenli aralıklarla delphi'ye gidip sibyl'a saygılarını sunan; örgütünde kadınlara özel bir değer veren; "et ve kanla beslenen kişi, dünya anne'nin ilkelerine karşı gelir" diyen ünlü vejetaryen bilge. ama tabii loca çıkışı kebapları, etleri, tavukları mideye indiren "büyük üstat"lara pythagoras iki numara büyük gelir, o ayrı mesele.

    sırf şu günkü değil, son iki yüz yıl içindeki bütün "aktivitenizle" tarihinizin "büyük ustaları"nın, mezarlarında bir o yana bir bu yana dönüp durmalarını sağlıyorsunuz. yalnızca pythagoras'tan, gracchus'tan, julianus'dan, jacques de molay'dan falan da söz etmiyorum. "pergel ve gönye" simgelerini ilk kez resmen kullanan, "the levellers" örgütünün özverili, idealist, militan lideri john lilbourne'un kemikleri sızlıyor mesela. fransa'daki en saygın locaya, başyapıtının adını vererek ("toplum sözleşmesi locası") onurlandırdığınız, devrimin esin kaynaklarından jean-jacques rousseau... despot monarşinin karşısına sözünü esirgemeden, cesaretle dikilen ve bu nedenle uzun süre bastille'de yatmak zorunda kalan voltaire; hani şu, adını sibyl'lardan (ve tabii muse'lerden) alan "dokuz kız kardeş" locasında inisiyasyonu yapılan voltaire... amerikan devrimi için kelle koltukta bütün kolonilerde mekik dokuyan, "özgürlüğün oğulları" örgütünün militan yöneticilerinden, birader paul revere... yine amerikan devrimi'nin simge isimlerinden, judeo-hıristiyan inanç sistemlerine yönelttiği keskin eleştirilerle de sivrilmiş, deist liderlerden thomas paine... özgürlüğün oğulları örgütünün kurucu çekirdeği durumundaki "sadık dokuzlar" grubunun liderlerinden, şu ünlü "boston çay partisi"ni örgütleyip, planları taverna köşelerindeki gizli loca toplantılarında hazırlayan militan gruptan, birader thomas crafts, sözgelimi... alayının kemikleri sızlıyor bugünkü halinizi gördükçe.

    sahi, "loca toplantıları" dedik. sizin atalarınız öyle şık döşenmiş, pırıl pırıl loca binalarında, gıcır önlüklerini ve mavi şeritlerini çekip, eldivenlerini giyerek "geyik toplantıları" yapmazdı çocuklar; "üstadı azam"larınızın bunları çok iyi biliyor olması lazım. saatlerce oturup protestan ahlâkı üzerine "cici çocuk" vaazları dinleyecek vakitleri de yoktu pek. kimse "şu locaya bir kapağı atayım, iş ilişkilerimde çok faydası olur" gibi köylü kurnazlıklarını da aklından geçirmezdi.

    bıçak kemikteydi çünkü; post pahalıydı, kelle koltuktaydı. bulunan her kenar köşe mekân, köhne bir taverna, şehir dışındaki terkedilmiş bir çiftlik, güvenli bir yerdeki herhangi bir birader'in evi, onlar için "loca"ydı. "lacilerini çekip", ritüelcilik oynamakla uğraşacak hali yoktu kimsenin. bir küçük hata, bir yanlış adım, sızacak bir bilgi ya da rahat davranışların vereceği bir tek küçük açık, amerika'da koloni valilerinin, fransa'da xvi. louis'nin cellatlarının, ingiltere'de i. charles'ın muhafızlarının elinde ölmek demekti. onların boş laflar ve gösterilerle işi yoktu kısacası, onlar "devrim" yapıyorlardı. 1640'ta ingiltere'de, 1776'da amerika'da, 1789'da da fransa'da.

    hani şu türk filmi repliği vardır ya, "senin annen bir melekti yavrum" diye; işte sizin atalarınız da "devrimciydi" çocuklar. eğer aralarından nüfuzlu, uyanık ve "mal mülk sahibi" olanlar, iktidarı ellerine geçirdikten sonra su koyverip, büyük bir panikle idealleri terk etmeye ve protestan keşişlerle işbirliğine gitmeye kalkmasaydı, o devrimler de "burjuva cumhuriyeti" ile falan durmayacak; beş bin yıllık "büyük anne" idealine, yani tam eşitlik, özgürlük ve paylaşıma dek yürüyecekti. ama burjuvazi bu işte, şişede durduğu gibi durmuyor.

    "fraternis", uzun bir tarihe yayılmış yol haritası üzerinden giderek, bunları anlatıyor. üstelik, her şeyi bu kadar üzerinize alınmanın da gereği yok, masonluk, fraternis'teki uzun serüvenin yalnızca son birkaç yüzyılını içermekte; çok da önemsenmiş falan değilsiniz yani. asıl önemli kısım, sizin "cemaziyülevvel"iniz. hani şu tüyleriniz diken diken olarak reddettiğiniz, "ana tanrıça" kültü, sibyl geleneği ve evrensel "altın çağ" ideali.

    "sibylline kitapları'nın bizle ilgisi yoktur" demiş üstat kişi'lerinizden biri. haberi olsa şaşardım zaten. o muhafazakâr, uzlaşmacı, burjuva örgütü yapısı içinde gelenek öyle dumura uğramış ki, inisiyasyon töreninde sunağın üzerine yerleştirilenin, ezelden beri büyük dinlerin kutsal kitapları olduğunu sanıyor o bilgili üstatlarınız. pythagoras da beş yıllık "sessizlik dönemi"ni geride bırakan inisiye adayının önüne incil mi koyuyordu dersiniz, sayın "worshipful master"? olur ya, hıristiyanlık doğmadan altı yüz yıl önce, bütün bunlar malum olmuştur belki kroton bilgelerine. roma'daki "decemviri" üyeleri neyin üzerine yemin ediyordu peki? imparator "dönek julianus", kurmaylarına kitabı mukaddes'ten pasajlar mı okuyordu? kilise'yle amansız bir mücadeleye giren cathar'ların "kusursuz"ları, bildiğimiz incil'i mi gözlerinden bile sakınarak saklıyorlardı sizce?

    sahi, ikinci derece ritüelinizdeki şifreniz "shibbolet", eski ahit'in yargıçlar kitabına mı gönderme yapar, yoksa eleusys mitleri ve demeter mi vardır ardında? "üstat mason" şifresi "maa ha bune" nedir peki? "her şeyi gören göz" olmasın sakın? hani piramidin tepesinde ışıldayıp, güneş formundaki tanrıça hathor'u simgeleyen, ünlü "ra'nın gözü"?

    bir de, engin ardıç da geçenlerde köşesinde sormuştu gerçi ya, biraz daha farklı biçimde ben de yineleyeyim: sibylline kitapları'nda da anlatılan şu phaethon mitindeki iki parlak ve iri "göksel olgu" nedir acaba, hani şu boğa burcu'nun hemen üzerinde beliriverenler? "üstadı azam"larınız hiç söz ettiler mi size? haydi biz hasbelkader, birinin "marduk" olduğunu çözdük ya, ikincisi neyin nesidir? belki siz biliyorsunuzdur dedim de.

    yoksa siz "zanaat"ın babasının "hiram usta" olduğu; işin içine eski mısır'dan ezoterik simgeler, osiris gizemleri sızdığı geyiklerine gerçekten inanıyor musunuz? hayır, "duayen" demagoglarınızdan albert pike bile inanmıyor ve bıyık altından gülüyordu da, o bakımdan.

    demek sibyl'larla, kadın bilgeler kültüyle, ana tanrıça idealleriyle falan ilginiz yok, öyle mi?

    oooldu, gözlerim dooldu...
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQt8_6y40j 2008-03-23T02:36:39.279Z Mikolaj Kopernik - Vikipedi "Aziz peder, kitabta yazılanları okuyanların hemen reddedeceklerini biliyorum. Ben ömrüm boyunca çevremin düşüncelerine aldırmayan, fikirlerini savunan biri olamamışımdır. Etrafın tepkisinden, başladığım hususlardan vazgeçmeye niyetlendiğim olmuştur. Fakat çekingenliği üzerimden atarak çalışmalara devam ettim. Yazdıklarımı tenkit edenler olursa onlara aldırmayacağım ve saçma kabul edeceğim... - metecantekin@gmail.com - NDSIKQgoQoZr_y40j 2008-03-23T02:37:54.373Z Mikolaj Kopernik - Vikipedi Kopernik, dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndükleri kuralını açıklamıştır. Heliosentrik (helios=gr. gunes) teori bugün Kopernik teorisi olarak da adlandırılır. Yeni astronominin kurucusu kabul edilen Kopernik, ileri sürdüğü fikirleri ancak ömrünün sonlarında açıklayabilmiştir. Sebebleri ise kendisinin bunların doğru olduğuna tam emin olmaması ve kendisi papaz olduğu için kiliseden çekinmesi. O zamanki Hıristiyanlık inancına göre Peygamber İsa güneşe sabit durması için emir vermişti ve güneş de sabit durmaktaydı. Yine genel inanca göre dünya düz tepsi gibiydi. Aksini düşünenler ise cehennemlikti. O dönemde, Kiliseye karşı çıkan insanlar ateşte yakılmasına mahkum edilirdi. - metecantekin@gmail.com - NDSW6QwoQzMSdzI0j 2008-03-23T02:46:11.310Z Gökbilim - Vikipedi Diğer yıldızların ışıklarının analizi bu yıldızların ışığının temelde Güneş’imizin ışığından farksız olduğunu, fakat yıldızlar arasında ısı, kütle ve boyut bakımından son derece büyük farklılıklar bulunduğunu göstermiştir. - metecantekin@gmail.com - NDSW6QwoQ4seezI0j 2008-03-23T02:46:28.103Z Gökbilim - Vikipedi

    Gökbilim 19. ve özellikle 20.yy.’da baş döndürücü bir hızla ilerlemiştir. Gökbilimin son aşamasında keşif ve gelişmelerle ilgili olarak şunlar söylenebilir:

    • Teleskopların geliştirilmiş olmasının yanısıra diğer bilim dallarındaki ilerlemelerin de gökbilime yardımcı olmaları sayesinde evrenin gizleri bir bir açığa çıkmaktadır.
    • Gökbilimdeki en önemli gelişmelerden biri tayfölçümü de denilen spektroskopinin (maddelerin ışıkla olan etkileşimlerini anlamaya çalışma, maddelerin soğurduğu ve yaydığı ışığı, yani elektromanyetik dalgaları saptayarak maddenin yapısı hakkında sonuçlara varma tekniği) yani yıldız ışığının elektromanyetik spektral analizine başlanmış olmasıdır.
    • Diğer yıldızların ışıklarının analizi bu yıldızların ışığının temelde Güneş’imizin ışığından farksız olduğunu, fakat yıldızlar arasında ısı, kütle ve boyut bakımından son derece büyük farklılıklar bulunduğunu göstermiştir.
    Evrenin genişlemesi, galaksiler giderek birbirinden uzaklaşmaktadır.
    • 20. yy.’ın başında diğer galaksilerden ayrı bir birim olarak galaksimizin varlığı kanıtlanabilmiştir.
    • Ardından Hubble yasası ile evrenin bir genişleme içinde olduğu saptanmıştır; galaksiler giderek birbirinden uzaklaşmaktadır.
    • Kozmolojik termik ışıma (fosil ışıması) ve kimyasal elementler ve izotoplarının maddeden ayrılmasını açıklayan farklı nükleosentez teorileriyle büyük ölçüde gökbilim ve fiziğe dayalı olan Big-Bang teorisi yoluyla Kozmoloji özellikle 20.yy.’da büyük gelişmeler göstermiştir.
    • 20.yy.’ın bu alandaki son gelişmeleri olarak, radyoteleskopların, radyoastronominin, modern bildirişim araçlarının ortaya çıkması sayılabilir. Bunlar sayesinde, elektromanyetik dalgalarla uzayı aşan atomların ve farklı izotopların yayınlarının spektroskopik analizi yapılabilmiş ve böylece uzak gök cisimleri üzerinde yeni deney türleri olanaklı hale gelmiştir.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQodGtzI0j 2008-03-23T02:50:36.408Z Edwin Hubble - Vikipedi Edwin Powell Hubble, (20 Kasım 1889–28 Eylül 1953) ABD'li astronom. Hubble ABD'de doğup büyüdü. Chicago Üniversitesi'nde hukuk okudu. Önceleri avukatlık yaptı, sonra gökbilime döndü. Yaşamının geri kalan bölümünde Wilson Dağı Gözlemevi'nde çalıştı.1923'te Hubble, Andromeda adı verilen bir gökadayı inceledi. O zamanlar çoğu gökbilimci, bütün evrenin, bizim gökada Samanyolu'ndan ibaret olduğunu düşünüyordu. Fakat Hubble, Andromeda Gökadası'nın ucunda birtakım yıldızlar gördü ve onların Samanyolu'nun çok ötesinde oldukları tahmininde bulundu. Çalışmaları, Andromeda Gökadası'nın başka bir gökada olduğunu, dolayısıyla bizimkinin dışında başka gökadaların da var olduğunu kanıtladı. Sonra, o ve başkaları yavaş yavaş birçok gökada saptamaya başladılar.Ayrıca Hubble, ışık tayfı konusunu da inceledi. Kızıla kaymanın olabilmesi için,yıldızların bizden uzaklaşmaları gerektiğini fark etti.Gökadalar zayıfladıkça kızıla kaymanın artışı da dikkatini çekti. - metecantekin@gmail.com - NDQZVQwoQ8KS0zI0j 2008-03-23T02:52:24.088Z Flammarion gravürü - Vikipedi "Orta Çağdan bir misyoner gök ve Dünya'nın birbirine değdiği noktayı bulduğunu söylemektedir..." - metecantekin@gmail.com - NDQZVQwoQmY-VzY0j 2008-03-23T03:18:50.555Z Evrenbilim - Vikipedi Kozmoloji ile uğraşan bilim adamlarına kozmolog veya evrenbilimci denir. Çağdaş yazında kozmoloji veya evrenbilim ile genelde fiziksel kozmoloji kastedilmektedir. Bu bağlamda, kozmologlar kozmoloji çalışmaların içerisinde astronominin yanı sıra birçok bilim dalını da kullanırlar: biyolojiden matematiğe kadar. Kozmoloji evrenin yapısını, tarihini ve geleceğini inceler. Fiziksel evrenin bir bütün olarak kavranıp anlaşılmasını sağlamak amacıyla, doğa bilimlerini, özellikle gökbilim ve fiziği bir araya getirir. - metecantekin@gmail.com

    Leyla ile Mecnun

    - 2008-12-09T15:18:35.904Z Leyla ile Mecnun - metecantekin@gmail.com metecantekin@gmail.com Google Notebook - SDQp6QgoQjdu--NYi 2007-10-05T07:27:19.439Z - NDSdwQwoQ4LKouv0i 2008-02-01T23:17:36.677Z Şikayetnãme - Vikipedi

    Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. Eğerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.

    Dedim: - Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?

    Dediler: - Bizim adetimiz böyledir.

    Dedim: - Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.

    Dediler: - Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.

    Dedim: - Beratımın gereği niçin yerine gelmez?

    Dediler: - Zevaittir, husulü mümkün olmaz.

    Dedim: - Böyle evkaf zevaidsiz olur mu?

    Dediler: - Asitanenin masraflarından artarsa bizden kalır mı?

    Dedim: - Vakıf malın dilediği gibi kullanmak vebaldir.

    Dediler: - Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.

    Dedim: - Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur.

    Dediler: - Bu hesap, kıyamette sorulur.

    Dedim: - Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.

    Dediler: - Ondan dahi korkumuz yoktur, katipleri razı etmişiz.

    Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler, çaresiz mücadeleyi terk ettim ve mey'us ü mahrum guşe-i uzletime çekildim.

    fuzuli
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSfCQwoQ6NOQu_0i 2008-02-01T23:45:41.538Z sevgili beraber olmaktan maksimum zevk aldıgın ,hiç bitmesin dedigin ,
    kırmaktan en cok korktugun ve mutlu etmek ıcın varıgını yogunu ortaya koydugun ,
    beraber tek bi hayat yasadıgın insan..
    - metecantekin@gmail.com
    - NDShxQwoQx7GRu_0i 2008-02-01T23:45:53.428Z sevgili özleyen özlenen - metecantekin@gmail.com - NDShxQwoQu7eSu_0i 2008-02-01T23:46:10.517Z sevgili insanın kimi zaman canını yakacak kadar sevdigi, oturup yemek isteyecek kadar tutkun olabilecegi, gerekirse karşısında paspas, kutu kola veya konserve açacagı gibi bi takım eşyaya dönüşebilecegi, beraberken yaradılmışların en kutsalına bakar gibi hissettiren, hatta yaradılmışların en güzeli olan (aslında bi bok olmasa bile öyle sanılan) yaratıga verdigi genel ad.
    tabi var bi takım hıyarlar herşeye "bu da bitti yenisi nerde?" diye bakan. onları cemiyet hayatının derinliklerinde göt göte yasamaya davet ediyoruz. sevgiyi bilmeyenlerin sevgili kelimesini olur olmaz kullanmasının yasaklanmasını, kullananın taksim meydanında götü katran ve kaz tüyüne batırılarak ceza görmesini diliyoruz.evet öyle
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQ7EQwoQ5r6Tu_0i 2008-02-01T23:46:27.848Z sevgili seni dogal ortamında tanımasına izin verdiin ve seni her türlüiirençliginle bile kabul eden insan.. uuruna herşeyi yapabilecegini düşündüğün yüce kişilik.. - metecantekin@gmail.com - NDShxQwoQ1aOXu_0i 2008-02-01T23:47:29.914Z sevgili başrollerinde hülya koçyiğit ve tarık akan ın oynadığı derman adlı filmde köy ebesi rolündeki hülya koçyiğit in şehirdeki erkek arkadaşına yazdığı mektuplardaki giriş veya hitap cümlesi.mektuplara direk sevgili diye başlıyordu o filmde.sevgilim veya sevgili bilmem ne değil.sevgili diyor ve anlatıyordu işte ne yaptı ne ettiyse.bu hitap tarzı oldukça güzel ve ilginç gelmişti bana. - metecantekin@gmail.com - NDQZVQwoQ2I2au_0i 2008-02-01T23:48:16.246Z sevgili
  • #1193612 !?
  • friedrich rückert, ünlü bir şiirinde(ki daha sonra schubert onu besteleyektir), seygiliye doğru şöyle seslenir; (ve bu seslenişle , seslendiğine anlamını verir.)

    die sehnsucht du
    und was sie stillt

    yani;

    özlemsin sen,
    ve onu dindiren...
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDShxQwoQ5M31uf0i 2008-02-01T23:07:13.225Z Leylâ ile Mecnun - Vikipedi

    Birçok kişi tarafından işlenmiş olan konuyu Fuzulî, mesnevî türünde kaleme almıştır. Eser hala çok kıymetlidir. Mesnevî tarzına ve Türk diline yenilik getiriştir. Eserin iç örgüsü çok sağlamdır.

    Leylâ ile Mecnun' [Arapca مجنون ليلى] un aşkları bir Arap efsanesine dayanmaktadır. Bu efsanede Mecnun mahlasıyla şiirler söyleyen Kays ibni Mülevvah adlı bir Arap şairiyle Leyli (Leylâ) adlı bir Arap kızın arasında geçen ve ayrılıkla sona eren bir aşk hikayesini anlatılmaktadır.

    Bu hikayenin konusu kısaca şöyledir: Leyla ve Kays(Mecnun’un asıl adı) ilkokul yıllarında birbirlerine aşık olmuşlardır. Kısa zamanda heryere yayılan bu aşkı duyan annesi Leyla’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays halk arasında Mecnun diye anılmaya başlar. Bu sevda yüzünden çöllere düşen Mecnun’a birçok kişi Leyla’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leyla’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Hatta babası onu bu dertten kurtulmak üzere Allah’a yakarması için Kabe’ye götürür; ama o tam tersine derdinin artması için dua eder. Hem Leyla’nın hem Mecnun’un halleri gittikçe perişanlaşmaktadır. Başkasıyla nikahlandırılan Leyla, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikaye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir tülü cefasıyla yoğrulmaktadır, bu sırada dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leyla’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir. Birgün Leyla çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leyla benim içimdedir, sen kimsin?” der. Onun eriştiği mertebeyi anlayan Leyla gider ve bir süre sonra ölür. Onun ardından da Mecnun hayata veda eder, böylece ruhları hakiki kavuşmayı yaşar.

    Bu hikayenin sonunda; seven ve sevilen bir olmuşlardır. Aşık kendini madde dünyasından tamamen soyutlamayı başarmış ve sevdiğine ulaşmıştır. Bu noktadan sonra seven ve sevilen diye iki farklı kişiden bahsetmekte yanlıştır; ruhlar ilahi visal(ilahi kavuşmaya)e ulaşmışlardır. Bu yüzden artık Mecnun sevdiğini kendinden dışarıda aramamaktadır, bu dünyayı onun yeri kabul etmemektedir. Bu mesnevide Fuzuli, dünyevi aşkı bir basamak olarak kullanıp onun üstünden maddeden ayrılıp tamamen ruha ait olan ilahi aşkı anlatır.


    Efsanenin hikayeye dönüşmesi [değiştir]

    Bu efsane Arap edebiyatında 10. yüzyılda çok yaygın bir hale gelmiş, Mecnun'a ait olduğu söylenen şiirlerin arasına nesirler de eklenerek hikaye haline getirilmiştir. Bu konu daha sonra Fars ve Türk edebiyatlarında da işlenmiştir. Bunların arasında en ünlüsü Fuzuli'nin 1535'te yazdığı Leylâ vü Mecnun adlı mesnevisidir.Fuzuli,Leyla ve Mecnun mesnevisini istek üzerine yazmıştır. Kanuni Sultan Sü­leyman Bağdat şehrini ele ge­çirdikten sonra burada toplanan bilim ve sanat adamları, Fu­zuli’den, bu türde bir eser yazmalarını istemişler, bunu bir çeşit sınanma sayan Fuzuli de 1535 yılında eserini tamamlayıp Bağdat valisi Üveys Paşa'ya sunmuştur.

    Mecnun ve namaz kılan derviş [değiştir]

    Kays, bilinen adıyla Mecnun, Leylâ'nın aşkından kendisinden geçip yarı meczup bir halde çölde giderken, namaz kılmakta olan bir dervişin önünden geçer. Derviş hemen namazını selamlayıp, Mecnun'a "Namaz kılan birinin önünden geçilmez, bunu bilmiyor musun?" diye çıkışır. Mecnun cevap verir "Ben Leylâ'nın aşkından öyle bir hale geldim ki, senin burada namaz kıldığını görmedim bile, sen nasıl bir aşkla namaz kılıyorsun da benim senin önünden geçtiğimi görüyorsun?"


    Mecnuna Şartlar [değiştir]

    Bunun üzerine Leylâ’nın babası kızını Mecnun’a vermek için üç şart koşar.

    • Birincisi Mecnun çok sevdiği dişi ahuyu öldürecektir.
    • İkincisi aslan ile boğuşup onu da öldürmesi.
    • Üçüncüsü ise yedi başlı ejderhayı öldürmesi.
    - metecantekin@gmail.com

    Dışavurumcu Şiirsellik

    - 2008-12-09T15:17:20.653Z Dışavurumcu Şiirsellik - metecantekin@gmail.com metecantekin@gmail.com Google Notebook - SDSIKQgoQo7DUzLAj 2008-07-09T20:48:30.775Z - NDSIKQgoQ4YDP1cEj 2008-12-09T15:17:20.653Z mitolojik ogelerin yapisal cozumlemesi tam adı eski ahitteki mitolojik öğelerin yapısal çözümlemesidir... 2001 yılında halil saim parladır tarafından ege üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü sosyoloji anabilim dalı yüksek lisans programında yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır.
    1. (zorba, 01.06.2003 12:08)
      #2897568 !?


    2. zor oldugu kadar, başlıgın içerigi itibariyle geniş bir alanı ilgilendirdigi için zaman ve düzenli çalışma gerektiren araştırma konusu..
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQgM_P1cEj 2008-12-09T15:17:00.919Z halil saim parladir ege üniversitesi edebiyat fakültesi sosyoloji bölümünde araştırma görevlisi... 2001 yılında eski ahit'teki mitolojik öğelerin yapısal çözümlemesi adlı yüksek lisans tezini tamamlamıştır... - metecantekin@gmail.com - NDSIKQgoQ95u7prYj 2008-07-27T13:56:59.541Z frankenstein yaratığın canlandığı sahnede, doktorun sevinç çığlıkları atarak söylediği "in god's name, now i know what it's like to be god" repliği yüzünden katolik kilisesi filme karşı çıkmış ve bu sahne yıllarca sansüre maruz kalmıştır. - metecantekin@gmail.com - NDQxBQwoQzb-9prYj 2008-07-27T13:57:36.880Z frankenstein "bir türk kadar sessiz ve cahilce bir umursamazlik var üstünde..." - metecantekin@gmail.com - NDSIKQgoQ9vfEprYj 2008-07-27T13:59:39.959Z frankenstein bu gün yaşasaydı muhtemelen insan yerine bilgisayar toplardı mis gibi... - metecantekin@gmail.com - NDQPCQwoQqZzKprYj 2008-07-27T14:01:05.349Z frankenstein içinde bulunan ernest adlı karakterin bir anda unutuldugunu sandıgım kitap* yasayan tek frankenstein olarak kalmıs oldu evet ama oleyse neden yaratıgımız onu da oldurmeyi secmedi de yaratıcısıyla kose kapmaca oynadı anlayamadım bir turlu* - metecantekin@gmail.com - NDRE-QwoQh8z8prYj 2008-07-27T14:14:50.673Z the lustful turk "şehvet düşkünü türk": 1828 tarihli anonim bir ingiliz pornografisi. 19. yüzyılın en çok okunan eserlerinden. cezayir dayısı ali ve ona hediye edilen ingiliz kızı arasındaki sadist ilişkilerin önplanda bulunduğu eserde sadomazoşist, hedonist, sodomist ilişkiler gırla gitmektedir. önce tecavüze uğrayarak bekaretini kaybeden ingiliz kızı sonra "seks manyağı" olur. dönemin ingiltere'sinin sapkın gördüğü her türlü cinsel davranış şark'a atfedilir. işin garibi kitapta cezayir dayısı ali de dahil olmak üzere hiçbir türk'ün bulunmamasıdır. türk, şehvet peşinde koşmaktan kitaba yetişememiştir herhalde. her zamanki "geç kal"mıştır.
    çiviyazıları, harem adıyla bastı bu mümtaz eseri.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQssSjp7Yj 2008-07-27T14:25:30.419Z tum zamanlarin en iyi 100 film repligi "tüm zamanların" demek hiç okyanus görmemiş bir amerikalı nezdinde amerika tüm zamanların tümünü kapsadığı için, tıpkı kibirle nba şampiyonuna dünya şampiyonu demelerinde olduğu gibi, `there's no crying in baseball! ` repliğini de kapsar, zamanın belirli mekâna fikslenmesidir. - metecantekin@gmail.com - NDR96QgoQz7ORprYj 2008-07-27T13:45:41.197Z frankenstein 'sen victoru bir baba olarak gördün ya,gözümüzde onun soyadını almayı hakettin frankenstein' dedirtir..
    ******************
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQxBQwoQgcueprYj 2008-07-27T13:49:10.446Z frankenstein 18. yy. roman çözümlemesi dersinde çözmeye çalıştığımız roman. ne okuduğunu anlamaya başlayınca ve filmini de izleyince tadından yenmicek şahane eser. acıklı bir dışlanılmışlık hikayesi. hayatın yalnız geçirilemiyeceğinin ve tek yaratıcının tanrı olması gerektiğinin vurgulandığı hikaye. - metecantekin@gmail.com - NDQV_QgoQ1rOL-rUj 2008-07-26T12:06:01.471Z V i d e o G r a p h | Dijital Video ve Broadcast Dergisi HD lens, Standart lens
    Artık video dünyasında her ürünün bir HD�si olduğuna göre lensinde bir HD�si olması doğal. HD lensi SD kameraya da takabilirsiniz. Performansta biraz artış olur. HD kameraya SD lens te takabilirsiniz. Kamerayı kapasitesinin altında kullanmış olursunuz. Ama bir HD kameraya HD lens taktığınızda bir süper ikili ve dolayısı ile mükemmel bir görüntü elde edersiniz. HD çekimin hakkını vermek istiyorsanız bir HD lens kullanmanız şarttır. Fujinon�da HD lens isimleri H ile başlar. HA13x... gibi. Bu, bu lensin HD 2/3 inç lens olduğunu gösterir. Geniş Açı, Tele, Normal Lens (Wide Angle, Tele, Normal) Bu lens seçiminde en önemli konulardan biridir.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQoqTn_bUj 2008-07-26T14:15:58.596Z Seslendirme - Vikipedi

    Seslendirme Yabancı film ve dizilerdeki konuşmaların Türkçe'ye aksanlı olarak çevrilmesi ve filme montajı işlemidir.

    Bir başka deyişle; bir gösterimde yer alan konuşmaların ve ses efektlerinin profesyonel stüdyo ortamında oluşturularak gösterime adapte edilmesidir. Seslendirme işlemi, her ne kadar pek göze batmasa da, film oyuncularının canlandırdığı karakterlerin diksiyon ve vurguları açısından ele alındığında, tamamen kişiliğe yönelik bir betimleme olduğundan, aslında çok büyük önem taşımaktadır.

    Bazı ünlü sanatçılar (Örn. Bruce Willis, Okan Bayülgen, Nevra Serezli gibi) bir filme ya da reklama sadece seslendirme yaparak adlarını duyurmuşlardır.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQwf_w_bUj 2008-07-26T14:18:37.419Z SESLENDİRME ( Dublaj ) - Başkent iletişim Bilimleri Akademisi
    Program Kapsamı
    Seslendirme ile ilgili genel bilgiler
    Yurt dışındn gelen yabancı film kaseti ile ilgili genel bilgiler

    TRT ve özel stüdyolarla ilgili genel bilgiler

    TRT ve özel stüdyoların ücret uygulamaları
    Sektördeki sanatçı ilişkileri - Seslendirme Sanatçıları Birliği
    Diyalog metninin takibi ve incelenmesi, işaretlerin alınması
    Mikrofon ve kulaklık kullanımı ile genel bilgiler
    Stüdyoya kayıt sırısında giriş - çıkış kuralları
    Monitörden filmi metin ile takip kuralları
    Sanatçı odasında bekleme ve reji kuralları
    Sanatçı imza ve cast formları ile ilgili genel bilgiler
    Yerli film seslendirmesi
    Yabancı film seslendirmesi
    Çizgi film seslendirmesi
    Belgesel seslendirmesi
    Diyalog metnini oyunlaştırma tekniği
    Genel terimler
    Stüdyo uygulamaları
    Stüdyoda bekleme ve hareket kuralları
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQ6JzI_7Uj 2008-07-26T15:17:23.772Z frankenstein bu esere yapılan sinema uyarlamaları içinde belki de hâlâ en iyisi 1931 yapımı olan, james whale tarafından yönetilen ve başrolünde boris karloff'un oynadığı filmdir. ancak film, yaratığın küçük kızı göle fırlattığı sahne hariç, korkutucu olmaktan uzaktır. bunun sebebi filme yapılan türkçe dublaj olabilir. filmde baron frankenstein* karakterine yapılan türkçe dublaj tek kelimeyle felakettir. baron frankenstein'ı seslendiren zat-ı muhterem, aynı zamanda kara murat serisinde bizans imparatorlarını seslendiren adam ile aynı kişidir*. hal böyle olunca, insan gerilmekten ziyade, bu dublajcı abinin sesine takılır kalır ve film piç olur. ben şahsen kendisinden "bütün türk köylerini basın", "taş üstünde taş bırakmayın", "kadın, çocuk, kim varsa hepsini öldürün nıhaahaha" gibi replikler beklemiştim, ama umduğum gerçekleşmemişti. kızmıştım. - metecantekin@gmail.com - NDRQEQwoQh8OOgLYj 2008-07-26T15:36:35.542Z frankenstein [ frankenştayn et, kan ve deriden bir adam yaptı; bu adam kaçtı, öldürdü, tecavüz etti, çaldı; frankenştayn korku ve umutsuzluk içinde "bu adamı ben yarattım" dedi, "bu adamı kendi isteği ve onayı dışında var ettim; ve bu beni işlediği her suçtan sorumlu kılıyor"; "gerçek suçlu benim, bu adam suçsuz"... işte bu tam tanrı ile insanın durumudur. tanrı insanı ona sormadan yarattı, insanın doğasını da o belirledi. bu doğayı da sadece meleksi bir saflıkla değil, öfke ve kötülük ile de doldurdu. ve sonra da buyurdu insana: "melekler gibi ol, yoksa seni cezalandırırım ve yokederim." herşeye rağmen, insanın yaptığı herşeyden tanrı (yaratan) sorumludur; ve tabi ki bu gerçek asla değiştirilemez. tek bir suçlu vardır aslında, ve bu suçlu insanoğlu değildir. ] - metecantekin@gmail.com - NDQxBQwoQm6mXgLYj 2008-07-26T15:38:59.665Z frankensteinin yazari mary shelleynin romanciligi
  • akdeniz üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapan erinç özdemir'in yazdığı ve bilgi üniversitesi yayınları'nın bastığı yeni bir kitap. okuması biraz zor olsa da, romantizm, aydınlanma ve feminism ile ilgilenenler için iyi bir eser. mary shelley'nin hayatı hakkında da ilginç noktalara değiniyor.

    görsel olarak da zengin ki kitabın içinde frankenstein'ın ilk baskısının kapak resminden, tiyatro uyarlamasının afişine, mary shelley'nin yazdığı mektuplardan, kitapta adı geçen şahısların portrelerine kadar bir çok resim bulunuyor.
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQ-K-agLYj 2008-07-26T15:39:49.723Z Frankensteinin Yazarı Mary Shelleynin Romancılığı Kitap - Yazar Erinç Özdemir Ünlü kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft ile filozof William Godwinin kızı ve dönemin önde gelen romantiklerinden Percy Bysshe Shelleynin ikinci eşi olan Mary W. Shelley, son otuz yılda İngiliz edebiyat eleştirisinde keşfedilerek kadın romantizminin en önemli temsilcilerinden biri olarak sayılmaya başlamıştır.

    Tanınmışlığını büyük ölçüde yazarı olduğu Frankensteina borçlu olan Shelley, romanlarında aydınlanma ve romantizm ekinlerinin kesiştiği ve çatıştığı ideolojik düzlemlerde eril romantizmi hem yücelten hem de sorgulayan söylemler yaratmayı bilmiştir. Bu nedenle Erinç Özdemir, Shelleynin yazarlığını, romanlarındaki eril ve dişil romantizm öğelerinin çatışmasını, bunların romantizm, aydınlanma ve domestiklik açılarından nasıl biçimlendirildiklerini, romanların içerdikleri çok anlamlılık ve belirsizlikleri irdeleyerek inceliyor.

    Oldukça ilginç bir aileden gelen, aynı ölçüde ilginç bir hayat süren ve hem eserlerinin -özellikle Frankensteinın-, hem de etrafındaki erkeklerin gölgesinde kalmış olan buruk bir yazarın dünyasına zorlu bir yolculuk niteliği taşıyan bu inceleme, Özdemirin ışık tuttuğu konulara ilgili herkes için bir başucu kitabı haline geliyor.
    (Tanıtım Yazısından)
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQmaCjgLYj 2008-07-26T15:42:17.655Z Radikal-çevrimiçi / Kitap / 'Bir anneydim ve artık değilim' 'Bir anneydim ve artık değilim'

    'Bir anneydim ve artık değilim'
    Bilinen ilk bilimkurgu romanı 'Frankenstein', oldukça ilginç bir yaşam süren yazarı Mary Shelley'nin dünyasına doğru derin bir okumadır aslında

    08/10/2004 (306 defa okundu)

    GAYE ŞAHİN (Arşivi)

  • FRANKENSTEIN, Mary Shelley, çeviren: Elif Özsayar, Arion Yayınevi, 2004, 304 sayfa,
  • FRANKENSTEIN'IN YAZARI MARY SHELLEY'NİN ROMANCILIĞI
    Erinç Özdemir, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, 147 sayfa, 8 milyon 500 bin lira.

    Victor Frankenstein, anneliğe, dişiliğin o kutsal biyolojik üstünlüğüne; dünyaya bir canlı getirebilmeye, tanrılığa öykünür... Bunun kendisine getireceği şan ve şöhretin büyüsüne kapılarak ölülerin parçalarından bir beden yapar ve bu bedene elektrikle hayat verir, canlandırmayı başardığında ise o bedenden iğrenir, pişmanlık duygusuna kapılarak korku içinde ondan kaçar... Dr. Frankenstein bir annedir bakmaya bile iğrendiği bir varlık onu babası olarak bilir ama...
    Hikâyenin sonunu bugün hemen herkes anlatabilir, yaratıcısı tarafından terk edilen bu yaratığın bir katile dönüşerek intikam almasını konu alan 'Frankenstein' bilinen ilk bilimkurgu romanı örneğidir.
    Mary Wollstonecraft Shelley, 1851'de ölene dek yedi romana, denemelere, oyunlara, yirminin üzerinde öyküye imza atan bir yazar. Kaç kişi onu, eserlerini ve hayatını bilir? Peki 'Frankenstein'ı duymayan, bilmeyen var mıdır? Hiç sanmam. 20. yüzyılın popüler kültürüne de filmlere konu olarak giren 'Frankenstein'ı kime sorsanız anlatacağı bir şeyler vardır. Mary Shelley'nin de bu romanın yazarı olduğunu bilenler çıkar tabii... Shelley, ilk kez yayımlandığında, yazarı olarak adını vermediği kitabının olağanüstü ününün altında kalmış, sonraki kitaplarına 'Frankenstein'ın yazarı' olarak imza atarak bu ironik durumu dile getirmiş bir yazar... Arion Yayınevi'nin bu yıl yeniden yayımladığı 'Frankenstein'da, kitabının gerisine düşmüş, böyle olmasını kendisi tercih etmiş yazarın yaşam hikâyesi, tarihin önemli olaylarıyla birlikte kronolojik bir sıralamayla sunulmuş. Shelley'nin kitabın 1831 baskısına yazdığı önsöz ve hakkında yapılmış eleştiriler de kitaptaki yerini almış. Böylece 'Frankenstein' için farklı ve yeni bir okuma oluşturulmuş.
    "Senden istedim mi yaratıcım, benim olduğum balçıktan/Beni insan kalıbına dök diye?/Yakardım mı sana/Karanlıktan çekip alman için beni?" 1818'de yayımlanan 'Frankenstein'ın kapağında yazar ismi yoktur ama Milton'ın 'Kayıp Cennet'inden alıntılanmış bu dizeler vardır. Mary Shelley yarattığı varlığın sorumluluğundan kaçan onu dünyaya getirdikten sonra ondan vazgeçen bir adamın hikâyesinin kapağına adını değil de bu dizeleri koyarak yazarlık sorumluluğuna gönderme yapar...
    Henüz 19 yaşındayken kaleme aldığı müthiş eser, onun yaşamının, dünya görüşünün, anne babasının, eşinin kısacası yaşamına giren her şeyin izlerini taşıyan bir romandır. Bu konuda bu ay İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan 'Frankenstein'ın Yazarı Mary Shelley'nin Romancılığı' isimli kitap, yazarla ilgili yapılmış yetkin bir inceleme. Erinç Özdemir'in kaleme aldığı kitapta yazarın biyografisi, romancılığı, dönemine getirdiği yeni soluk, kullandığı katmanlı ve karmaşık anlatım tüm romanları çerçevesinde ayrıntılarıyla anlatılmış. Alt metinlerinde derin okumalar yatan 'Frankenstein'ı tam anlamıyla algılamanın yolu da Shelley'i iyice tanımaktan geçiyor çünkü...

    Ahlâki olarak bir canavar
    Mary Shelley, ünlü düşünür-romancı William Godwin'le Fransız Devrimi'nin insancı, eşitlikçi değerlerini kadın haklarına uygulayan öncü feminist Mary Wollstonecfart'ın kızları olarak 1797 yılında İngiltere'de dünyaya gelir. Doğumundan on bir gün sonra annesini kaybeder. Annesinin önceki ilişkisinden olan üvey kız kardeşiyle birlikte büyür. Henüz on altı yaşındayken evli şair Percy Byshhe Shelley'e aşık olur. Bu kadar genç bir yaşta aşık olup evden ayrılmak istemesinin altında, yeniden evlenen Godwin'in uzak ve katı tutumu, üvey anne sevgisizliği yatar. 'Frankenstein'daki tüm karakterlerin öksüz-yetim doğmuş ya da sonradan öksüz-yetim kalmış olmaları böylece anlam kazanır. Mary, Percy Byshhe Shelley'le evlendikten sonra babası tarafından reddedilişiyle ruhsal yetimliği yaşarken romanındaki canavarla, babanın baskıcılığı yüzünden, 'başka olanın reddedilişini' anlatır...
    Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını annesinin eserlerini okuyarak geçiren Mary'nin yazarlık serüvenini annesi, babası ve eşinden harmanladığı birikim belirler denilebilir... Taptığı babasından istediği kadar ilgi ve sevgi göremeyen Shelley'nin hikâyesinde, herkes tarafından dışlanan canavara da kendisi gibi kitaplar annelik yapar. Canavar De Lacey'lerin bahçesinde saklanırken kitap okuyarak kendini yetiştirir.
    Mary Shelley'nin babası Godwin, usçuluğun en büyük temsilcilerindendir ve usun bir gün özdeğe egemen olacağını savunur. Shelley'nin çocuk sayılabileceği bir yaşta aşık olduğu ve evlendiği adam Byshhe Shelley'se İngiltere'nin altı büyük romantik şairinden biridir. Hayatına yön veren iki erkeğin düşünceleri Mary'nin romanında vücut bulur. Dr. Frankenstein'ın tanrılığa öykünmesinde romantizmin, aklın ürünü olarak yaratıldıktan sonra terk edildiğinde ahlâki olarak bir canavara dönüşen yaratıkta ise aydınlanma felsefesinin eleştirisi vardır. Mary Shelley'nin 'Frankenstein'da yaptığı, en basit şekilde ifade edilmek istenirse insan isteminin doğaya üstün gelmesinin mümkün olmayacağını anlatmaktır aslında.
    1814'te Percy Bysshe Shelley'le (PBS) kaçan Mary'nin 1815'te bir kızı olur, ancak bebek iki haftalıkken ölür. Aynı yıl üvey ablası Fanny intihar eder. İki ay sonra PBS'nin Mary için terk ettiği Harriet da intihar ederek ölür. 1816'da oğlu William doğar ancak o da üç yaşındayken hayatını kaybeder. (Victor Frankenstein'ın öldürülen kardeşinin adının William olması tesadüf değildir kuşkusuz.) Mary 'Frankenstein'ı yazarken üçüncü kez hamiledir ve hayatında bir şekilde yer almış kadınların neredeyse hepsi artık bir ölüdür. 'Frankenstein'a baktığımızda tüm kadın karakterlerin edilgenliği ve ölümleri dikkat çeker.
    Romanda Frankenstein ve De Lacey ailelerinin evleri domestik cennetler olarak çizilmiştir. Aslında Victor Frankenstein'ın, romantik ideolojinin bireyciliğine sığınarak kaçtığı da domestik ideolojinin kendisidir. Shelley romanın kurgusunda iki ideolojiyi çatıştırır. Kadını toplum yaşamında edilgen kılan, evde kalmaya mahkum eden domestik düşünceyi sorgulayan yazar, hem bu ideolojinin ahlaksal temeli olan kadın değerlerini yüceltir hem de ilginç bir şekilde onları olay örgüsünde arka plana iter. Kadınlar kamusal alanda etkin olmadıkları gibi domestik alanda da belirleyici olamazlar. Örneğin Victor'ın büyük bir aşkla bağlı olduğu Elizabeth'in sevgisi, olay örgüsünde onun hayatındaki hiçbir şeye etki edemez. Zaten bir erkeğin tek başına bir başka erkek yaratabilmesi tamamen kadını, kadına olan gereksinimi, anneliği ortadan kaldıran, dolayısıyla Elizabeth'le Victor'ın arasına kalın bir duvar ören gerçeğin kendisidir.

    Kadın yaratıcılığı
    Mary Shelley'nin annesi Wollstonecraft'ın yaşama bakışı ve kentsoylu feminizmi, tutucu çevreler tarafından yargılanmış hatta bazı eleştirilerde 'canavar' olarak nitelendirilmesine sebep olmuş. Tüm bunlar düşünüldüğünde 'Frankenstein'daki canavarın, İngiliz toplumunda kadının yazarlığa girişmesinin 'canavar'lıkla özdeşleştirilmesine bir atıf olduğunu, kadın yazarlığın domestik değerlerle çatışmasını Shelley'nin, canavarca yaratı temasını estetik çerçevesinde kurgulayarak dile getirdiğini görürüz. 19. yüzyılda, insanlık adına birçok önemli gelişmenin yaşandığı yıllarda, bir kadın yazar; Mary Shelley, kadın yaratıcılığının, toplumda canavarlık ve günah kavramlarıyla tanımlanmasını aktarır bir bakıma...
    Shelley'lerin yakın dostu, şair Lord Byron'ın "Her birimiz bir hayalet hikâyesi yazacağız" cümlesi üzerine kafasında okuyanı dehşete düşürebilecek bir hikâye kurgulayan Mary'nin, en sonunda bir gece 'Frankenstein'ı oluşturan temel öyküyü rüyasında görmesiyle oluşan bu kült romanın asıl adı; 'Frankenstein ya da Modern Prometheus'.
    Prometheus, insanlığa hizmet etmek için tanrılardan ateşi çalar. Victor da insanoğlunun çaresizlik içinde ölmesine bir son vermek, ölümsüzlüğü, güçlü ve mükemmel olabilmeyi sağlamak için doğaya, tanrının kurallarına karşı gelir. Ancak Victor'ı aslında bu amaca yönelten, güç ve şöhret isteğidir. Tüm bunlar romanı 'prometheus mitinin romantik versiyonu' yapan özelliklerdir.
    Mary Shelley'nin 'Frankenstein'ı üzerine yapılan tüm çözümlemeler gösterir ki korku kahramanlarından sayılan 'Frankenstein'ın yaratığı, aslında tam anlamıyla bir kurbandır. Marksist düşünceyle baktığımızda canavarın gözünden roman, 'başka' olanın, 'çirkin' olanın toplum tarafından dışlanması olarak da yorumlanabilir. Yani canavarı toplum yaratır, yarattığı canavardan ilk önce kendisi korkar ve kaçar... Uzun uğraşlar sonucunda eril dünyasında tanrılığa ulaşmayı başaran Dr. Frankenstein bu romanın, ölene dek oğluna karşı suçlu olduğunu, önce dünyaya getirip sonra bencilce arkasını döndüğünü bir türlü kabul etmeyen asıl suçlusudur. Victor'ın yaratığı, tüm ailesini ve sevdiklerini katletmeye zorlanan kendi ruhu olarak görmesi de başka türlü açıklanamaz. Dolayısıyla ne ironiktir ki romanda adı olmayan yaratık zaman içinde en bilinen korku sembolüne dönüşürken Dr. Frankenstein'ın adını almış, Frankenstein olarak anılmaya başlamıştır.
    Dünyaya getirdiği iki çocuğu ölen, bir hamileliği düşükle sonuçlanan, annesini tanıma fırsatı bile bulamadan kaybeden, yaşadığı aşkın bedeli olarak yetim kalan, 1822'de eşi PBS'yi kaybeden Mary Shelley, 1819'da doğan oğlu Percy ile yazarlık serüvenini sürdürerek 1851'e dek yaşadı ve beyin tümörü sebebiyle hayatını kaybetti. Böyle bir yaşamın kaleminden çıkanların, sürekli doğumun ve ölümün özdeşliğine, kadınlığın ölümle sıkı bağına varmasına şaşırmamak gerekiyor. 'Frankenstein'ın alt metinleriyle ilgili söylenebilecek daha düzinelerce şey var. 19 yaşında bir kadının kaleminden çıktığı düşünülürse verdiği hayret kat kat artacak bu kitabı, her okuyan farklı yargılara farklı sonuçlara varabilir kuşkusuz. Hayal gücüne bu noktada sınır koymak son derece anlamsız. Herkes okuduğu kitabın yazarı ile ilgili farklı yargılara ulaşabilir. Bana sorar ve benim hayal gücüme bırakırsanız böylesine kusursuz bir öykünün temeli Mary Shelley'nin gördüğü rüyanın da öncesine, ilk bebeğini kaybettiğinde günlüğüne düştüğü kısa, acıtan bir nota dayanır:
    "13 Mart: ... Düşüncelerimle baş başa kaldığım ve onları dağıtmak için okumadığım her anda, sürekli aynı noktaya geri dönüyorlar: Bir anneydim ve artık değilim."



    'Benim yarattığım o sefil ucube'
    "Dehşet içinde uyandım; alnım soğuk bir ter tabakası ile kaplanmıştı, dişlerim birbirine vuruyor kollarım ve bacaklarım kasılıyordu; tam bu anda, pencerenin kepenklerinden sızan sarı ve solgun ayışığında o biçare yaratığı gördüm; benim yarattığım o sefil ucubeyi. Yatağın kenarındaki perdeyi kaldırdı ve gözleri, eğer onlara göz denebilirse, üzerime dikilip kaldı. Çenesi hareket etti, yanakları bir sırıtışla buruşurken, anlaşılmaz birtakım sesler çıkardı. Belki de konuşmuştu, ama ben dinlemiyordum; bir elini beni alıkoymak içinmiş gibi uzatmıştı, fakat sıyrılıp kaçtım ve merdivenlerden aşağı koşmaya başladım. Kaldığım evin avlusuna sığındım, korkunç bir çalkantı içinde bir aşağı bir yukarı dolaşarak, susup dinleyerek ve duyduğum her sesin acınacak şekilde hayat verdiğim o iblis kılıklı cesedin yaklaştığını haber verdiğinden korkarak, gecenin kalan kısmını orada geçirdim.
    Tanrım hiçbir ölümlü o yüzün uyandırdığı dehşete tahammül edemezdi! Yeniden hayat verilen bir mumya bile bu zavallı kadar feci görünemezdi. Ona tamamlanmadan önce bakmıştım, o zaman da çirkindi; fakat o kasların ve eklemlerin hareket yeteneği kazanması ile, Dante'nin bile tahayyül edemeyeceği bir şeye dönüşmüştü..."
    Kitaptan

  • - metecantekin@gmail.com
    - NDR96QgoQ-6XOgLYj 2008-07-26T15:54:00.351Z frankenstein mary shelley'in bu eserinde paris'teki bir türk tüccardan da bahsedilir; sebebi bilinemeyen bir şekilde suçlanmış ve "barbarca" idama mahkum edilmiştir bu adam (karakterin "türk tüccarı" dışında bir ismi de yok, siz ona dreyfus çelebi deyin geçin.) hatta bu durumun paris halkını rahatsız ettiğine de değinilir. suçlamanın ilginç olan yönü, mahkumiyetin gerçek sebebinin suçun mahiyetinden ziyade türkün "malvarlığı" ve "dini" oluşudur. hatta mary shelley romandaki bu karakter için "zavallı muhammedi" ifadesini dahi kullanmaktan çekinmez. ama bir bakarsınız ki bu türk tüccar daha önce güzel bir hristiyan arap kadınını köle etmiş, hatta ondan bir kız çocuğu sahibi de olmuştur (ki bu kıza göre türkiye'de yaşamak tiksindiricidir.) kıza aşık olan birinin yardımıyla türk tüccar kaçırılır. ama türk, çiftin evlenmelerine razı olmaz; bütün yapılan yardıma vefasızlık edip kızıyla birlikte çeker gider, aşık felix'i dımdızlak ortada fakir bir halde, disconnectus erectus vaziyetinde öylece bırakır. birden "zavallı muhammedî", "hain türk" ifadesini kucaklayıvermiştir. yani kısaca batılının düşüncesindeki klasik imge olarak "zavallı, ezilmiş, kötü davranılan, haksızlık edilen" ama aynı zamanda "despot, ikiyüzlü ve hain" de olan türk, burada da arz-ı endam etmekte (the lustful turk'teki türk imajı hafif makaslamalar ve eklemelerle burada da hafiften var yani.) ayrıca sözlükte şu bahis konusu edilen türk tanımı da orjinal metinde şöyle geçer:

    "he is wholly uneducated: he is as silent as a turk, and a kind of ignorant carelessness attends him, which, while it renders his conduct the more astonishing, detracts from the interest and sympathy which otherwise he would command."
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQoNSn97Uj 2008-07-26T10:28:52.992Z KAHVE OTOMATI - Kahve Otomat Makinaları İşletmeciliği (Vending)

    888

    KAHVE HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ
    Kullandığınız kahve terimlerinin anlamlarını biliyormusunuz?

    Arabica
    Kahve ağaçları içerisinde kıymetli olanı. Diğeri ise Robusta.

    Cafe Americano
    Tek ya da çift ölçü (single-double shot) espresso ile sıcak suyun bir kahve bardağı (kupa) dolduracak kadar karışımı

    Capuccino
    Espresso üzerine eşit miktarda buharlı ve köpüklü süt (yaş capuccino) veya sadece köpüklü süt (kuru capuccino) konması ile elde edilen kahve

    Krema
    Espresso hazırlandığı zaman üzerinde oluşan karamel renkli tabaka. Espresso'nun doğru yapıldığının kanıtı

    Doppio=double shot
    14 gram kahve ile yapılan iki ölçü espresso (Espresso için 7 g. Kahve kullanılır)

    Espresso
    Koyu fırınlanmış ve taze çekilmiş kahve çekirdeklerinin (7 gram) yüksek basınçlı su buharı ile içeriklerinin açığa çıkması. Bu işlem 30 saniyeden kısa sürede olmalıdır

    Espresso con Panna
    Üzerine süt kreması konmuş espresso

    Espresso Grande
    Büyük bardakta servis yapılan espresso

    Latte
    Bir ya da iki ölçü espresso üzerine sıcak buharla muamele edilmiş süt

    Macchiato
    Espresso üzerine az miktarda sıcak süt köpüğü konması veya cam bardakta buharlı sütün üzerine yavaşça espresso konması

    Mocha
    Latte'ye çikolata eklenmesi; üzerine krema konabilir. Aynı zamanda Yemen'de bir bölge adı.

    Moka
    Özellikle İtalya'da kullanılan espresso aleti. 2 parçalı ve bu iki parça arasında filtre var. Alt kısma su konuyor, filtreye ise kahve konduktan sonra ocak üzerine yerleştiriliyor. Alttaki su ısındıkça buharı kahveden geçerek üstteki haznede kahve birikiyor. Muhtemelen Mocha'dan türemiş

    Ristretto
    Çok az su kullanılarak elde edilen koyu espresso

    Bunları Biliyormuydunuz ?
    - Petrolden sonra ticareti en çok yapılan ürünün kahve olduğunu...
    - Dünya üzerinde 250.000.000' dan fazla kişiye iş sağladığını...
    - Yaklaşık olarak 2.000 adet elle toplanmış kahve meyvesinden sadece 500 gram kavrulmuş kahve çekirdeği elde edildiğini...
    - Türkiye' de kişi başına düşen kahve tüketiminin 400 gram olduğunu...
    - Kafeinin gerçekte tatsız olduğunu...
    - Bir fincan espresso için 42 adet kahve çekirdeği gerektiğini...
    - Kahvenin ilk defa 3.yy.' da Etiyopya' da keşfedildiğini...
    - Avrupa' ya kahvenin ilk defa Türkiye' den gittiğini...
    - Türkiye' de kahve yetişmediğini...
    - Her yıl dünyada 400 milyar fincan kahve tüketildiğini...
    SAYILARLA OTOMAT

    Japonya otomat makine sektöründe lider konumda. Japonya Otomat Makineleri Sanayicileri Birliği'nin (JVMA) verdiği bilgiye göre bu ülkede her 23 kişiye bir otomat makinesi düşüyor… Toplam otomat makine sayısı ise 5.5 milyondan fazla. Japonya sokaklarında personeli olmayan ve çeşitli otomatlarla, çeşitli ürünler satan birçok dükkan bulunmakta. Gene Japonya Otomat Makineleri Sanayicileri Birliği'nin (JVMA) açıklamasında sektör satışlarının 56 milyar doları aştığı söyleniyor.
    Bu konuda ikincilik ise 40 kişiye bir otomat düşen Amerika Birleşik Devletleri'ne ait. Amerika'da her 15 dakikada bir makinelere 3.5 milyondan fazla madeni para atılmakta. Her yıl 5 milyar bardak sıcak içecek, 8 milyar adet konfeksiyon malzemesi ve hazır gıda tüketilmekte. Amerika'da otomat satışından elde edilen gelir ise 33 milyar doları bulmakta.
    Avrupa Birliği üyesi ülkelerde ise 2 milyondan fazla otomat makinesi bulunmakta. Sektörde söz sahibi ülkeler sırasıyla Fransa, İtalya, İngiltere, Almanya ve İspanya. İngiltere Otomat Makineleri Birliği'nin (AVA) verilerine göre, günde 8 milyon bardak kahve, 2 milyon bardak çay otomat makinelerinden servis edilmekte. Tüketicilerin otomat makinelerinden yaptığı alışverişin hacmi ise 15 milyar sterline yaklaşıyor.
    Ülkemiz ise yukarıdaki rakamlar göz önüne alındığında bu teknolojiye maalesef çok uzak kalmış durumda. Türkiye'deki tahmini otomat sayısı şimdilik 3500 civarında. Nüfusu yalnızca 10 milyon olan komşumuz Yunanistan'da ise bu rakam 10 binli rakamlara yaklaşmakta. Dünya kullanıyor, biz neden kullanmayalım...

    Kahve Üretilen Ülkeler, Bölgeler ve Kahve Türleri
    Kahve, dünya çapında 70'den fazla ülkede üretilmektedir. Bu ülkelerin birçoğunun farklı bölgelerinde farklı tipte kahveler üretilir.
    Başlıca kahve üretimi yapan ülkeler, bu ülkelerde yetişen genel ve bazı bilinen yöresel kahve çeşitleri aşağıdaki listede gösterilmiştir. Kahve ticareti, genelde 60 kilogramlık torbalar içinde satışa sunularak gerçekleştirilir.
    Arabica kahvesinin yetiştirildiği bölgeler
    Robusta kahvesinin yetiştirildiği bölgeler (Kaynak)

    Bolivya
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 150.000 torba
    Bolivya, karlı dağların güzel manzarası ile beraber, geniş plato ve tropikal yağmur ormanlarına sahip olması nedeniyle ideal kahve üretimi için gerekli uygun koşulları sağlamaktadır. Bolivya'da yetiştirilen kahvelerin yüzde 90'dan fazlası, denizden yüksekliği 500 ile 1600 metre arasında olan tropikal La Paz bölgesinin Yungas alanında yetiştirilir. Bolivya'da kahve üretiminin yapıldığı diğer önemli bölgeler ise Cochabamba, Santa Cruz ve Tarija'dır. Buralarda yetiştirilen kahveler aroma bakımından oldukça iyidir.

    Brezilya
    Kahve çeşidi: Arabica ve Robusta kahvesi
    Üretim: 35.000.000 torba
    Brezilya güney merkezi dağlarını milyonlarca kahve ağacı kaplamaktadır. Brezilya, ticari kahve üretim endüstrisi için önemli bir yer olup, her yönden dev bir potansiyele sahiptir. Birçok kahve çeşidi Brezilya'da üretilmesine rağmen, bunların hiçbirisi dünyanın en iyi kahveleri arasında yer almaz. Brezilya kahve endüstrisi, üretimde kahve fiyatını göz önünde bulundurarak, konsantre kahve üretimi yapar. Bu kahvenin genel özelliği; ucuz, oldukça lezzetli fakat zor dağılan bir kahve olmasıdır.
    Bourbon Santos : Aynı zamanda Santos olarak da bilinir. Piyasada ismi yüksek kaliteli kahve olarak bilinir. Genellikle Santo limanında gemilerle ihraç edilir. Genellikle São Paulo eyaletinde yetiştirilir ya da Minas Gerais eyaletinin güney bölgesinde yetiştirilir. Bourbon Santos terimi zaman zaman herhangi bir yüksek kaliteli Santos kahvesini temsil etmek için kullanılır, fakat tam anlamıyla arabika'nın Bourbon çeşidinden gelen Santos kahvesini tanımlar. Bu kahve, Brezilya'da yetiştirilen diğer kahvelere nazaran daha asitli daha tatlı bir kahve üretimi için idealdir.
    Rio: Brezilya'da kuru işlenmiş kahve sınıfında yer alır. Bu kahve kurutma esnasında mikroorganizmaların öldürülmesi sonucu oluşan iyoda benzer tat ve aynı zamanda tıbbi karakteristiğe sahip bir kahvedir. Rioy ya da Rio-y terimi benzer tat özelliği içeren herhangi bir kahve için kullanılır. Rio tadındaki kahve, Kuzey Amerikan müşterileri için bir kusur olarak düşünülürken, Balkan ve Orta-doğu ülkelerindeki müşteriler tarafından aranan bir özelliktir.
    Burundi
    Kahve çeşidi: Arabica ve Robusta kahvesi
    Üretim: 500.000 torba
    Burundi, Arabica kahve çiftçiliği için oldukça elverişli tropikal bir iklime sahiptir. İki önemli ırmaktan akan su ile ayrılan dağlar ve tepeler, Arabica kahve üretimi için ideal bir çevreyi teşkil eder. Bu ülkedeki kahve yetiştiriciliği deniz seviyesinden 1250 ile 2000 metre yukarıda gerçekleştirilir. Burundi'de yetiştirilen kahve, Doğu Afrika Arabica kahve çeşitliliği kalite parametreleri içinde sınıflandırılır. Burundi'ye özgü kahve, Ngoma etiketi altında satışa sunulur.
    Kamerun
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta kahvesi
    Üretim: 1.000.000 torba
    Zengin volkanik toprak, yüksek deniz seviyesi ve uygun yağmur alışı, Kamerun'u kahve yetiştiriciliği için ideal bir yer kılmıştır. Birçok Kamerun kahvesi iki ile on hektarlık küçük arazilerde yetiştirilir ve yaklaşık olarak hepsi karışık ürün çiftliklerinde yetiştirilir.
    Kamerun kahvesi dolgun bir tohuma ve çikolata tadına sahip, etrafı küçük kırmızı işaretlerle belirlenmiş bir kahve çeşididir.
    Merkez Afrika Cumhuriyeti
    Kahve çeşidi: Robusta kahvesi
    Üretim: 100.000 torba
    Merkez Afrika Cumhuriyeti'nde, yüksek kaliteli robusta kahvesinin sadece çok az bir miktarı üretilir. Genel olarak ekspreso için Fransa ve İtalya'ya ihraç edilir.
    Kolombiya
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 11.000.000 torba
    Merkez Kolombiya üç kısımdan oluşur. Bunlar kuzeyden güneye üç adet sıradağlardır. Merkez ve doğu sıradağlar en iyi kahveyi üretirler. Standart Kolombiya kahvesi ıslak işlenmiş kahvedir ki, bu kahve küçük kaplara konarak, öğütülür ve Kolombiya kahve Federasyonu tarafından ihraç edilir. Bu kahve pazar adına yada bölgesine göre değil, kalite derecesine göre satılır (Supremo en kaliteli kahvedir). Bu kahvenin kalitesine göre dağılımı, mükemmel, iyi yetişmiş, klasik, hafif meyve tadında Latin amerikan kahvesinden, sıradan fermente yan ürün olan meyve tadındaki kahveye doğrudur. Bazı arazi ve kooperatiflerden sağlanan kahve ve özel kurulmuş değirmenlerden elde edilen kahveler gibi botanik türler de bölgeler tarafından satılabilmektedir ( Burbon en iyisi).
    Güney Kolombiya'nın Narino eyaleti, Kolombiya kahvesinin en çok üretildiği yerdir. Kolombiya kahvesi karışık Medellin , Ermeni ve Manizale ile beraber MAM adıyla satılır.
    Bogota: Kolombiya'nın başkentini çevreleyen bölgelerdeki pazarlama ismidir.
    Bukaramanga: Kolombiya'daki bir kasaba ismiyle aynıdır. Bu kahve yumuşak kahve tohumundan üretilir. Sumatran kahvesi ile aynı özelliklere sahip olup, ağır gövde, düşük asitliği ve zengin tat tonları vardır.
    Cucuta: Kolombiya'nın kuzey doğusunda yetişen bir kahve için kullanılan pazar ismidir, fakat genellikle Marakaibo ve Venezuela'ya gemiyle gönderilir.
    Exelso: Kolombiya kahvesinin bir derecesidir ki, en iyi (supremo ) ile ikincil iyi (ekstra) kahvenin birleşiminden oluşur.
    Extra: Kolombiya'nın ikinci en iyi kahvesidir.
    Narino: Güney Kolombiya'daki bir bölgede istek üzerine üretilen kahvedir.
    Supremo: Kolombiya'nın en kaliteli kahvesidir.
    Kongo
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta kahvesi
    Üretim: 600.000 torba
    Kongo kahvesi tam-gövde yapısı ve toprağımsı tat profili ile kameruna benzer bir kahvedir. Genellikle Fransa'ya ihraç edilir.
    Kosta Rika
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 2.000.000 torba
    En iyi Kosta Rika kahvesi, olgun ve temiz görünüme sahip olup, kuvvetli asitliğinden dolayı Merkez Amerikan kahveleri içerisinde en çok tercih edileni olmuştur. Kosta Rika kahvesi genel olarak başkent San Joe'nin çevresindeki şehirlerde yetiştirilir. En ünlü kahvenin üretildiği dört şehir San Marcos de Tarrazu, Tres Rios, Heredia ve Alajuela'dır. Üretildiği bölgeden ziyade bu bölgenin denizden yüksekliği, kahvenin tadını belirlemedeki en önemli faktördür. Dünyadaki birçok kahveden farklı olarak, Kosta Rika kahvesi genel olarak yetiştirildikleri çiftlik veya arazi ile tanımlanır yada kooperatif tarafından işlenerek üretilir. Bu bilgi ise ihracatçının elinde var olup, Belle Vista yada La Minita gibi iyi bilinen arazi kahvelerinin dışında, arada bir tüketiciye geçer.
    Alajuele. Kosta Rika'nın en iyi kahvelerinden biri olan kahvenin pazarlamadaki ismidir.
    Heredia. Kosta Rika'nın itibarlı kahvelerinden olan bir kahvenin pazarlamadaki adıdır.
    La Minita, La Minita çiftlik evi. Kosta Rika'nın Tarrazu bölgesindeki en iyi bilinen arazi kahvesidir ki, özenle ve titizlikle üretimi yapılan bir kahvedir.
    Tarrazu, San Marcos de Tarrazu. Kosta Rika'nın en itibarlı kahvesinin pazarlamadaki adıdır.
    Küba
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 275.000 torba
    Küba, tipik bir Karaib denizi kahvesi üretir. Genellikle bu kahve Dominik Cumhuriyetine komşu olduğu için düşük rakımda yetişir ve Dominik Cumhuriyeti kahvesi ile benzer bir tat profiline sahiptir.
    Dominik Cumhuriyeti
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim : 500.000 torba
    Yüksek kaliteli Dominik kahvesi, Karayib denizi kahvesinin özellikleriyle birlikte zengin, asitli kahvedir. Santo Domingo. Düşük kaliteli Dominik kahvesi ise, az asitli ve yumuşamaya meyillidir.
    Bani: Dominik Cumhuriyeti'nin kaliteli ve az asitli kahvesinin pazarlamadaki adıdır.
    Barahona: Dominik Cumhuriyeti'nin güney batısındaki kahvenin pazarlanmadaki adıdır. Barahona, Dominik Cumhuriyeti kahvelerinin arasında en kalitelisi olarak düşünülebilir.
    Cibao: Dominik Cumhuriyeti'nin kaliteli, genelde düşük asitli kahvesinin pazarlamadaki adıdır.
    Ocoa: Dominik Cumhuriyeti'nin en itibarlı kahvelerinden biri olan kahvenin pazarlamadaki adıdır.
    Ekvador
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta kahvesi
    Üretim: 700.000 torba
    Ekvador kahvesinin, orta tatta ve kendisi oldukça asitli olmakla beraber Merkez ve Güney Amerikan kahvesinin tadına benzer bir tadı vardır.
    El Salvador
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 1.300.000 torba
    El Salvador kahvesi yumuşamaya eğimli, klasik Merkez Amerikan kahve tadının düşük asitli bir versiyonudur. Bourbon ve pacamara ağaç türlerinden yetiştirilen en iyi El-Salvador kahvesi, güzel kokulu, kompleks, canlı ve oldukça hafiftir.
    Tam olarak iyi-yetişmiş kahve: El Salvador kahvesinin en kaliteli kahvesidir.
    Etiyopya
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 4.500.000 torba
    Etiyopya, oldukça karışık bir kahve bölgesidir. En iyi Etiyopya kuru işlenmiş kahve(Harar), orta olgunlukta ve oldukça asitli olmakla beraber meyve ve şarap tadındadır. En iyi yıkanmış Etiyopya kahvesi (Yi gacheffe, Sidamo), hafif, fakat karışık çiçek ve turunçgiller tadına sahiptir.
    Djimah, Djimma, Jimma: Yıkanarak işlenmiş Djimah kahvesi mükemmel, düşük asitli bir kahvedir. Kuru işlenmiş Djimah kahvesi ise daha küçük taneli olup, hafif ilaç tadında bir kahvedir ve özel bir kahve olarak ticareti yapılmaz.
    Ghimbi, Gimbi: Batı Etiyopya'daki ıslak işlenmiş bir tür kahvedir.
    Limu: Güney-merkez Etiyopya'daki ışlak işlenmiş çiçek ve meyve tadındaki, çok güzel kokulu bir kahvenin pazarlamadaki adıdır.
    Sidamo, Washed Sidamo : Güney Etiyopya'da hafiften orta büyüklüğe doğru farklılaştırılmış, çok güzel çiçek ve meyve tadında, ıslak işlenmiş kahvenin pazarlamadaki adıdır.
    Yirgacheffe, Yirga Cheffe, Yrgacheffe : Etiyopya'da yıkanmış kahveler arasında en çok tercih edilen kahvedir ki; meyvemsi asitliği bakımından diğerlerinden ayrılan ve yoğun bir tadı olan kahvenin pazarlamadaki adıdır.
    Guatemala
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta
    Üretim: 3.700.000
    En iyi Guatemala kahvesi çok fazla baharat tadında yada çok iyi tütsü tadı olan bir kahvedir. Bu özellik kendisini diğer bütün kahvelerden ayrı kılmıştır. Bu kahveler çok asitli olup, baharat yada tütsülenerek asitliğe katkıda bulunur. En hoş Guatemala kahvesi orta ile tam olgunluk arasında olup tat bakımından zengindir. Merkez yüksekliklerde (Antigua, Atitlan) sert tohum olarak nitelendirilen kahveler zengin, baharatlı yada floral asitliğe ve mükemmel bir tada sahip kahvelerdir. Dağlık bölgelerde, Pasifik (San Marcos) yada Karayip denizinin (Cobán , Huehuetenango) havasında yetişmiş kahveler çok az asitliğe sahip ve fazla meyvelidirler. En iyi bilinen Guatemala kahvesinin yetiştirildiği bölgeler San Miguel, Capitillo, San Sebastian ve Los Volcanos bölgeleridir.
    Antigua: Guatemala kahvesinin en çok farklılaştırılmış kahvelerinden birinin pazarlamadaki adıdır. Guatemala'nın eski başkenti olan Antigua'nın çevresindeki şehirlerde yetiştirilir.
    Cobán: Guatemala'nın kuzey merkezinde olan en kaliteli kahvesinin pazarlamadaki adıdır.
    Huehuetenango: Guatemala'nın en kaliteli kahveleri arasında yer alan bir kahvedir.
    Gine
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 4.500.000 torba
    Haiti
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 370.000 torba
    En iyi Haiti kahvesi, düşük asitliğe sahip, oldukça yumuşak ve tatça zengindir. Haiti'nin yoğun yağmur alışı, derin volkanik topraklara sahip oluşu ile beraber kahvenin düşük rakımda yetiştirilmesi, onu oldukça tatlı kılar ve en kaliteli Haiti kahvesi olmasını sağlar.
    Tam olarak yetiştirilmiş yıkanmış: En kaliteli Haiti kahvesidir.
    Honduras
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 3.000.000 torba
    Honduras kahvesi, ıslak işlenmiş kahvedir ve genellikle ucuz kahve olarak karıştırılarak kullanılır. Ülkede bazı kaliteli kahvelerde yetiştirilir, fakat genellikle ihraç edilmeden önce harmanlanır.
    Hindistan
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta
    Üretim: 4.600.000 torba
    Hindistan kahvesi, ülkenin güneyinde yetiştirilir. En iyi kahvesi, asitliği olan ve de ara sıra şaşırtıcı nüanslara sahiptir. En kötü yanı yumuşamasıdır. Shevaroys ve Nilgiris bölgelerindeki kahveler, genellikle Güney Hindistan bölgelerindeki kahvelerden daha asitlidir.
    Monsooned Coffee (Monsooned Malabar): Güney Hindistan'da kahvenin tipik olarak kuru işlendiği tek bölgedir. Bu kahve kasti olarak açık ambarlarda muson rüzgarlarına tabi tutulur. Bu işlemin amacı kahvenin tadını arttırmak ve asitliğini düşürmektir.
    Mysore, India Mysore: Mysore, yüksek kaliteli ıslak işlenmiş Hindistan kahvesi'nin market adıdır ve ülkenin güneyinde yetiştirilir.
    Endonezya
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta
    Üretim: 6.700.000 torba
    Endonezya kahvesi, çeşitli kaliteye sahip olup, genellikle Sumatra, Sulawesi, Java yada Timorgibi ada bölgelerinin adı altında pazara sunulur. En kaliteli kahvesi, hoş ve zengin tadı ve düşük seviyede fakat hissedilebilir asitliği ile diğerlerinden ayrılır. En kötü kahvesi ise hoş olmayan sertliği ve küfsü kokusu ile kendini gösterir. Bunların dışında diğer kahvelerde toprağımsı bir tat vardır; bazı kahve tiryakileri bundan hoşlanırken bazıları hoşlanmaz.
    Ankola:. Kuzey Sumatra'da, arabica kahvesinin pazarlamadaki adıdır.
    Celebes: Sulawesi adasının eski ismidir. Bu kahvenin büyük bir bölümü, Güney-doğu yüksekliklerindeki Toraja ve Kalossi bölgelerinde yetiştirilir. En kalitelisi, dolgun ve zengin tat ve düşük seviyede fakat hissedilebilir asitliği ile diğerlerinden ayrılır.
    Gayo mountain: Kuzey Sumatra'da Aceh Province'de öğütülerek ihraç edilen kahvenin market ismidir. Islak işlenmiş Gayo dağı kahvesi kusursuz olmaya eğilimli fakat yüksek güç uygulandığında Sumatra profiline sahip olur. Geleneksel olarak işlenmiş Gayo dağı kahvesi, Sumatra'nın Mandheling bölgesinde yetiştirilen kahve ile benzer özelliklere sahiptir. En kaliteli kahve ise, değişik bir tatta, düşük seviyede fakat hissedilebilir asitli bir özellik gösterir.
    Kalossi: Sulawesi'nin güney-doğu dağlık bölgesinde yetiştirilir.
    Java, Java arabica: diğer birçok Endonezya kahvesinden farklı olarak, bu kahve küçük çiftliklerde ve genellikle ilkel olarak işlenir. Java kahvesi ise arazilerde ve büyük çiftliklerde yetiştirilir ve modern metotlarla ıslak işlenir. En kalitelisi, diğer Endonezya kahvelerinden daha az zengin karakteristiğe sahiptir, fakat genellikle asitlidir. Yaşlı Java, oldukça kahverengi renktedir; java kahvesinin olgunluğunu gösterir ve orijinal java kahvesine benzer özellikte bir tat oluşturur. Bu kahveler on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Avrupa'ya geçirilirken gemi içerisinde dikkatsizlik sonucu bekletilerek yıllanmıştır.
    Lintong , Mandheling Lintong : Endonezya'da, Sumatra'nın en çok beğenilen kahvesinin pazarlamadaki adıdır. Lake Toba şehrinden başlayarak adanın kuzey kutbuna kadar olan bölgede yetiştirilir.
    Luwak, Kopi Luwak: Endonezya'nın Sumatra kahvesinden farklılık gösteren tek yanı bu kahvenin prosesinin farklı olmasıdır. Luwak ya da misk kedisi gibi memeli hayvanlar olgun kahveyi yerler ve meyveyi sindirerek, tohumları dışarıya atarlar. Bu çekirdek yada tohumlar kuruduktan sonra toplanır. Kopi Luwak, dünyadaki en pahalı kahvelerden birisidir, bunun nedeni üretiliş şeklinin farklı ve sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır.
    Sumatra: Endonezya'nın Sumatra adasındaki tek kökenli kahvedir. Yüksek kaliteli Sumatra kahvesinin büyük bir bölümü ya Lake Toba (Mandheling, Lintong) yakınlarında ya da Aceh Province'de, Lake Biwa (Aceh , Gayo Mountain) yakınlarında yetiştirilir.
    Timor: Timor (doğu ve batı)'daki tek kökenli kahvedir. Timor kahvenin 20. yüzyıl öncesinde klasik bir kökeni vardır.
    Toraja: Güney-doğu Sulawasi'daki kahvenin market ismidir.
    Fildişi Sahilleri
    Kahve çeşidi: Robusta kahvesi
    Üretim: 2.500.000 torba
    Fildişi Sahilleri, en büyük Afrika kahvesi üreticilerinden birisidir. Bol miktarda tatlandırılmış kahve, özellikle çözünebilen kahve üreten üreticiler için oldukça popülerdir. Bu üreticiler ekstraksiyon verimine son derece değer verirler.
    Jamaika
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 40.000 torba
    Jamaika mavi dağlarında, dengelenmiş zengin ve hoş tatta, klasik, oldukça asitli bir kahve yetişir. Bu özellikler ve bunun yanında bu kahvenin kısıtlı kaynağı, kendisini dünyanın en ünlü kahvesi kılmıştır. Jamaika yüksek dağlarında az yetiştirilen Jamaika kahvesi taneleri daha az asitli ve hafiftir. Diğer Jamaika kahveleri ise birbirinden farksızdır.
    Jamaika Mavi Dağları stili: Otantik Jamaika mavi dağlarında yetişen kahvenin kalitesi yaklaşık olarak üreticinin tasarladığı harmanların çeşitliliğine bağlıdır. Bu harmanlar gerçek Jamaika kahvesi içermeyebilirler.
    Kenya
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 1.000.000 torba
    Kenya kahvesinin keskin, şarapsı asitliği ve farklı birçok meyve tadına sahip oluşu kendisini meşhur kılmıştır. Dünyanın en iyi kahveleri arasındadır. Bu kahvenin kalitesinin sağlanmasında ve kullanılışının geniş ölçüde yayılmasında Kenyalılar şüphesiz en önemli bileşendir. Kenya kahvesi, küçük köy arazilerinde ve geniş arazilerde yetiştirilir.
    Yetiştirildiği asıl alan, Mt. Kenya yamaçlarından, başkent Nairobi'ye doğru uzamaktadır. Uganda ve Kenya sınırları arasında olan Mt. Elgon'nın yamacında küçük çapta yetiştirilir.
    Madagaskar
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta kahvesi
    Üretim: 700.000 torba
    Madagaskar, kahveyi adanın birçok bölümünde yetiştirir. En ünlü olanı, Kouillou çeşitleridir ki, bunların oldukça farklı tatları vardır ve hala Fransa'da oldukça değerlidirler.
    Malawi
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 25.000 torba
    Bir çok Malawi kahvesi büyük arazilerde yetiştirilir ve yumuşak yapıda veya yuvarlak görünümde olmasına göre ayırt edilir.
    Meksika
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 4.200.000 torba
    Birçok Meksika kahvesi ülkenin güneydoğu bölgesinde üretilip ülkenin diğer bölgelerine gönderilir. Güneydoğu bölgesinde, kıta daralarak doğuya doğru döner. Merkez sıra dağlar girdabında bulunan Vera Cruz eyaleti, genelde ova kahvesi üretir. Fakat bu kahve Altura (yüksek) Coatepec olarak adlandırılır. Bu isim dağlık bir bölgenin kenarındaki şehrin ismidir ve oldukça iyi bir üne sahiptir. Diğer Vera Cruz kahveleri ise, Altura Orizaba ve Altura Huatusco bölgelerinde yetiştirilir. Chiapas eyaletindeki kahve Meksika'nın güney doğu kıyısında, Guatemala sınırı yakınında yetiştirilir.
    Altura: İspanyolcada "Yükseklik" anlamına gelir ki, Meksika kahvesini tarif eder. Bu kahve yüksek yada dağlık alanlarda yetiştirilir.
    Chiapas: Güney Meksika'da yetiştirilen bir kahvedir. En kaliteli Chiapas kahvesi, Guatemala'ya sınır durumunda olan Meksika'nın güney doğu kıyısında yetiştirilir ve üretildiği kasaba olan Tapachula adı altında markete sunulur. Chiapas ve Tapachula kahvelerinin en kalitelisi, sert asitliğe, lezzetli bir tada sahip olup, Oaxaca and Vera Cruz eyaletlerinin en iyi bilinen Meksika kahveleridir.
    Coatepec: Meksika'daki, Vera Cruz eyaletinin merkez sıra dağlarının kuzey yamacında, yıkanarak işlenmiş kahvenin pazardaki adıdır.
    Oaxaca: Güney Meksika'da Oaxaca eyaletindeki kahvenin pazarlamadaki ismidir.
    Primo Lavado (başlangıç yıkama): Meksika kahvesinin bir derecesidir ki, ülkenin bir çok hoş kahvesini bir arada içerisinde bulundurur.
    Nikaragua
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 1.400.000 torba
    Nikaragua kahvesi oldukça hoştur ama genellikle klasik Merkez Amerikan kahvesinden ayırt edilmez. Nikaragua kahvesi basit bir asitliği olan oldukça lezzetli bir kahvedir.
    Matagalpa: Nicaragua'nın itibarlı kahvelerinden olan bir kahvenin marketteki adıdır.
    Jinotega: Nikaragua kahvesinin en ilgi duyulan kahvesinin pazarlamadaki adıdır.
    Panama
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta kahvesi
    Üretim: 150.000 torba
    Panama'da üretilen kahve; lezzetli, tatların dengeli olduğu, Kosta Rika'nın Tres Rios bölgesinde yetiştirilen kahveye benzer bir kahvedir. Bu ıslak işlenmiş bir kahve olup, genellikle diğer kahvelerle karıştırılmak üzere kullanılır, fakat sabah kahvaltısında servis yapılır.
    Papua Yeni Gine
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta kahvesi
    Üretim: 1.200.000 torba
    En iyi bilinen Yeni Gine kahvesi oldukça geniş arazilerde yetiştirilir. Burada çok iyi hazırlanmış, temiz, güzel kokan, son derece iyi ölçülendirilmiş ve değişken asitliğe sahip bir kahvedir. Organik olarak yetiştirilen diğer Yeni Gine kahveleri ise küçük çiftlik evlerinde ve bu çiftçilerin kendi ilkel yöntemleri ile ürettikleri kahvelerdir. Bu kahvelerin en kalitelisi değişik, dolgun ve kompleks kahvelerdir.
    Peru
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 2.700.000 torba
    En kaliteli Peru kahvesi dolgun tat, aromatik, yumuşak ve az asitli bir kahvedir. En iyi bilinen market isimleri; Güney-Merkez Peru'nun Chanchamayo, Urubamba ve Machu Picchu'nun güney kıyısında yetiştirilen kahvelerdir.
    Filipinler
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta kahvesi
    Üretim: 500.000 torba
    Rwanda
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 500.000 torba
    Tanzanya
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta kahvesi
    Üretim: 750.000 torba
    Birçok Tanzanya kahvesi; Mt. Kilimanjaro and Mt. Meru dağlarının yamaçlarında, Kenya sınırı kıyısında yetiştirilir. Bu kahveler Kilimanjaro olarak adlandırıldığı gibi asıl yetiştiği kasabanın ve taşındığı bölgenin (Arusha, Moshi) ismini de alabilir. Arap kahvesinin az bir miktarı güneyde, Tanganyika Gölü ve Nyasa Gölü arasında yetiştirilir ve bu kahve genellikle Mbeya olarak adlandırılır. Bu isim önemli kasabalardan birinin adı ile yada pazarlamada adı Pare ile bilinir.
    En kaliteli Tanzanya kahvesinin en önemli özellikleri; zengin lezzet ile beraber oldukça hafif şarapsı asitliğe sahip olmasıdır. Bu özellikler, Kenya'nın komşusundaki kahve yetiştiricileri ile bu kahveyi benzer kılar. Diğer kahveler ise yumuşak ve daha hafif kahvelerdir.
    Tayland
    Kahve çeşidi: Robusta kahvesi
    Üretim: 750.000 torba
    Togo
    Kahve çeşidi: Robusta kahvesi
    Üretim: 170.000 torba
    Togo küçük çaplı bir üretici olup, tipik Batı-Afrika stili kahve üretir. Ülkede yetiştirilen en iyi kahve çeşitleri arasında, Niaouli çeşidi ön plandadır.
    Uganda
    Kahve çeşidi: Arabica, Robusta kahvesi
    Üretim: 2.700.000 torba
    En kaliteli Uganda arabica kahvesi; şarapsı asitliğe ve diğer tat özellikleri bakımından Afrika kahvesine benzer bir nitelik göstermektedir. Fakat Kenya ya da Zimbabwe kahvelerinin en iyilerinden daha az tercih edilir. Bu kahve genel olarak daha kendine özgü bir tada sahiptir.
    Bugishu, Bugisu . Mt. Elgon dağının yamacında yetiştirilen arabica kahvesinin marketteki adıdır. Bu kahve, Uganda kahvesinin en kalitelisi olarak düşünülebilir.
    Venezuela
    Kahve çeşidi: Arabica kahvesi
    Üretim: 800.000 torba
    En iyi Venezuela kahvesi, ülkenin batı kıyısı olan Kolombiya'nın sınırındaki bölgelerden getirilir. Bu bölgedeki kahveler, Maracaibos olarak adlandırılır. Kahve limana geldikten sonra, gemilere yüklenir ve Cucuta kahvesi içerir. Bu Cucuta kahvesi aslında Kolombiya'da yetiştirilir fakat Maracaibo'da gemiye yüklenir. Daha da doğudaki dağların kıyısında yetiştirilen kahve genellikle Caracas olarak adlandırılır. Başkente getirildikten sonra, Caracas limanı olan La Guaira 'da gemiye verilir. Venezuela kahvesinin en önemli özelliği Kolombiya'ya komşu olan ülkelerin kahvelerinden farklı olarak, düşük asitliğe sahip olmasıdır. En kötü kahvesi cansız, sönük; en iyi kahvesi ise tatlı ve lezzetli özelliklere sahiptir. Meridas gibi en kaliteli kahvesinde ise güzel ve zengin bir lezzet vardır.
    Caracas: Caracas bölgesinde yetiştirilen bir tür kahve sınıfıdır ve kalitesi orta ile mükemmel kalite arasında değişir.
    Lavado Fino : Venezuela kahvesinin en kalitelisidir.
    Maracaibo: Bir kahve sınıfıdır ki, ülkenin en önemli ve farklılaştırılmış birçok kahve türünü içerisinde bulundurur.
    Mérida: Venezuela kahvesinin en önemli ve en çok arzu edilen kahvesinin pazarlamadaki adıdır. Fincan içerisinde lezzetli ve tatlı bir özelliği vardır.
    Trujillo: Bir tür Maracaibo kahvesinin pazarlamadaki adıdır.
    Tachira: Bir tür Maracaibo kahvesinin pazarlamadaki adıdır.
    Vietnam
    Kahve Türleri :Robusta
    Üretim :11.000.000 torba
    Kahve Vietnam'a ilk olarak 19. yüzyılın ortalarında, Fransız misyonerlerinin Bourbon adasından getirdikleri Arabica ağaçlarını Tonkin civarına ekmeleriyle geldi. Bunu geliştirmeleri sonucunda şu an kahve endüstrisi çok hızlı bir şekilde ilerlemiştir ve bu şekilde Vietnam hızla dünyanın en büyük üreticisi olmaktadır. Bugün, ülkenin güney yarısındaki küçük ekili alanlarda genellikle robusta kahvesi üretilir.Vietnam kahvesi az miktarda asitliği ve dengeli tat dağılımıyla güzel bir uyum içerisindedir. Çoğu kez harmanlamada kullanılır.
    Yemen
    Kahve türü: Arabica kahvesi
    Üretim: 100.000 torbadan az.
    Arabian Mocha: Kızıldeniz sınırında, Yemen bölgesinin dağlarında, Arap yarımadasının güneybatı tepesinde yetişen tek orijinli kahvedir. Dünyanın en eski ekilmiş kahvesidir, ayırt edici özellik olarak zengin şarapsı asitliğiyle diğerlerinden farklıdır.
    İsmaili: Yemen merkezinde yetişen ve itibar gören kahvenin pazardaki ismidir. Ayrıca yuvarlak, bezelyeye benzeyen ve üstün kalitesiyle, geleneksel Yemen kahvesinin botanik bir türüdür.
    Mattari , Matari: Piyasada en çok beğenilen Yemen kahvesi olarak isimlendirilen, başkent Sana'nın batısındaki Ben-i Mattar bölgesinden. Genelde Yemen stilinin şaraba benzeyen, keskin bir versiyonudur.
    Sanani: Sana'nın batı bölgelerinde yetişen kahve ismidir. Genelde Yemen stilinin asitliği az olan versiyonudur.
    Zambiya
    Kahve Türü: Arabica kahvesi
    Üretim: 100.000 torba
    Zambiya kahvesi daha hafif ve Afrika kahvesinin düşük asitli versiyonudur
    Zimbabye
    Kahve Türü: Arabica kahvesi
    Üretim: 100.000 torba
    Zimbabve kahvesi Batı Afrika kahvesinin mükemmel içimi ve heyecanını ve şaraba benzeyen asitlik karakterini gösterir. Afrika kahveleri arasında Kenya cinsi ikinci kalitededir. Çoğunlukla Mozambik'le olan doğu sınırı boyunca yetiştirilir.
    Chipinga: Zimbabvenin en çok tercih edilen kahvesi olarak ülkenin doğu bölgesinde yetiştirilir.
    Diğer üretici ülkeler :
    ngola, Benin,Çin, Ekvator Gine, Gabon, Gana, Guyana, Laos, Liberya, Malezya,Yeni Kaledonya, Nijerya, Paraguay, Sierra Leone, Sri Lanka, Trinidad ve Tobago, Birleşik Devletler (Hawai, Porto Riko ) ve diğerleri.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQxImy97Uj 2008-07-26T10:31:43.736Z reason su an icin en buyuk eksiklerinin sarkinin icinde tempoyu degistirebilme ve vokal kaydi oldugunu dusundugum program. neyseki bunlar icin rewire ozelligi ve ableton live ile cubase sx var. daha yeni ogrenmeye baslamisken bidi bidi konusmam da baska bir konu. bir de prodigy'nin yeni albumunun* sarkilarini da bununla yazmaktaymis liam*, albumun yayinlanmasindaki gecikmeyi dusununce tek gec ogrenen ben degilmisim diyorum.. - metecantekin@gmail.com - NDR96QgoQvIXA97Uj 2008-07-26T10:35:33.553Z reason elektronik müzik üretimiyle yeni haşır neşir olan hemen herkesin ilk başta en az bir kere götünü düşürmüş yazılım. (ben dahil*)

    oysa, yapman gereken müziği sana dikte eden yüzlerce yazılımdan sadece biri... işine gelirse der.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQpdPj9bUj 2008-07-26T09:35:21.572Z Müzikle ilgili tüm programlar - Trakya Müzik
    Müzikle ilgili tüm programlar

    arkadaşlar elimde professionel müzik kayıtlarında kullanılmak üzere bir çok program var yok yok yani.. bunları sizinle yani değerli trakyamuzik üyeleri ile paylaşağım. hepside birbirinden kaliteli güzel ve prof, programlar.demo memoyla üğraşmaya. sağda solda program aramaya son artık hepside tam fuul programlar bunlar elimdekilerin %30 sadece zaman buldukça kalan %70 inide buraya toplayacam ..güle güle kulanın.... programlara ihtiyacı olan arkadaşlar ,ihtiyacı olan programın ismini yazmaları yeterli olur..sağlıkla:......müzikle kalın::.....

    <b>programlar</b>

    1) reason 3.0
    2) cubase sx v3.0.2.263
    3) fianle 2006
    4) cakewalk.sonar.producer
    5) halion 3
    6) cakewalk gold express 6.02
    7) sibelius 3
    8) wavelab 5.0a
    9) volko bağlama vst plug-in
    10) simple metronome
    11) cool edit pro 2
    12) edirol orkestral vst plug-in
    13) acidxpress 50a
    14) adobe_audition_2.0_tryout
    15) synthmasterrtasinstaller
    16) ableton.live
    17) transcribe 7.20
    18) emagic.logic.audio.platinum.v5.5.1-oxygen
    19) cakewalk audio finder
    20) home studio 2002
    21) mp3encupg
    22) virtual piano
    23) earpro4setup
    24) cakewalk overture v2.12
    25) çok sayıda vst plug-inler
    26) vokal,şan çalışmaları ve ses açmak için ( vokal egzersiz seti mp3 )
    27) fl studio
    28) cubasisis VST.V5.0
    29) Steinberg Hypersonic v1.12.80
    30) SpinAudio ASIO FX Processor SE.v1.2
    31) Synapse Audio Orion Platinum v6.16
    32) Synful Orchestra DXi VSTi v2.22
    33) Tascam GigaStudio 3.10.0.2270
    34) Waves QClone DX VST RTAS v1.0
    35) Waves Musicians Bundle v5.0
    36) waves L3 Multimaximizer v1.0
    37) Waves IRx v5.2
    38) Waves Diamond Bundle v5.2
    39) WaveArts.PowerSuite DX VST v4.08
    40) WaveArts Panorama VST DX RTAS v5.08
    41) wave Arts Power Suite VST DX RTAS v5.08
    42) VST to RTAS Adapter v1.0.5
    43) Voxengo Sonic Finalizer v1.0
    44) voıd Modular System v1.5.2
    45) Voxengo CurveEQ VST v2.5
    46) virtual Guitarist EE FX VST.v1.0.0.1
    47) VirSyn Tera v2.12
    48) VirSyn CUBE v1.51
    49) TrueAudio TrueRTA Level 4 v3.11
    50) the Computer Music Studio
    51) waves Transform Bundle v5.0
    52) WusikStation VSTi v2.21
    53) Xlutop Chainer v1.03
    54) psp Audioware Nitro VST MAC
    55) PSP Audioware MasterQ VST MAC
    56) Wavemachine Labs Drumagog VST RTAS.v4.02
    57) KlangLabs StompBud Collection VSTi v1.15
    58) Rayzoon Jamstix VSTi v1.01c
    59) WaveArts Panorama VST DX RTAS v5.08
    60) PSP Audioware PSP 84 DX RTAS VST v1.41
    61) PSP Audioware Lexicon PSP 42 DX RTAS VST v1.41
    62) ConcreteFX Adder VSTi v1.6
    63) ConcreteFX Kubik VSTi v2.16
    64) BIAS Sound Soap 2 DX RTAS VST v2.01
    65) AMG One Solo VSTi v1.0.1.1
    66) Swar Systems SwarPlug VSTi v1.0
    67) SpinAudio Virtual Mixing Console v1.2
    68) SpinAudio RoomVerb M2 DX VST v2.3
    69) Speedsoft Virtual Sampler VSTi DXi v3.52
    70) SoundTrek Jammer Professional v5.0.8.1
    71) Soundhack Spectral Shapers VST v1.05
    72) Sound Quest Midi Quest XL v9.1
    73) sony sound force v8.0
    74) Sony Media Software DVD Architect v3.0c
    75) Sony ACID Pro v5.0c
    76) Sony ACID Music Studio v5.0a
    77) Sonoma Wire Works Sonoma 7 VST v1.1
    78) SONICSTAGE 2.1
    79) McFunSoft Audio Editor v4.1
    80) SONAR POWER
    81) SlicyDrummer v2.0 Midi-FX
    82) SID Sound In Depth v1.2.0.0
    83) 3DPanner Studio VST DX v1.1.210
    84) Acoustica Mixcraft v2.50.45
    85) AlgoMusic M42 Nebula VSTi v1.0
    86) Algorithmic Arts ArtWonk v2.0
    87) Algorithmic Arts ArtWonk v2.0
    88) Antares Auto-Tune DX v3.27
    89) AMG One Solo VSTi v1.0.1.1
    90) Antares Filter VST DX v1.01
    91) Antares Autotune DX v4.31
    92) Antares Microphone Modeler.v1.32.DX
    93) Antares Tube VST DX v1.02
    94) AnwidaSoft GEQ15V VST v1.1
    95) Applied Acoustic Systems Tassman v4.0
    96) Applied Acoustics Lounge Lizard EP.VSTi.DXi.v3.0
    97) Arturia Arp2600 V v1.0
    98) Arturia Minimoog V v1.5
    99) Audiotools v5.39
    100) Awave Studio V9.2

    <b>Öncelikli bilmeniz gerekenler</b>

    1)Software’de başarıya ulaşmak için çok zaman harcamanız gerekir. Müzik bilginiz ne kadar engin, ses programlama kabiliyetiniz ne kadar yüksek, program sayınız ve bu işte deneyiminiz ne kadar fazlaysa işiniz o kadar daha çabuk bitecektir ama hiçbir şekilde bunun kısa bir süreç olmasını beklemeyin.

    2)Tarza göre, melodiye göre, hatta çaldığınız farklı akorlar için bile farklı synth programlaması yapmanız gerekmektedir. Yani bir kere oluşturduğunuz bir ses sonuna kadar her parçanızda birebir kullanmak çok amatörce ve doğru olmayan bir davranıştır. Sesin karakteristik özelliğini her seferinde değiştirin demiyorum ama her sesi parçanın yapısına ve diğer seslerle uyumuna göre modifiye etmeniz gerekir. Ayrıca yeni sesler üretmekten çekinmeyin.. Deneyin !!

    3)Solo olarak çaldığınız zaman size süper duyulan sesler işinize genellikle yaramaz. Bu acı bir gerçektir. Bunlar genellikle -fat sound- olarak adlandırılırlar ve ne yazık ki süper sesler olmalarına rağmen parçanızın bütünlüğünü bozarlar. O yüzden tüm sesler birbirine göre programlanmalıdır. Eğer yaptığınız parçada mutlaka kullanmanız gerekiyorsa (örnek: mesela trance yapıyorsunuz ve dance tabanlı bir sound) o zaman kick’in önüne geçmemesine özen gösterilmelidir. Bu kadar süper bir ses ile hiçbirşey yapamıyorum diye kendinizi üzmeyin. Sorun sizde olmayabilir. Umudunuzu kaybetmeyin: yeni başlıyorsanız bu yollardan geçmek icab ediyor gibi düşünün.

    4)Software kaynaklı çalışmalarda adlandırma çok önemlidir. Eğer çalışmanıza sistematik bir adlandırma yöntemi ile başlarsanız bu sizin çok işnize yarayacaktır. Örnek verecek olursak: Reason’da her enstruman’ın ismini parçada işlevine göre mutlaka ayrı ayrı yazın. Ayrıca effectlere de –hangi enstrumanlara bağlı olduklarını- ne işe yaradıklarını vb gibi ufak notlar alabilirsiniz.

    Adlandırmayı sadece software içinde düşünmeyin. Ayrıca yaptığınız dosya isimlerini de başarı ile adlandırmak çok önemlidir. Uzun bir çalışmada parçanıza birden çok değişiklik yapabilirsiniz ve eski back-up’lara baktığınız zaman neyi hangi versiyon’da yaptığınızı hatırlamabilirsiniz. Bu durumu çözmek için dosya adına gün’ün tarihini ve ayrı bir ID numarası yazıp, o ID numarsına ait herhangi bir doküman’a (word, notepad) kendinize göre notlar alabilirsiniz. Her “save” yapışınızda hangi değişiklikleri yaptığnızı bilmek çoğu zaman faydalı olacaktır.

    5) “Beginnings come at random, but conclusions always have a meaning…” kuralını unutmayın. Sonuç almak istiyorsanız onun için çalışmanız gerek.. Evet yanlış duymadınız: Birşeye başlamak istiyorsanız başlayın –doğru karar verin- ama önemli olan ona ne kadar emek verip bu sayede(yapım sürecinde belki) sizin için ne kadar anlam ifade ettiği ve DEĞER kazanıdğıdır. Tek yapmanız gereken çalışmak ve ürettiğniz şeye gerçekten kendinizden birşeyler katabilmek. Olaya bu bakış açısı ile baktığınızda tamamen unquie (benzersiz-size ait) bir sound yakalayabileceğinizi garanti ediyorum.

    6)Maymun iştahlı olup bitirmeyeceğiniz projeler ile zamanızı harcamayın, gidin keyfinize bakın. Müzik dinlemek yapmaktan daha zevkli..

    7)”Bitti” kelimesini sözlüğünüzden atın... Yeni birşeyler öğrenmek için sürekli okuyacağınız ve yeni birşeyler öğreneceğiniz için, her başlanmış parçanızı daha iyi bir seviyeye taşıyabilirsiniz.. Kimse size niye eski parçana edit yaptın demeyecek ve tamamen yeni bir parça yapmaktan daha hızlı olacak değil mi ?

    8)Yardım almaktan çekinmeyin ama kimse hangi üslüp ile soracağınıza dikkat etmek isteyebilirsiniz. Yardım aldıktan sonra minnettar olun ki tekar yardım gerektiğinde elinizden tutacak birileri olsun. Yardım etmenizi de önemle tavsiye ediyorum. Bencil olmayın, birşeyi birlikte yapmanın verdiği zevk apayrıdır...
    Hatta imperio bilir..: Birlikten güç doğar Kararlarınızda gelecekteki ekonomik şartlarınızı, zaman durumunuzu, şimdi nerde olduğunuzu ve nereye gitmek istediğinizi bir düşünün.

    10)Bu tavsiyelerden hangisi sizin için işe yarıyorsa onu alın, diğerleri de aklınızda bulunsun tabii

    <b>şimdi Alışveriş Zamanı Müzik Yapımına Özel PC Toplarken Dikkat Edilmesi Gerekenler</b>

    Ses kartı seçerken kaydınızı nasıl yapacağınızı iyi düşünmeniz, hangi multitrack sequencer'ı kullanacağınıza karar vermeniz gerekli..

    Ses kartlarının kendi saat üreteçleri ve A/D (Analog/Dijital) çeviricileri ses kalitesini en çok etkileyen unsurlardır.. Creative'inkiler gibi genele yönelik ürünler çıkaran ses kartları bu iç parçaların yetersizliğinden ötürü ses kalitesi olarak bir adım geride kalıyorlar.. Ayrıca bu tarz, üretmeye değil, dinlemeye yönelik parçalar, sesi renklendirerek daha "etkileyici" kılarken, aslında bizim kayıtlarda istemeyeceğimiz bazı dengesizliklere yol açarlar... Sb Live (emu10k1)/Audigy(emu10k2) serisi bir kart işinizi minimal derecede görür mü? Görür.. Ama iyi midir, tercih edilmeli midir? Hayır....



    1) Kasa seçimi: Kayıt esnasında eğer mikrofon ile bilgisayar aynı odada bulunacaksa bilgisayarın içindeki fanların çıkartacağı gürültü büyük sorun olur. Ancak esas gürültüyü yapan tahmin edilenin aksine, fanlar değil, fanların sesinin içeride yankılanması ile titreşen kasadır. O yüzden çeperi ince ucuz kasalardan değil de kalın saçtan ya da aluminyumdan yapılma 19 inç rack Server kasalarından bir tane kullanmanız yararınıza olur. Unutmayın, kasa üzerinde 3,5" yuvalardan daha fazla 5,25" yuvaya ihtiyacınız olacak. Seçiminizi ona göre yapın. Büyüğü küçültmek kolay ama küçüğü büyütmek zor. Ayrıca kasanın içini de ses yalıtıcı/absorbe edici malzeme ile kaplayacaksınız.

    2) Ses yalıtımı: Az önce dediğim gibi gürültüyü kesmek açısından kullanılan havalandırma fanlarının Ultraquiet denen tip 80mm fanlar olması gerekir, standart boş kasaların üzerinde gelen Sunyon Munyon fanlar iş görmez. Bunun için PAPST'ın Super Low Noise serisi fanları idealdir, ayrıca kasa fanlarından daha fazla gürültüyü CPU fanı yapar, onun için de Zalman'ın süper FlowerCooler çözümleri vardır. Bu ve diğer PC kasası ses yalıtımı için [LinkLeri GöreBilmek için Üye Olmalı Yada Giriş Yapmalısınız. KayıT için Tıklayınız] adresini ziyaret ediniz, ufkunuz açılır.

    3) Anakart, CPU ve RAM Hafıza seçimi: Öncelikle şunu unutmayın; Intel pahalıdır ama müzik PC'leri için en problemsiz seçimdir, zira bütün profesyonel/yarı-profesyonel müzik cihazı üreticileri ürünlerini geliştirirken Intel'i referans olarak alırlar.

    Anakartı seçerken chipset'in Intel olmasına dikkat edin. Via ve SiS çipsetlerinden özellikle sakının. Benim tercihim Intel Pentium'dan yana ancak AMD'ler de gayet güzel netice veriyormuş diye duydum. Ancak AMD'lerin çalışma ısısı P4'lere nazaran yüksektir, Audio stream okumaları ve bunların üzerine eklenecek Software plug-in işlem yükünün büyüklüğü dolayısı ile bu sıcaklık normal ofis kullanımlarında rastlanan değerlerin çok üzerine çıkar, soğutma sistemi sağlıklı kurulmamışsa bu ciddi problemler doğurur (en ucuzu sistem donmaları, en pahalısı CPU arızalanması gibi).

    En sağlamı Intel, Asus ya da Supermicro gibi yüksek özellikli en kaliteli anakartlara yürümektir.

    RAM tipini seçerken DDR RAM'ları ilk tercih yapabilirsiniz, zira hem yeterince hızlı hem de fiyat olarak daha ucuzdur. Benim kullandığım RDRAM'lar en hızlısı ama çok daha pahalı idiler ben kendi bilgisayarımı yaptığım zaman. Sizin o kadar para harcamanıza gerek yok, DDR 266'lar hayde hayde işinizi görür. Müzik PC'lerinde RAM olarak 1GB (1024MB) artık standarttır, 512MB minimumdur. 512MB'ın altında RAM sizi oldukça sıkıştırabilir. Yalnız sakın ha isimsiz fason hafıza modülü kullanmayın. Ucuz etin yahnisi çok acı olur, midenizi bozar. müzik PC'si topluyorsanız ucuza kaçmayacaksınız.

    4) Hard Disk seçimi: Burada dikkat etmeniz gereken birkaç husus var.

    Bunlardan ilki hız. Öncelikle seçilecek HD kesinlikle 7200rpm ya da üstü olmalı. Bu istikrarlı bir çok kanal okuma/yazma için gerekli.

    İkinci olarak ATA standardının seviyesi. ATA 66 ya da 100 müzik uygulamaları için yeterli. 100'ün üzerindekiler bir zarar getirmez ama bir fayda da getirmez, zira her ne kadar HD 133Mb/sn hızda iletişim kurabiliyorsa da anakartınızın PCI buss'ları 60Mb/sn hızın üzerine çıkamayacaktır. Dolayısı ile aslında 66Mb ile 100Mb arasında bile bir performans farkı olmayacak. Ancak bugünlerde ATA/UDMA 100 artık standart oldu o yüzden ona gidin.

    Buffer boyutu olarak ne kadar büyük alırsanız o kadar iyi. Ben PC'mi kurduğumda en büyüğü 2MB idi ancak şu anda 8MB buffer'lı HD'ler oldukça yaygın. Benim hard disklerim CD standardında (44.1/16) 50 kanalı okurken aynı anda 8 kanal ses bilgisini rahat rahat yazabildiğine göre orada hiçbir sorun olmaz.

    Yanlış anlamayın Fujitsu, Western Digital, Maxtor, Hitachi gibi bütün markaların performansı aşağı yukarı aynı aynı ancak marka açısından hem PC dergi laboratuar testleri, hem de benim tecrübeme dayanarak söylüyorum: Müzik PC'leri için en uygun harddiskler Seagate Barracuda serisi Harddisklerdir.

    Öncelikle Seagate'ler piyasadaki HD'ler arasında gürültü seviyesi en düşük olanı. Tamamen kapalı bir kutu tasarımı olduğu için kafa hareketi sesleri dışarıya diğerleri kadar bariz yansımıyor. Burayı es geçmeyin, normalde Microsoft Word kullanırken ya da oyun oynarken bu farkedilmez ama aynı anda 30-40 kanal CD kalitesinde ses dosyasını HD'den okumaya başladığınızda mutfakta yağda kızaran patateslerin çıkardığı ses HD'lerden gelen sesin yanında masum kalır. Resmen "krrrrrr" diye bütün oda yankılanmaya başlar kulaklarınızda. Eğer bir de aynı odada mikrofonla kayıt yapmaya çalışıyorsanız o ses aynen kayıdınıza yansır.

    Benim HD'lerim Seagate Barracuda IV serisi, ancak artık V serisi piyasada galiba. Israrla öneririm, utandırmaz. Seagate bulamıyorsanız yukarıda saydıklarıma da yürüyebilirsiniz, ancak IBM'lerden uzak durun. Müzisyenler camiasında IBM Deskstar'ların adı "Deathstar" olarak geçer. Yüksek bilgi akış seviyelerinde kafa senkronizasyon problemleri olan bir üründür, başınızı çok ağrıtabilir. Eğer HardDiskleri ilave olarak SilentDrive gibi susturucu ses geçirmez özel yapım kutuların içine monte etme şansınız varsa çok daha iyi edersiniz.

    Sisteminizde mutlaka ve mutlaka Sistem HD'i ile Ses dosyalarınızı kaydettiğiniz HD ayrı olsun ve aynı IDE buss üzerinde olmasın. Şerit kablo olarak 80 telli yeni standart ATA100 kablo kullanın, eski 40 telli kabloları çöpe atın. Şerit kablo üzerinde Master cihaz kablonun en ucuna, Slave cihaz da kablonun ortasındaki sokete takılacak. Bunun sebebi, ana kayıt ya da sistem diski olarak kullandığınız öncelikli aktif birimin kablonun geri kalanından gelebilecek yansımalardan etkilenmesini önlemektir.

    Ayrıca yedekleme olayını sakın ihmal etmeyin. O sebeple Ses dosyalarınızı sakladığınız HD'nin aynısından bir tane daha alıp sisteminize koyun ve her günlük çalışmanın sonunda bilgisayarı kapamadan önce o harddiski komple diğerine yedekleyin. Ya da üzerinde değişiklik yaptığınız dosyaları yedekleyin. Burada sakın ha "ya, bişşe olmaz biz Türküz" filan yapmayın. Zira bir sabah bilgisayarı açmaya çalıştığınızda "kıhhh" diye bir ses duyduğunuzda ve üzerinde aylardır çalışmakta olduğunuz kayıtlarınızın içinde bulunduğu HD okumayı reddettiğinde bu satırları hatırlamak bayağı acı olabilir. Başkalarının başına geldi, hem de çok defalar geldi, aynısı size de olabilir.

    Benim ana müzik bilgisayarımın özellikleri şöyle, inceleyin derim zira ben bunu bir araya koyduğumda (2002 yazında) SOS forumlarında ideal konfigürasyon seçilmişti. Tabii şu anda piyasada satılan ürünlerin özellikleri benimkinin çok üzerinde zira GHz miktarı her ay 0.1 ila 0.3 oranında atıyor ama konfigürasyon tarzı olarak size fikir verir:

    İşlemci: Intel Pentium 4 2.2GHz CPU
    Anakart: Intel D850MVL
    RAM: 1GB PC800 RAMBUS
    Görüntü Kartı: Matrox Millennium G550 32MB Dual DVI (çift monitör çıkışlı)
    Hard Disk 1: Seagate Barracuda IV 40GB 7200rpm (Primary Master - sistem)
    Hard Disk 2: Seagate Barracuda IV 80GB 7200rpm (Secondary Master - Audio kayıt)
    Hard Disk 3: Seagate Barracuda IV 80GB 7200rpm (Secondary Slave - Audio backup)
    CD yazıcı: Plextor 401640 (Primary Slave)
    Ses Kartı: Terratec EWS88MT 8 analog g/ç + 1 SPDIF dijital g/ç + 1 MIDI g/ç
    İşletim Sistemi: Windows XP Pro
    Monitörler: 2 adet 17" DVI TFT LCD ekran

    Hard Disklerin hepsi SilentDrive gürültü kesici kutularda. CPU'nun soğutucusu ve fanı Zalman FlowerCooler sessiz soğutma sistemi ile değiştirildi, ayrıca kasa fanları da PAPST UltraQuiet fanlarla değiştirildi.

    Elimde bilgisayarımın fotoğrafları yok ancak önümüzdeki hafta sistemimde değişiklik yapacağım için bilgisayarımı raftan çıkartıp açacağım, o zaman dijital makinamla birkaç resmini çeker buraya asarım, size referans olur.

    5) Ekran ve Ekran Kartı Seçimi: Tek yol LCD ekran. Artık CRT öldü, ayrıca CRT'lerin yaydıkları manyetik alan hoparlörler ve gitar manyetikleri başta olmak üzere ses kabloları bütün diğer müzik cihazlarının alayına gürültü yayıyor. TFT LCD ekranlarda böyle bir sorun yok, ayrıca daha az yer kaplıyorlar, görüntü kalitesine gelince bir kere LCD kullananın bir daha Katot Tüplü Ekranlara bakası gelmiyor. O yüzden oarada kendinize bir iyilik yapın, LCD'lerin fiyatları da her geçen gün düşmekte, kendinize LCD ekran alın. Benim ana bilgisayarımda iki tane 17" ekran bağlı, orada LG en zirvede, Iiyama, Philips, Samsung orta seviyede, Acer filan da onların bir altı işte. LCD seçimindeki kriterlere sonra gireriz.

    Müzik aplikasyonlarında tek ekranın sınırlayıcılığı kendini hemen belli edecektir, iki ekrana geçtkten sonra tek ekrana dönmek resmen attan inip eşeğe binmek gibi geliyor. Ekran kartını seçerken ona uygun Dual Head bir karta yatırım yaparsanız ileride tekrar para harcama olayından kurtulursunuz. Dikkat etmeniz gereken hususlar: Ekran kartı fan soğutmalı olmasın, müzik bilgisayarında 3D karta gerek yok, 2D kart rahatlıkla işinizi görür. Bu açıdan örnek olarak Matrox Millennium G550 Dual Head serisi birçok müzik PC'sinde denenmiş ve süper neticeler verdiği görülmüştür. Eğer alabiliyorsanız Dual DVI modelini alın, ileride alacağınız LCD ekranlarda DVI özelliği varsa bu ekranların ve kartın performansını inanılmaz arttırır (bende iki ayrı bilgisayarda G550 Dual DVI var ve Analog RGB ile Dijital DVI arasındaki kalite farkı çok yüksek). DVI'lara Analog monitör bağlamak mümkün ancak Analog çıkıştan DVI çıkış almak mümkün değil.

    6) Ses Kartı Seçimi: Öncelikle söyleyeyim: Müzik yapacaksanız üzerinde SoundBlaster yazan ürünlerden uzak durun. Onlar oyun oynamak için, müzik yapmak için değil.

    Eğer grup kaydı yapacaksanız ses kartı seçimi önemli zira aynı anda kaç kanal kaydetmeniz gerektiğini tayin edip ona göre Audio Interface seçmeniz gerekecek. Eğer elinizde yeterince çok kanallı mikser varsa o mikserin mikrofon pre'lerini kullanıp Insert noktalarından çıkış alarak PC'ye gönderebilirsiniz, dolayısı ile üzerinde mic pre'si olan ses kartı/audio interface almanıza gerek kalmaz.

    Burada muhtelif farklı çözümler var: PCI kart şeklinde birimler, PCI kartlı harici konvertör üniteli birimler, Firewire üzerinden çalışan konvertörler, USB üzerinden çalışan konvertörler vs. Giriş çıkış sayısı, üzerinde mikrofon pre olup olmaması ve sayısı, girişlerin balanslı/balanssız olması, kullanılan konvertörlerin kalitesi, jitter oranı ve diğer bazı özellikler fiyata etki eder. Öncelikle nasıl bir müzik yapacaksınız ve bunu nasıl kaydedeceksiniz, aynı anda kaç kanal kayıdına ihtiyacınız olacak, kaç mikrofonu aynı anda kullanacaksınız dolayısı ile kaç mic pre'ye ihtiyacınız olacak onun kararının ne kadar sağlıklı verebilirseniz, amaçlarınıza uygun bir ürünü seçebilmeniz de o kadar kolay olur.

    Bu forumun muhtelif yerlerinde ses kartları ile ilgili tartışmalar yapıldı. Eğer müzik yapım amaçlarına uygun ses kartları olarak piyasada ne var ne yok bilgilenmek istiyorsanız Compel AŞ'nin web sitesini bir gezin, bu firma benim anladığım kadarıyla bu alanda faaliyet gösteren üreticilerin çoğunun Türkiye temsilciliğini yapmakta: [LinkLeri GöreBilmek için Üye Olmalı Yada Giriş Yapmalısınız. KayıT için Tıklayınız], faydası olur.

    Şu an ben halen Terratec EWS88MT kartı kullanmaktayım (8 Analog giriş/çıkış + 1 SPDIF dijital giriş/çıkış) ancak geçen hafta sistemimi bir üst standarda taşımaya karar verdim ve Aardvark Direct Pro Q10 Audio Interface'lerden iki adet sipariş verdim. Saadece Aardvark'lar üzerinden 20 kanal, toplamda 30 kanal kayıt yapabileceğim.

    Sizin ilk aşamada bu kadar büyük para harcamanıza gerek olmayabilir, benim standardım artık elimdeki sistemi zorlamaya başladığı için böyle bir upgrade'e gitmek zorunda kaldım. Oysa size tavsiyem ilk baştan bu tip ekipmana büyük paralar dökmeyin. Kendinize biraz zaman tanıyın, zira zaman içerisinde ihtiyaçlarınızın farkına daha iyi varacaksınız ve ilk başlarda ağzınızı sulandıran çözümler bir süre sonra hiç de o kadar ideal gelmeyebilecek. Kendinize zaman tanıyın, ancak piyasayı iyi takip edin.


    Bilgisayarda müzik kayıdında esas amaç olarak, ses kartında dijitale çevirilen bilginin arada hiçbir kesintiye uğramadan stream halinde hard diske kaydedilmesi ve bu arada sinyal akışının hiçbir kesintiye uğramaması gerekir. Bu bilgiyi geri okurken (playback) de aynıdır. Dolayısı ile bu akış esnasında CPU'yu ya da PCI buss'ı meşgul edecek bütün fonksiyonların kapatılması/susturulması/disable edilmesi gerekir.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQ1OuyzLUj 2008-07-25T09:28:58.617Z V i d e o G r a p h | Dijital Video ve Broadcast Dergisi

    Video ve HD

    Günümüzde hızla gelişen teknoloji, çekim tekniklerini ve özel efektleri olduğu kadar çekim formatlarını ve medyaları da etkiledi.

    Çok kısa bir süre öncesine kadar, video denince Betacam, Digital Betacam ve DVC Pro gibi formatlar akla gelirken, artık günümüzde bunlara DV, DVCAM, HDCAM, DVC PRO HD gibi dijital yeni formatlar ve medya tipleri eklendi.

    Bu formatlar için yine bir takım manyetik kasetler kullanılmaktadır. Ancak, üzerinde çalışılabilmesi için görüntülerin, günümüzün dijital video işleme ve kurgulama cihazlarına aktarılması gereklidir. Bu neden, ortaya XDCAM gibi DDR (Digital Disk Recorder) teknolojilerini çıkardı.

    Bu teknolojiler klasik VTR (Video Tape Recorder) �lerden farklı olarak herhangi bir aktarım gerektirmeden, bir kurgu sistemine bağlanıp çalışabilmektedir. Bu sayede hem kaset masrafı, hem de aktarım için harcanan zaman ortadan kalkmakta, ayrıca daha hızlı ve ucuz çalışmak mümkün hale gelmektedir. Ancak bu sistem HD (High Definition) sistemler için henüz çözümlenmiş değildir. Daha fazla disk alanına gerek duyan HD sistemler için gerekli depolama kayıt sistemlerinin gelişmesi için zamana ihtiyaç vardır.

    Bu noktada SD (Standart Definition) ve HD (High Definition) arasındaki farkları açıklamakta yarar vardır. Herşeyden önce çözünürlüklerde oldukça büyük bir fark oluşturmaktadır. Klasik standart yoğunluklu bir video görüntüsünde, her frame Pal D2 formatında 720 nokta x 576 nokta Pal D1 ise 768 nokta x 576 nokta ve 4/3 oranı kullanılmaktadır. Ancak iki format arasındaki yatay nokta farkı (768/720) görüntü oranını (aspect ratio) değiştirmektedir. Dijital videoda kullanılan 720x576 formatı bu nedenle 4/3 oranında kullanılabilmek için yatay nokta sayısı 1,067 sayısı ile genişletilir. Bu sayede görüntüde bozulma olmaz.

    Dijital ortamdan bahsettiğimize göre standart yoğunluktaki bir frame in ne kadar yer kapladığına da göz atalım. 720x576=414720 nokta. Her noktanın RGB (Red, Green, Blue) olarak 3 değeri olduğunu düşünürsek, 414720*3=1244160 byte = 1,19 Mbyte bir frame için kullanılan sıkıştırmasız alan olacaktır. Buradan saniyede 30 Mbyte, dakikada 1,76Gbyte alana ihtiyacımız olduğunu bulabiliriz.

    HD (High Definition) sistemlerde çözünürlükler sabit değildir. Yani, klasik Pal ( 720x576) ve NTSC (720x480)�den farklı olarak düşey nokta sayısı ve progressive (ilerleyen) � interlaced (geçmeli-taramalı) yapılarına göre isimlendilir. Bunlar 480p, 720p, 1080i, 1080p şeklindedir. Sıkça kullanılanlar ise, 720p (şu an pek çok yayın kuruluşu kullanıyor) ve 1080p�dir. 720p, 1280x720 noktalık bir çözünürlük getirmektedir.

    16/9 oranında olan bu format, bu açıdan da SD sistemlerden ayrılmaktadır. Dijital sistemlerde bu tür bir görüntüyü saklamak için gereken alan ise, SD bir sitemden 2,23 kez daha fazladır. Buna karşı sağladığı avantajlar da oldukça fazladır. Örneğin görüntülerde detay oldukça artmış ve görüntüler daha gerçekçi bir hale gelmiştir. Ayrıca SD sistemlere göre alan derinliği ve renk derinliği de oldukça iyi bir duruma gelmiştir.

    Klasik 35mm film ile sağlanabilecek açık ve koyu tonlar arasındaki fark minimum 8-9 civarındadır. HD formatta ise bu oran 11 civarındadır. Bu sayede 35mm film ile elde edilen görüntülere çok yakın görüntüler elde etmek mümkün olmaktadır.

    Bu sonuç doğal olarak film endüstrisinin HD formatına yönelmesine yol açtı. Daha önceleri çekilen film ile bilgisayar görüntüleri birleştirmek için kullanılan 2K (2048*1536) çözünürlük HD sistemlerde artık sağlanabilmekteydi. 1080p yani 1920x1080 noktalık çözünürlük filme baskı için yeterliydi. Daha önce denenmiş ve perdede iyi sonuçlar alınmıştı. Bu nedenle çekim aşaması zor ve pahalı olan 35mm formatından Dijital Video formatına dönüş başladı. Film çekilirken yaşanan zorluklar örneğin; çekilen görüntünün anında izlenememesi (banyo yapılıp telesine yapıldıktan sonra izlenebilir) ve negatif montajın problemleri, HD formatında yaşanmamaktadır.

    Çekim sırasında görüntülerin izlenmesi ve seçilmesi, montajın online olarak yapılabilmesi maliyetleri düşürürken işin bitirilme zamanını kısalttı. Ancak bu başka bir sorunu gündeme getirdi. 90 dk. bir film montajı için gereken 4-8 saat arası görsel malzemenin HD formatında dijital ortamda saklanması ve işlenmesi için gereken disk alanı oldukça fazlaydı.

    1920x1080 noktalık bir kare için saniyede 150Mbyte alana ve bu boyutta verileri gerçek zamanlı olarak işleyecek veri yolu ve işlemci gücüne sahip video sistemlerine gereksinim vardı. Ancak teknolojik gelişmeler bunu kolaylaştırdı. Bugün, evimizde bile kullanılabilecek sistemler üretilmektedir.

    HD formatta çekilmiş ilk film Avrupa�dan geldi. �Vidoq� isimli bu film, yeni teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanmıştı. Negatif film üzerinde analog yöntemlerle yapılan renk düzeltme ve montaj beraberinde iş kopyaları, banyo problemleri gibi sorunları getirirken, online bir HD kurgu sisteminde her şey anında karşınızda görülmektedir. Montajı bitirdiğinizde sorun olabilecek tek şey, negatif film üzerine aktarımdır. Bu sistem doğal olarak Hollywood Stüdyoları�nın da dikkatini çekti.

    Başta George Lucas �StarWars� serisinin devamı olan yeni üçlemeyi HD formatta çekmeye karar verdi. Bu bir çok üreticinin önünü görmesi açısından iyi bir gelişme oldu. Bu sayede teknoloji ile birlikte ekipmanlar da daha hızlı bir şekilde gelişti ve seçenekler arttı. İkinci üçlemenin ilk filmi gösterime girdikten sonra ise bu seçimin doğruluğu bir kez daha anlaşıldı. Çekimler daha kolaylaşmış ve Post Production aşaması daha kontrollü yapılabilmişti. Sonuç ise, tam bir görsel şölendi. Bunun bir yansıması olarak aralarında ülkemizinde olduğu bir çok ülke HD sistemlere olan ilgisini arttırdı.

    Ülkemizde HD formatlı çekilen ve gösterime giren ilk film, benim de içinde bulunduğum bir ekip tarafından 2005 yılında tamamlandı. Gelibolu belgeseli tamamen HD formatta çekilip kurgulandıktan sonra 35mm filme basılarak gösterime girmiştir. Bu tür yapımların gelecekte çoğalması kaçınılmazdır.

    HD kamera ekipmanları gelişirken, düşük seviye modelleri ile amatör kullanıcıların da yararlanabileceği ucuz fakat işlevsel modelleri de piyasaya çıktı. Özellikle haber amaçlı kullanım açısından oldukça pratik ve ekonomik olan bu modeller geniş kullanım alanları ile kullanıcılara farklı formatları kullanma seçeneği de sunuyor.

    DV, DVCAM, HDDV gibi alt seviye ve sıkıştırma oranları biraz yüksek olan formatlar bazı açılardan görüntü kalitesi elde edilmesi için yeterli olabilmektedir. Sony, Panasonic, Philips ve JVC gibi markaların profesyonel çözümleri ise kabul edilebilir sıkıştırma oranları ile ekonomik çözümlerin yanında, sıkıştırmasız ve yüksek kaliteli görüntü ihtiyaçlarına cevap verebilecek seçenekler sunmaktadır. Günümüzde çok hızlı gelişen bilgisayar teknolojisi HD videoları işleyebilmek için neredeyse, sadece yazılıma ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Bu nedenle artık büyük ve pahalı video sistemlerinin yerini daha ucuz ve basit çözümler almaktadır.

    AVID DV HD, FINAL CUT PRO HD, CANOPUS EDIUS HD gibi donanımdan bağımsız sadece yazılım ile HD editing imkanı vardır. Yazılımınızın çalışma rahatlığı bilgisayarınızın donanımı ile doğru orantılıdır.

    FireWire (1394b) bağlantısından aktarım yapabileceğiniz gibi yazılımınız tarafından desteklenen bir video kartı ile Analog Composite, S-video, Component, HD Component veya SDI bağlantıları ile giriş ve çıkış için seçenekler kullanabilirsiniz.

    Bu tür bir video kartı belirlenirken yazılımınıza olan katkısı ve giriş-çıkış sinyallerinin temizliğine dikkat edilmelidir. Tabiki 8 yerine 10 bit çıkışa sahip bir kart tercih sebebidir. Dikkat edilmesi gereken bir konuda görüntülerin saklanacağı disklerdir.

    Raid yani çoklu disk sistemi gereksinimi kaçınılmazdır. Bu sistemin içinde kullanılan donanım ile soğutma ve elektrik beslemesinin yeterliliğine dikkat edilmelidir.

    RAID5 yapılandırmasının tercih edilmesi en iyi sonucu verecektir. Donanımsal problemler yaşamamanın bir yolu, TURN-KEY bir sistem almaktır. Bu sayede ihtiyacınıza en uygun çözümü test bir donanım ile sağlamış olursunuz.

    Ülkemizde genelde bu sistemler daha pahalı olduğu için, aslında uzun vadede çok daha uygun ve sorunsuz bir çözüm sunmaktadırlar.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQxBQwoQkZuTrbUj 2008-07-24T15:17:29.462Z The Royal Literary Fund Nick Stafford
    Nick Stafford
    Fellow at Roehampton University, 2003-06

    Fellow at University of Southampton, 2007/08


    Nick Stafford was born in 1959 in Staffordshire. He has been a freelance creative writer for over 15 years, mainly writing for the theatre but his scripts have also been produced for radio and television.

    Five of his plays have been published by Faber: Battle Royal (1999), originally staged at the National Theatre; Luminosity (2001) originally produced by the Royal Shakespeare Company; Love Me Tonight (2004), Hampstead Theatre; Katherine Desouza (2006), Birmingham Repertory Theatre; and War Horse (2007), National Theatre.

    Nick has been the resident dramatist at the Half Moon Young People's Theatre, London, and at the Birmingham Repertory Theatre. He was also Thames TV Writer-in-Residence at the Young Vic.

    His BBC Radio 4 play, 'A Matter of Sex', won the Sony Gold Award for Best Original Script in 1993. His play, 'La Petite Mort', was chosen to represent the BBC at an international festival for radio drama in 1994. Nick also dramatised for Radio 4 Mary Shelley's Frankenstein, Sebastian Faulkes' Birdsong and Jane Smiley's A Thousand Acres.

    He won the Dennis Potter Play of the Year Award in 1998 for his screenplay 'Pity'. He is currently writing a new play for Birmingham Rep and developing a screenplay based on his play Katherine Desouza, with Slingshot Studios. He has also been writing his first novel, 'Armistice'.


    Email: nick@nickandmichele.demon.co.uk
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQptybrbUj 2008-07-24T15:19:08.917Z Mary Shelley Robert Louis Stevenson
    Bram Stoker
    H G Wells
    Jules Verne
    John Steinbeck
    William Shakespeare
    Edgar Allan Poe
    Stephen King
    Mark Twain
    J R R Tolkien
    Dean Koontz
    H P Lovecraft
    George Orwell
    Charles Dickens
    Jane Austen
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQzsHqrLUj 2008-07-24T15:05:41.906Z KALİD
    Nick Stafford
    NEHRİN SOLGUN YÜZÜ
    (Katherine Desouza)


    Çeviren: AHMET LEVENDOĞLU
    Yöneten:ÖZGÜR YALIM
    Sahne Tasarımı: BEHLÜLDANE TOR
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQhdD-rLUj 2008-07-24T15:11:11.572Z Frankenstein by Mary Shelley - BBC Radio - SeymourDAC : Books > Audio books -... Frankenstein by Mary Shelley.

    Adapted for radio in two hour-long episodes by Nick Stafford and produced by Claire Grove.

    Victor Frankenstein experiences an idyllic childhood in Switzerland, surrounded by a loving family and accompanied by his adopted cousin Elizabeth. He is fascinated by ancient philosophers whose grandiose ambitions included looking for an Elixir of Life. After the death of his mother, his first unhappy experience, he goes off to University where he applies his new-found knowledge of science to manufacture a human being of enormous size and strength.

    When his creation comes to life, Frankenstein is so horrified by his own bizarre accomplishment that he falls into a delirious illness which last months. Meanwhile, the creature flees into the woods and disappears, but is it gone for good?

    Cast -
    Frankenstein - Michael Maloney
    The Creature - John Wood
    John Walton - Phillip Joseph
    Elizabeth - Janys Chambers
    Henry - Paul Panting
    Alphonse - Ted Richards
    De Lacey - Gavin Muir
    William - Sam Crane

    Also starring
    James Berwick
    Peter Caffrey
    Frances Jeater
    Neville Jason
    Deborah Berlin
    Don McCorkindale
    Malcolm Ward
    Peter Kenny
    David Jarvis
    Margaret John.

    My recordings at 128kbps ABR joint-stereo LAME mp3.

    This is one of my earliest attempts at making an mp3 of a radio programme and doesn't sound quite as good as my later efforts, it's okay though.

    Have fun & please seed.

    SeymourDAC :)
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQ97GJrbUj 2008-07-24T15:14:07.831Z BBC - BBC 7 Programmes - Frankenstein - Previous episodes
  • 26 Apr 2008 00:00 -01:00
    BBC 7
    Episode 2
    Victor Frankenstein sets out to find the creature, and avenge his brother's death.
  • 25 Apr 2008 18:00 -19:00
    BBC 7
    Episode 2
    Victor Frankenstein sets out to find the creature, and avenge his brother's death.
  • 25 Apr 2008 00:00 -01:00
    BBC 7
    Episode 1
    Michael Maloney stars as Victor Frankenstein in this classic Mary Shelley tale.
  • 24 Apr 2008 18:00 -19:00
    BBC 7
    Episode 1
    Michael Maloney stars as Victor Frankenstein in this classic Mary Shelley tale.
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDR96QgoQsYb9gbUj 2008-07-23T14:07:48.050Z thomas mann thomas mann en unlu romani olarak budenbrook ailesi gosterilir. gercektende fena bir roman degildir. alman burjuvasinin sosyo ekonomik gelisimi ile zihin dunyasi islenir romanda. buyulu dag ise biraz sikicidir. en ilginc romanlarindan birisi dr. faustus tur. bu romani ikinci dunya savasindan sonra yazmistir. romanda alman fasizminin sosyolo psikikolojik sebepleri ortaya konur. thomas mann wagner ve nietzsche den etkilenmistir lakin bu romanda fasizmin kaynagi olarak radikal-elestirel yikici dusunceyi gorur ve bu entelektuelleri yikimin müsebbibi olarak gosterir. dolayisiyle mann aslinda modernist-aydinlanmaci bir adamdir. (habermas abi den cok olmasin). fakat alman elemanlarin ruhunda bu catismalar vardir...en azindan bir zamanlar vardi. - metecantekin@gmail.com - NDQPCQwoQ1bqTgrUj 2008-07-23T14:13:55.220Z thomas mann "pervane muma yaklaşır ve yanar. ama mum hem onu hem kendini yakar. dolayısıyla pervanenin yanmaktan dolayı yakınması yersizdir." - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQouut2rQj 2008-07-22T15:03:42.028Z MERKEZ BURASI MUSIC CENTER: Search results for E Books

    PART1 rar :
    http://rapidshare.com/files/120577524/E.BOOK.part1.rar
    PART2 rar :
    http://rapidshare.com/files/120558484/E.BOOK.part2.rar
    PART3 rar :
    http://rapidshare.com/files/120521679/E.BOOK.part3.rar
    PART4 rar :
    http://rapidshare.com/files/120507847/E.BOOK.part4.rar
    PART5 rar :
    http://rapidshare.com/files/120493840/E.BOOK.part5.rar

    rapidshare
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQ2rew2rQj 2008-07-22T15:03:56.447Z MERKEZ BURASI MUSIC CENTER: Search results for E Books

    PART1 rar :
    http://rapidshare.com/files/120577524/E.BOOK.part1.rar
    PART2 rar :
    http://rapidshare.com/files/120558484/E.BOOK.part2.rar
    PART3 rar :
    http://rapidshare.com/files/120521679/E.BOOK.part3.rar
    PART4 rar :
    http://rapidshare.com/files/120507847/E.BOOK.part4.rar
    PART5 rar :
    http://rapidshare.com/files/120493840/E.BOOK.part5.rar

    rapidshare
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQ8IOP2LQj 2008-07-22T13:44:42.272Z psychedeliczade mahmut efendi psychedelic cepken delik
    kevgir misin be karde$lik
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQ6MCT2LQj 2008-07-22T13:46:11.933Z psychedeliczade mahmut efendi bilmem, tanrım, beni yaratırken neydi niyetin,
    bana cenneti mi, cehennemi mi nasip ettin;
    bir kadeh, bir güzel, bir çalgı bir de yeşil çimen
    bunlar benim olsun, veresiye cennet de senin.
    veresiye cennet
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQ4dy52LQj 2008-07-22T13:56:21.833Z mescalito lsd yutmakla peyote ritueli arasındaki derin farkı algılayamamış beyinin yazdığı hiç bir kitaba saygım yoktur. şamanizm nedir bilmeyenlerin ve konuyla alakası olmasa da castenadayı okuyup takdir etmiş arkadaşlara kısa bilgi olsun istedim. - metecantekin@gmail.com - NDSIKQgoQi_K92LQj 2008-07-22T13:57:30.258Z tatei matinyeri kızılderililerde özellikle huichollarda doğanın baş tanrıçasına verilen isimdir, tatei yurianaka da denilir ayrıca peyote ritueli için uğranılan kutsal bir mekandır. - metecantekin@gmail.com - NDQPCQwoQysnd17Qj 2008-07-22T13:31:11.996Z psychedelic bir müzik türü. günümüzde genelde elektronik müzikle özdeşleştirilse de (bkz: psychedelic trance) kökenleri çok eskilere dayanır. zira her psychedelic elektronik olmadığı gibi, her elektronik de psychedelic değildir. lakin pek güzel elektronik psy örnekleri de mevcuttur. ancak bu müziği 2 perküsyonla da icra edebilirsiniz. psychedelic müzikte esas olan, müziğin sizi alıp götürmesi, size farklı deneyimler yaşatması, imgeler göstermesi, bir nevi sizi bir trans haline sokmasıdır. psychedelic bir parçayı dinlerken gözlerinizi kapayıp renkler ve imgeler alemine seyahat edebilir, müzikle anlatılanı görebilir / yaşayabilir ve iç yolculuğa çıkabilirsiniz. bu durum meditasyon, algı değiştiriciler gibi çeşitli yöntemlerle de sağlanabilmektedir. müzik ise zaman zaman bu yöntemlere destek olabilirken, zaman zaman da tek başına kullanılabilmektedir. bu yöntemlerin hepbirini birden kullanan insanların sayısı da az değildir. çok eski çağlardan beri var olan psy müziğe geçmişten günümüze isimlerle örnek vermek gerekirse, kanımca şöyle bir sıralama yapılabilir:
    1. şaman - şaman davulu
    2. johann sebastian bach
    3. pink floyd
    4. infected mushroom
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQ8r3f17Qj 2008-07-22T13:31:43.370Z psychedelic zihinaçıcı be annem - metecantekin@gmail.com - NDQxBQwoQ8eHi17Qj 2008-07-22T13:32:45.523Z fordizm akla chaplin'in modern times isimli filminde, fabrikada bütün gün ayni hareketi yaptiktan sonra kafayi çizip dişari çikinca da ayni haraketi yaptiği sahneyi getiren kavram...
    meyerhold
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQs57n17Qj 2008-07-22T13:33:50.386Z meskalin " peyotl dedikleri bir kök yiyorlar ve buna sanki bir tanrıymış gibi hürmet ediyorlar" - metecantekin@gmail.com - NDRGDQwoQx7WE2LQj 2008-07-22T13:41:48.411Z algi kapilari
  • #1388027 !?
  • şair william blake 'in bir şiirinde mısra içinde kullandığı iki kelime.
    mısra yaklaşık olarak şöyledir.
    "bizi gerçeklerden ayıran algının kapılarıdır."
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQpsaH2LQj 2008-07-22T13:42:39.692Z algi kapilari alginin kapilarinin uyusanlarca ozgurluge acildgi sanilirken aslinda o kapilarin uyusma ve bagimlilik vasitasiyla, iktidarin (hiyerarsik sirayla; torbaci, baba, devlet) ayaklari altina acildigini goremezler o kapilarin pesinde kosanlar. sasirtici da degil aslinda gozu acik olmayanin surekli pasif pozisyonda kalmasi. - metecantekin@gmail.com - NDRGDQwoQ74z21bQj 2008-07-22T12:27:59.607Z Distopyalar Distopya: Kötü ütopya anlamına gelir. Yunanca kökenlidir. Distopyaların yazımı, 1. Dünya Savaşı'yla başlamıştır. En önemli yanları birey-toplum ilişkisini ortaya koymak ve belli bir yönetim biçimini eleştirmektir. Bu eleştiriyi edebi olarak yaparlar. Her distopya kahramanın çelişkiye düşmesiyle son bulur. Ütopya kategorisinde alınması bana göre bir hatadır. Çünkü amaçları farklıdır. Ütopyalar toplum için mükemmel yapıyı ortaya koymaya çalışırken, distopyalar siyasi yönetim şekillerini abartarak, onların gelecekte ne hale gelebileceğini gösterir. Şimdi spoiler vermeden belli başlı distopyalar hakkında biraz bilgi:

    -İlk distopya Yevgeni Zamyatin tarafından yazılan 'Biz' olarak kabul edilir. Mükemmel devletin bireylerinin kendi içlerindeki çelişkileri ele alır.

    -En fazla bilinen iki distopya Cesur Yeni Dünya ve 1984'tür.

    -Cesur Yeni Dünya'da A.Huxley Shakespeare'e atıfta bulunarak bu ismi vermiştir. A. Huxley'in soyunda çok fazla genetik ve tıpla uğraşan bilimadamı olduğu için, tamamen bilimle işleyen bir toplumu eleştirmiştir. Ütopyaları dolaylı değil direk taşlamaktadır.

    -1984 ise asıl adı Avrupadaki Son Adam iken değiştirilmiştir dağıtımcı firma tarafından. Hayvan Çiftliği'nin gelişmiş hali olarak düşünülebilir. Ancak diğer kitaplarının etkisi fazlasıyla görülmektedir. Sovyet rejimine atfen yazdığı 1984'ten dolayı George Orwell ölene kadar Sovyetlerin gözetimi altında kalmıştır.

    -Fahrenheit 451 distopyası her ne kadar adı geçen distopyalar kadar duyulmasa da edebiyatçılar tarafından en beğenilen distopyadır. Ray Bradbury, Fahrenheit 451'de kitapsız bir dünyanın ne hale gelceğini göstermeye çalışmıştır. Bu romanı önceden bu konuda yazdığı yazıların toplamından kendisi harmanlamıştır.

    -Teknolojiyi eleştiren en iyi distopya ise Kurt Vonnegut'un Otomatik Piyanosu'dur. İnsanların hiçbir işe yaramadığı bir dünya koyar önünüze.

    -Distopyalar çoğunlukla totaliter rejimleri eleştirirler. Ama bunda da istisna vardır. Ursula Leguin'in Mülksüzler kitabı anarşistleri eleştirir. Leguin'in kendisinin de anarşist düşüncede olduğu halde bu kitabı yazması büyük tepki toplamıştır ancak kitap en iyi distopyalar arasında yerini almıştır.

    -Chuck Palahniuk'un Dövüş Kulübü ve Anthony Burgess'ın Otomatik Portakalı da distopya yönü olan kitaplardır. Ancak tam olarak distopya denemez ikisine de. İkisi de toplumdaki şiddeti ve toplumun şiddete karşı tepkisini ortaya koyarlar.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQr-__1rQj 2008-07-22T13:05:38.461Z aldous huxley yazar adayı bir gence şu öneriyi vermiştir:
    " bir süre önce romancı olmak isteyen bir gençle tanıştım. benim bu meslekten olduğumu bilen genç, arzusunu gerçekleştirmek için işe nereden başlaması gerektiği konusunda kendisine yardımcı olmamı istedi. elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. " ilk olarak bir yığın kağıt, bir şişe mürekkep ve bir dolmakalem alacaksın." dedim. "sonra geriye bir tek yazmak kalıyor." ama bu söylediklerim genç dostumu tatmin etmedi. sanki özenle uygulanırsa bir dickens, bir henry james, bir flaubert olmanızı sağlayacak edebi reçetelerle dolu, gizli bir edebi yemek kitabının bulunduğuna inanıyordu.

    ...bir defter ya da günlük tutuyor muydum? zengin ve kibarların salon sohbetlerine katılıyor muydum? ya da tam tersine güneyde, sussex'de inzivaya mı çekiliyordum? yahut east pub'larda kendime konu mu arıyordum?

    buna benzer şeyler... bütün sorularını elimden geldiğince yanıtlamaya çalıştım. olabildiğince tarafsız tabi. ve genç adamın hayal kırıklığına uğramış hali karşısında ona son bir karşılıksız öğüt vermeye karar verdim. "genç dostum" dedim, "eğer insan psikolojisiyle ilgili bir kitap yazmak istiyorsan, yapabileceğinin en iyisi bir çift kedi edinmektir." ve onu bu fikirle baş başa bıraktım.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQ9KGU17Qj 2008-07-22T13:11:11.418Z aldous huxley algı kapıları'nda bizzat kendi uyuşturucu deneyimlerini anlatırken sanatçıların dünyayı algılama biçimlerine hayvan gibi özendiğini, onları acayip kıskandığını itiraf etmiş tuhaflıklar insanı. meskalin manyağıdır. adı geçen kitabında cennet ve cehennem gibi bölümler, türlü artistlikler yer alır, şekil yapmıştır. - metecantekin@gmail.com - NDQV_QgoQ85za17Qj 2008-07-22T13:30:17.228Z psychedelic metafiziği ve sürrealizmi birleştirebilmiş bir müzik türü. - metecantekin@gmail.com - NDQxBQwoQnYnT1bQj 2008-07-22T12:18:25.661Z aldous huxley the doors of perception - metecantekin@gmail.com - NDSIKQgoQ2pjW1bQj 2008-07-22T12:19:16.847Z yevgeni ivanovic zamyatin "zamyatin'in getirdiği tartışma ise düşünen ve hayal eden insan için özgürlük ve mutluluğun özdeş kavramlar olduğudur. (...) özgürlük mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir zamyatin'de. başkaldırmak, alışılagelmiş olanla mücadele etmek acı verir gerçi, ama "dünü bugün, bugünü de dün olarak yaşamak daha zordur." zamyatin'in ütopyası kesintisiz bir mücadeledir, bugüne daima yarının gözüyle bakarak, kendi kurduğunu, kurumlaşmaya başladığı andan itibaren yeniden yıkarak sürdürülen bir mücadele. ütopya, zamyatin için bir ufuktur, ona sürekli olarak yaklaşılır, ancak varılamaz. "vardık", teslim olmaktır, gerçek sorular ise "neden" ve "peki sonra ne olacak'tır?"
    bülent somay / biz önsöz

    g. orwell ve a. huxley gibi yazarların öncüsü ve esin kaynağı olan zamyatin, onlardan çok daha önce yazdığı 'biz' ile totalitarizm tehlikesine işaret ederek, anti-ütopyayı radikal bir eleştiri silahına dönüştürmüştür. bütünlüklü, bitmiş bir topluma karşı olan zamyatin "biz"de böylesi bir toplumun olumsuzluklarını anlatır. 26. yüzyılda geçen romanda insan
    doğadan ve kendi "ben"liğinden koparılmış, "biz"leşerek teknolojiye ve bürokratik devlete teslim olmuştur. kişisellik yoktur... insanların adları değil, numaraları vardır. saydam, cam duvarların arkasında yaşayan insanların her dakikası devletçe belirlenmekte, denetlenmektedir. erkek ve dişi numaralar yalnızca, izin belgeleriyle önceden belirlenmiş sevişme saatlerinde birbirlerini ziyaret ettikleri zaman perdeleri indirme hakkına sahiptiler. zamyatin "gerçek edebiyatın güvenilir ve gayretkeş görevliler tarafından değil, ancak aykırı ve asi ruhlular, çılgınlar ve hayalciler tarafından gerçekleştirilebileceğini" savunarak resmi görüşlere karşı çıkmış, kuşağının en radikal isimlerinden biri olmuştur.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQpZ7d1bQj 2008-07-22T12:21:12.274Z yevgeni ivanovic zamyatin
  • bu yazarın biz isimli ütopyasında kahramanlarımızın isimleri değil sayıları vardır. biriyle sevişmek isterlerse büroya başvurmaları, o kişiye kayıt olmaları ve pembe kuponlardan almaları gerekir.
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQmJTk1bQj 2008-07-22T12:23:05.534Z master and margarita can yayinlarindan çikan kitabin arka kapagında "ilk baskisinda sansürlenen 80 sayfanin da yer aldiği" yazmaktadır. sansurlenen kısımlar italik yazılmış, bu beklenti epey bir kısmın/muhalif satirlarin, sovyetler birliği baskisinda sansürlendiği izlenimi yaratsada, aslinda çikartilan kisimlarin neden çikartildiğini anlayamayacağimiz bir düzende sansüre uğradiği anlaşilmaktadir. bana daha çok "kitap çok uzun birazini keselim bari" işgüzarliği gibi gelmiştir. ama sansürlenen iki kisim özellikle dikkatimi çekmiştir. puşkin uzerine iki olumsuz cümlede sansüre uğramiştir. bunun dişinda, sovyetlerin sanatçi politikasi, ev sirasi bekleme sendromu, halkin döviz vs düşkünlüğü, her köşede bekleyen gizli ajanlar, ateistlik vs bolca dalga geçilen ve eleştirilen konular ve sanüre ugrammaislar. bence yazar altindan kalkamayacaği kadar fantastik bir roman girişiminde bulunmuştur. özellikle kitabin ikinci bolumu ilk bolumdeki fantastik kurgusundan iyice kopmuştur. yinede fantastik romanlari sevenler icin guzel bir kitap, ama kitap arkasina kanipta "sansur" oltasina kapilanlar, sansursuz kisimlarda aradiklarini (yani bir muhalif tarz) bulamayacaklar. - metecantekin@gmail.com - NDRE-QwoQkOia1LQj 2008-07-22T11:28:06.782Z Cesur Yeni Dünya (kitap) - Vikipedi

    Bernard-Marx : Alfa-Artı psikoloğu. Önceden belirlenmiş rollerine seve seve razı olmaları için yetiştirilir ve eğitilirler. Fakat Marx Londra Kulukça ve şartlandırma merkesinde mutsuzdur.Yalnızlık için duyduğu özlem,zorunlu cinsel özgürlüğün bitmek bilmeyen hazlarından duyduğu hoşnutsuzluk,kaçma duygusunu güçlendirir. Bu yüzden eski,ilkel yaşama biçiminin hala sürdürüldüğü az sayıdaki vahşi ayrı bölgelerinden birine yapacağı ziyaret derdine çare olmasa da dönerken beraberinde Londra’ya getirdiği ‘Vahşi', teknik uygarlık’ı farklı bir gözle değerlendirir, onlara neleri kaybettirdiklerini hatırlatır.

    John the Savage(Vahşi): Linda ve Thomas’ın oğlu. Savage’ın annesi Yeni Dünyalı olmasına rağmen bir gezide kazara orada unutulmuş ve yine kazara hamile kalıp, Savage’ı doğurmuş. Savage okuyabildiği tek kitap olan Shakespeare derlemesiyle yaşamını biçimlendiriyor, dünyaya ozanca bir algılamayla bakıyor ve sirk maymunu yapılması niyetiyle getirildiği Yeni Dünya’daki saçmalıklara soneler ve oyunlarla karşı durmaya çalışıyor. Ama Eski Dünya’da “ yabancı” olduğu için dışlanan, Yeni Dünya’da ise yaşam alanı bulamayan Vahşinin dünyası bu ağırlığı taşıyamıyor. Önce bir adada inzivaya çekiliyor, sonra da Vahşi, vazgeçiyor… Çünkü Cesur Yeni Dünya’da olmaması gereken şey duygudur.

    Epsilon: Okuyup yazamayacak kadar aptaldırlar...O şekilde yetiştirilirler.

    Epsilon-Eksi: Ayak işlerini yapmak üzere tasarlanmış olan yarı moronlar

    Henry Foster: Hatchery’nin yöneticisi ve Lenina’nın partneri

    Lenina Crowne: Beta-Artı Embriyo çalışanı, John’un sevdiği kız

    Mustapha Mond:Doğu Avrupa Dünya Kontrollörü, Kader Yönetici asistanı Fanny Crowne: Beta Embriyo çalışanı, Lenina’nın arkadaşı

    Benito Hoover: Lenina’nın Alfa-artı arkadaşı, Bernard’dan hiç hoşlanmayan kişi

    Helmholtz Watson: Alfa-artı insanı. Duygusal Mühendislik Kolejin de doçent, friend and confidant of Bernard Marx ve John the Savage in güvenip,sırrını paylaştıkları insan, Üretim hatası bir insan (Nesne!)

    Linda: John'un annesi, daha öncesinde Londra'da beta-eksi Embriyo işçisiydi

    Kothlu: Kiakime ile evli kişi

    Yaşlı Mitsima: John’a indian’ı öğreten kişi

    Popé: Linda'nın sevgilisi. John’un öldürmeyi denediği kişi

    - metecantekin@gmail.com
    - NDR96QgoQ9q6c1LQj 2008-07-22T11:28:33.738Z Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (roman) - Vikipedi

    Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell tarafından kaleme alınmış alegorik bir politik romandır. Hikayesi distopik bir dünyada geçer. Anti-Ütopya romanlarının ünlülerindendir. Özellikle kitapta tanımlanan Big Brother (Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır.

    Roman, Avrupa'daki Son Adam (The Last Man in Europe) ismiyle yazılmıştır. Fakat ABD ve Birleşik Krallık'taki yayımcısı, ki roman bu iki ülkede aynı anda satışa sunulmuştur, pazarlama meseleleri nedeniyle romanın adını Bin Dokuz Yüz Seksen Dört`e (Nineteen Eighty-Four) çevirmiştir. Roman ilk kez 8 Haziran 1949'da basılmıştır.

    Romanın anti-ütopik dünyasında, totaliter bir merkezi tek Parti'nin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir. Roman daha sonra ünlenecek, Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir. 20. yüzyılın en etkili romanlarından biri olmasının yanı sıra satış anlamında da çok başarılı olmuştur.

    Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört İngiliz edebiyatının ilk ve en ünlü anti-ütopik edebi eserlerindendir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve içerdiği terminoloji mahremiyet tartışmalarında sıklıkla ortaya atılmış ve kalıplaşmıştır. Kitap birçok farklı dile çevrilmiştir. Türkiye'de Can Yayınları tarafından Türkçe olarak basılmaktadır.

    Bu roman aynı zamanda 1984 yılında beyaz perdeye uyarlanmıştır.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQ_KGe1LQj 2008-07-22T11:29:03.259Z Magnum opus - Vikipedi

    Magnum opus (bazen opus magnum), Latince "büyük iş" anlamına gelen bir deyiştir. Yazıldığı gibi okunur.

    Bu deyiş bir sanatçının en önemli ya da en bilinen eserini belirtmek için kullanılır. Örnek olarak Don Kişot, Miguel de Cervantes'in "magnum opus"udur.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQ_vOv1LQj 2008-07-22T11:33:52.283Z Biz (roman) - Vikipedi

    "Biz", (Rusça: Мы - Mıy), Rus yazar Yevgeni İvanoviç Zamyatin'in bir romanı. Yazarın en bilinen eseri ve tek roman çalışmasıdır. 1920 yılında kaleme alınan eser yazarın ülkesinde ancak 1988 yılında yayımlanmıştır.[1]

    Romanın kurgusu, sosyalist bir devrimin ardından 26. yüzyılda geçmektedir ve kendisini örnek alan diğer romanlar gibi eserde de distopik bir atmosfer mevcuttur. Romanda insan doğadan ve kendi benliğinden koparılmış, Biz haline getirilerek toplumun sıradan bir parçası halini almıştır. Öyleki artık isimler kullanılmamakta, en üstün bilim olan matematikten yararlanılarak her yurttaş bir sayı ile anımaktadır. Saydam cam duvarlar arasında yaşayan yurttaşların her anı sistem tarafından denetlenmekte, erkek ve dişi sayılar sadece sistemin izin verdiği çiftleşme anlarında bir perde ile dış dünyadan ayrılabilmektedirler. Toplum gelişmiş, bilim ilerlemiş, dünya dışına yolculuk yapmak bile mümkün olmuştur. Ancak tanımlanan dünya bir ütopya değil, kara, karanlık bir ütopyadır.
    Biz, distopik geleceği konu alan, çoğunlukla totaliter ve özgür istemi kısıtlayan, yok eden iktidarları betimleyen romanların ilk örneğidir. Roman en gelişmiş sistemin bile daha iyi bir alternatifi olduğu iddiasını kendisine temel almıştır.

    Sovyetler Birliği'nde 1921 yılında yasaklanmış olan romanın İngilizce tercümesi 1924 yılında İngiltere'de yayımlanmıştır. Bu eser ilk anti-ütopyacı (ütopya karşıtı) romanlardandır; Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya (Brave New World) ile George Orwell'ın 1984 isimli romanlarına esin kaynağı olmuştur.

    Distopik bir geleceği konu alan romanda, hikaye baş kahraman "D-530"un ağzından bir tür günlük şeklinde anlatılır. Romandaki `günlük` biçimindeki anlatım, kahramanların isim yerine ürün koduna benzer kodlarla isimlendirilmesi ve genel anti-ütopyacı tutum daha sonraları birçok romanda kullanılacak ve roman birçok distopya konulu romana öncü olacaktır. Distopik bir hiciv olan romanda birçok özel ve farklı detay göze çarpar. Bunlara örnek olarak romanda evlerin saydam materyallerden yapılmasını verebiliriz. Buna göre herkes her an görülebilir.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQj_nI1LQj 2008-07-22T11:40:42.841Z Aldous Huxley - Vikipedi

    Aldous Leonard Huxley, (d. 26 Temmuz 1894, Surrey-İngiltere – ö. 22 Kasım 1963, Los Angeles). İngiliz yazar.

    İngiltere'nin Sussex bölgesindeki Godalming'de doğdu. Birçok ünlü bilim adamı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu. Oxford'daki Eton College'da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Balliol kolejini bitirdi.

    Romanları ve denemeleriyle tanınmış olmasına karşın kısa hikayeler, şiir, gezi yazıları, film hikayeleri ve senaryolar ile de uğraşmıştır. Roman ve denemelerinde sosyal norm ve idealleri, bilimin insan yaşamında yanlış kullanılımını eleştirmiştir. Parapsikoloji ve mistik temelli felsefelerle ilgilenmiş ve bu konularda yazılar kaleme almıştır. Özellikle Türkçe'ye "Kalıcı Felsefe" adıyla tercüme edilen "Perennial Philosophy" adlı eseri Perennial Felsefeyi çeşitli çevrelerde yeniden gündeme taşımıştır.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQ3JnJ1LQj 2008-07-22T11:40:46.720Z George Orwell - Vikipedi

    , asıl adı ile Eric Arthur Blair (25 Haziran 1903 – 21 Ocak 1950), 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasındadır. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda yarattığı Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile tanınır.

    Orwell'ın hayatı, sonradan yazılarını etkileyecek olan deneyimlerle doludur. Eton Koleji'nden mezun olduktan sonra, o sırada bir İngiliz sömürgesi olan Burma'da bulunmuş; kısa süreliğine adanın polis teşkilatında görev yapmıştır. Bu memuriyet döneminde şahit olduğu acımasız uygulamalar, emperyalizme karşı geliştirdiği derin öfkeye katkıda bulunmuştur.

    Gençlik döneminde Fransa'da bulunmuş, türlü mesleklerde çalışmış, para sıkıntısı gerek yazarlığa başlamadan önce, gerekse ilk yapıtlarını kaleme aldığı yıllarda yakasını bırakmamıştır.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDR96QgoQ4unJ1LQj 2008-07-22T11:40:56.979Z Yevgeniy İvanoviç Zamyatin - Vikipedi

    1 Şubat 1884 Tambov vilayetinin Lebedyan ilçesinde bir rahibin oğlu olarak doğdu. 1902'de takdirname ile bitirdiği Voronej Lisesi'nin ardından 1908 yılında Petersburg (Leningrad)daki Gemi Mühendisliği enstitüsünden mezun oldu. Öğrencilik yıllarında, birinci Rus devrimi zamanlarında devrim hareketlerinde yer aldı. 1906 - 1911 yılları arasında kanun kaçağı olarak yaşadı. Potyomkin isyanı olduğu sıralarda Odessa’da bulundu.

    İlk Hikayesi “Yalnız” 1908 yılında Eğitim dergisinde yayınlandı. İlk büyük edebi başarısını 1911 yılında yayınlanan “Uyezdnoye” (Gezisel, gezi hikayleri) ile kazandı. 1914 yılında yayınlanan savaş karşıtı hikayesi “Na Kuliçkah” (Çok Uzaklarda) nedeniyle kovuşturmaya uğradı , tutuklandı ve yargılandı , eserin basıldığı derginin ilgili sayısı toplatıldı. Bu iki eser de dönemdaşı ünlü Rus yazar Maksim Gorki’den de iltifatlar almıştır.

    1916-1917 yıllarında İngiltere’de Rus buz kırıcı gemilerinde çalışırken izlenim sahibi olduğu İngiliz hayatı hakkında “Ostrovityane – Adalılar” adlı eseri yayınlandı. 1917 sonbaharında Rusya’ya döndü. Maksim Gorki tarafından davet edildiği Dünya Edebiyatı Topluluğu’nda, İngiliz ve Amerikan edebiyatından sorumlu yayın kurulu üyesi olarak görev aldı. Aynı yıllarda esas mesleğinde de başarılı çalışmalarda bulundu Ermak, Krasin gibi buz kırıcı gemilerinin ve diğer muhtelif gemi yapım işlerinde görev aldı.

    1920’lerde “Serapionlar Kardeşliği” yazın topluluğunun üyesi oldu. “Mağara”, “Rus” ve “En Önemli Hakkında” bu dönem eserlerindendir. Aynı yıllarda “Bit” ve “Atilla” piyeslerini yazdı.

    1920 yılında en çok ses getiren ve batı edebiyatında ilk ütopya karşıtı roman olarak nitelendirilen Biz adlı romanını yazdı. Roman ilk olarak 1924 yılında İngiltere’de yayınlandı.

    1929 yılı sonrasında, 1988’de “Biz” kendi dilinde yayımlanana kadar Zamyatin’in eserleri Sovyetler birliğinde hiç yayımlanmadı. George Orwell’in ünlü eseri 1984’ü yazarken “Biz” den etkilendiği yorumları yapılmıştır.

    1931 yılında kendi isteği üzerine Stalin tarafından verilen Sovyetler Birliği dışına çıkış izni ile Paris’e yerleşti. Ölümüne kadar bir göçmen olarak Sovyet vatandaşlığından çıkmadan orada yaşadı.

    Zamyatin ağır bir hastalık geçirerek 1937 yılında Paris’te öldü.

    Son eseri “Tanrı’nın Sopası” ölümünden sonra 1938 yılında yayınlanmıştır.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQk4np1LQj 2008-07-22T12:17:50.448Z Hayvanlar Çiftliği (roman) - Vikipedi


    Hayvan Çiftliği, (orijinal adıyla Animal Farm) George Orwell'in mecazi bir dille yazılmış fabl tarzında siyasi hiciv romanı. Roman ilk olarak 1945'te yayınlandıysa da asıl ününe 1950'lerde kavuştu.

    Roman, Stalinizmin acı bir eleştirisidir. Totaliter rejimlere karşıt bir solcu olan Orwell, romanında SSCB'nin kuruluşundan itibaren meydana gelen önemli olayları kara mizah kullanarak mecazi bir dille anlatır.

    Hayvan Çiftliği çok yankı uyandırmış ve olumlu eleştiriler almıştır. Bir Stalinizm eleştirisi olmakla birlikte, II. Dünya Savaşı yıllarında müttefiklerini kızdırmak istemeyen İngiltere'de sansüre uğramıştır. Romanın çizgi filmi çekilirken konusunun CIA tarafından değiştirildiği iddia edilmektedir.1 Roman 1999'da bu kez konusuna daha sadık bir senaryoyla filme çekilmiştir.

    Hayvan Çiftliği, Pink Floyd'un Animals albümüne ilham kaynağı olmuştur.

    mahalle baskısı ile gözetim toplumunu birleştiren bir ütopya yazsan ne güzel olur
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQgNSt1bQj 2008-07-22T12:08:12.586Z thomas more
  • kızıl meydan ın girişindeki aleksandra parkı nda gelmiş geçmiş sosyalist kuramcıların adlarını taşıyan anıt bir sütunda adı yazan düşünürdür. hatta bir gün stalin ütopia nın ilk basımının amsterdam da satışa çıkarıldığını öğrenmiş, ve rusya da ekonomik bir kriz yaşanmasına rağmen yüklü bir çek yazarak ütopia nın ilk basımını almıştır.
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQp_Lwz7Qj 2008-07-22T08:56:51.344Z MERKEZ BURASI MUSIC CENTER: Türkçe E-kitap Arşivi Paul Strathern - 90 Dakikada NIETZSCHE.doc
    Paulo Coelho - Simyacı.pdf
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQzNaJz7Qj 2008-07-22T08:28:40.242Z Mülksüzler - Vikipedi Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin'in, Goldmann ve Goodman'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlakî ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır." demiştir. - metecantekin@gmail.com - NDRQEQwoQvbWWz7Qj 2008-07-22T08:32:08.924Z Yerdeniz - Vikipedi Yerdeniz, Ursula K. Le Guin tarafından ilk olarak 1964 tarihli The Word of Unbinding isimli kısa öyküde ortaya çıkarılan, ancak daha sonra 1968'de ilk baskısı yapılan Yerdeniz Büyücüsü romanıyla ünlenen hayali evrendir. Bu evrende geçen olayları içeren Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları, En Uzak Sahil, Tehanu, Yerdeniz Öyküleri ve Öteki Rüzgar kitapların tamamı Yerdeniz Serisi adıyla anılır. Yerdeniz'de geçen beş roman ile yedi hikayenin beşi sayılan kitaplarda yer almıştır. Kitaplarda temel olarak Çevik Atmaca Ged'in hayatı anlatılır. Ancak öyküler daha önceki ve daha sonraki dönemlerde de geçer. - metecantekin@gmail.com - NDQV_QgoQpc-Xz7Qj 2008-07-22T08:32:28.625Z Solaris (roman) - Vikipedi Bu roman, uzak bir gezegendeki dünya dışı bir canlı formuyla sonuçta başarısız olmuş bir iletişim denemesini konu eder. Gezegenin adı Solaris'tir ve bütün yüzeyini gerçekte tek başına bir organizma olan 'okyanus' kaplamaktadır. Okyanus bilimsel olarak açıklanamayan fiziksel fenomenlerle engin ve ilginç zeka belirtileri göstermektedir. - metecantekin@gmail.com - NDRGDQwoQ25aYz7Qj 2008-07-22T08:32:37.826Z Aden (roman) - Vikipedi Uzay gemisi ekibi bir kaptan, bir mühendis, bir doktor, bir kimyager, bir fizikçi ve bir robot teknikerinden oluşmaktadır. Gemi bir gezegene zorunlu iniş yapar. İnişten kurtulan ekip gezegeni keşfe çıkar. Gezileri sonrasında terkedilmiş bir fabrika bulurlar. Tam olarak medeniyete dair bir fikir edinemeyen grup, gemilerinde büyük ve hantal vücutlu yerli bir canlı bulmalarıyla bu dünya hakkında daha çok şey öğrenirler. - metecantekin@gmail.com - NDRQEQwoQjuWez7Qj 2008-07-22T08:34:26.098Z Philip K. Dick - Vikipedi

    Philip Kindred Dick (16 Aralık 1928 — 2 Mart 1982), Amerikalı bilim-kurgu roman ve kısa hikaye yazarı. Bazı kitaplarında yazar ismi Richard Phillips olarak geçmektedir[1].

    Do Androids Dream of Electric Sheep? romanının kapağı
    Do Androids Dream of Electric Sheep? romanının kapağı

    Hayatının büyük bölümünü Kaliforniya'da geçirdi. Bir plakçı dükkânı işletmesi ve radyoda klasik müzik programları yapması dışında, başlıca uğraşı yazarlık oldu. Kırka yakın bilim-kurgu romanı dışında ana akım romanları da yazdı, ancak pek başarılı olamadı. Ölümünden sonra beş cilt halinde toplanan yüz civarında öyküsü vardır.

    Ölümünden önce fazla tanınmayan bir yazar olan Dick'in roman ve kısa hikayelerini bir kısmı ölümünden sonra senaryolaştırılıp film olarak büyük beğeni kazanmıştır. Bunların arasında en ünlüleri, yönetmen Ridley Scott tarafından "Blade Runner" adıyla 1982 yılında filme alınan "Do Androids Dream of Electric Sheep?" (kitap olarak Türkiye'de basımı: 1968, Bıçak Sırtı, Kavram Yayınları; 2006, Android'ler Elektrikli Koyun Düşler mi?, Altıkırkbeş Yayın) ve 1965 yılında yazdığı "We Can Remember It For You Wholesale" öyküsünden yola çıkılarak yönetmen Paul Verhoeven tarafından çekilen 1990 yapımı "Total Recall" filmleridir. Bu iki film günümüze kadar yapılmış en iyi bilim-kurgu filmleri arasında ilk sıraları paylaşmaktadır. Ayrıca 2002'de yazarın 1956 yılında yazdığı "The Minority Report" adlı kısa öykü yönetmen Steven Spielberg tarafından filme alınmıştır.

    Dick'in yazdığı bilim-kurgu romanlarını türünün diğer örneklerinden ayıran en önemli özellik, gelecekte gerçekten olması muhtemel olaylarla birlikte insanlara dayalı toplumsal değişimleri genelde "çalışan sınıf" bazında ele almasıdır. Bunun haricinde özellikle ilk romanları "gerçeklik" kavramının sorgulanması üzerine kuruludur.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQyO-fz7Qj 2008-07-22T08:34:43.858Z Ursula K. Le Guin - Vikipedi

    Ursula Kroeber Le Guin, ABD'li yazar.

    1929’da Kaliforniya, ABD’de dünyaya geldi. antropolog bir babayla (Alfred Kroeber) yazar bir annenin (Theodora Covel Brown Kracaw Kroeber) kızıdır. Massachusetts-Radcliffe College’tan sonra Columbia Üniversitesi'ni bitirdi. “Fransa’da Ortaçağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı” üzerine yüksek lisans yaptı. 1951’de tarihçi Charles A. Le Guin ile evlendi. Üç çocuk dünyaya getirdi. Halen ABD’nin Oregon eyaletinde yaşamaktadır.

    Bilimkurgu türünde yazmaya 60’li yıllarda başladı. İlk öyküsü 1962’de yayınlandı. Pek çok üniversitede ders verdi, çeviri, derleme ve makaleleri yayınlandı. Le Guin, 1969'da yazmış olduğu "Karanlığın Sol Eli" adlı romanıyla Bilimkurgu dünyasının 2 büyük ödülü olan Hugo ve Nebula ödüllerini aldıktan sonra ün kazanmıştır. Ayrıca, 1974'te yazmış olduğu ütopik bilimkurgu romanı Mülksüzler ile 1975'de yine Hugo ve Nebula ödüllerini almıştır. Bilimkurgu ve fantastik kurgunun yanısıra şiir ve çocuk kitapları da bulunmaktadır.

    LeGuin, teknolojik gelişmelerin değil, politika, toplumbilim ve psikolojinin öne çıktığı ve alternatif toplum biçimlerinin sorgulandığı bilimkurgu yaklaşımının en önemli temsilcilerindendir.

    Eserleri arasında özellikle Yerdeniz Üçlemesi ya da sonradan eklenen dördüncü kitapla Yerdeniz Dörtlemesi (ing. Earthsea Quartet) çok ciddi hayran kitlesine ulaşmıştır. Bu serinin 3. romanı olan "En Uzak Sahil" (The Farthest Shore) kitabıyla 1973 yılında Çocuk Kitapları için verilen ABD milli ödülü (National Book Award) kazamıştır.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQmMWgz7Qj 2008-07-22T08:34:56.719Z Stanislaw Lem - Vikipedi

    Stanislaw Lem (12 Eylül 1921, Polonya - 27 Mart 2006, Krakow), bilim kurgu türünün en tanınmış yazarlarından, Solaris’in yaratıcısıdır.

    1941 yılına kadar Lwow’da tıp öğrenimi gördü. Lem, İkinci Dünya Savaşı yıllarında otomobil tamirciliği, elektrik teknisyenliği ve kaynakçılık yaptı.

    Lem, savaş döneminde Nazi kamplarında kaldı. 1946'da Krakow'a yerleşti ve tıp eğitimini tamamlayarak doktor oldu. Aynı yıllarda şiir yazmaya ve bilimsel yöntem üzerine kuramsal araştırmalara başladı. 1950’lerde bilim kurgu türüne yönelen Lem’in ilk kitabı ‘Kazanılan Zaman’ 1955’te yayımlandı. Bilimkurgu kitapları yazdığı ilk yıllarda modern bilimle hümanist ahlakı birleştirmeye çalıştı. Daha sonraları "Yıldız Günceleri-1957" gibi kitaplarıyla parodik metinler üretti.

    Stanisław Lem, Kraków (Polonya), 30.10.2005
    Stanisław Lem, Kraków (Polonya), 30.10.2005

    Yazarın başyapıtı sayılan Solaris, Andrei Tarkovski tarafından 1972’de, Steven Soderbergh tarafından da 2002’de filme çekildi. ‘Solaris’te, iletişimin ne olduğunu sorgulayan Lem’in metinlerindeki ortak nokta “ironi” duygusu oldu.

    Ursula K. Le Guin ve Philip K. Dick’le birlikte bilim kurgu edebiyatının “ciddiye alınmasını sağlayan” yazarlar arasında sayılan Stanislaw Lem, felsefeye ve dilbilime esin kaynağı olarak görülen metinler üretti.

    Amerikan Bilim Kurgu Edebiyatçıları Derneği’ne fahri üye olduğu sırada, Lem, Amerikan bilim kurgu edebiyatını eleştirdiği için üyeliği askıya alındı.

    Lem’in Lehçe yazdığı kitaplar 40’tan fazla dile çevrildi ve yaklaşık 27 milyon adet sattı. Türkçede bütün eserleri İletişim Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.

    Stanislaw Lem, 84 yaşında 27 Mart 2006'da Krakow'da yaşama veda etti.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQ4a2QprQj 2008-07-21T08:37:26.397Z Gelmiş geçmiş en iyi 100 Bilim-Kurgu kitabı... - :::Bilgipasajı Forum::: Avustralya'da bulunan bir site tüm zamanlardaki anketlerden yola çıkarak en iyi 100 bilimkurgu kitabını seçmiş.Birinci sırada Frank Herbert'in Dune (1965),ikinci sırada Orson Scott Card'ın Ender's Game (1985) ,üçüncü sırada Isaac Asimov'un Foundation( 1951) kitapları bulunuyor.

    Listenin devamı ise şu şekilde:



    4.Douglas Adams - Hitchhiker's Guide to the Galaxy (1979)
    5.George Orwell - 1984 (1949)
    6.Robert A Heinlein - Stranger in a Strange Land (1961)
    7.Isaac Asimov - I, Robot (1950)
    8.William Gibson - Neuromancer (1984)
    9.Ray Bradbury - Fahrenheit 451 (1954)
    10.Robert A. Heinlein - Starship Troopers (1959)
    11.Aldous Huxley - Brave New World (1932)
    12.Larry Niven - Ringworld (1970)
    13.Arthur C. Clarke - 2001: A Space Odyssey (1968)
    14.Philip K. Dick - Do Androids Dream of Electric Sheep? (1968)
    15.H.G. Wells – The Time Machine (1895)
    16.Arthur C. Clarke - Rendezvous With Rama (1973)
    17.Robert A.Heinlein - The Moon is a Harsh Mistress (1966)
    18.H.G.Wells – The War of the Worlds (1898)
    19.Arthur C. Clarke - Childhood's End (1954)
    20.Dan Simmons - Hyperion (1989)
    21.Joe Haldeman - The Forever War (1974)
    22.Ray Bradbury - The Martian Chronicles (1950)
    23.Kurt Vonnegut - Slaughterhouse Five (1969)
    24.Neal Stephenson - Snow Crash (1992)
    25.Orson Scott Card - Speaker for the Dead (1986)
    26.Niven & Pournelle - The Mote in God's Eye (1975)
    27.Ursula K Le Guin - The Left Hand of Darkness (1969)
    28.Orson Scott Card – Ender's Shadow (1999)
    29.Isaac Asimov - The Caves of Steel (1954)
    30.Jules Verne - 20,000 Leagues Under the Sea (1870)
    31.Roger Zelazny - Lord of Light (1967)
    32.Frederik Pohl - Gateway (1977)
    33.Philip K Dick - The Man in the High Castle (1962)
    34.Stanislaw Lem - Solaris (1961)
    35.Isaac Asimov - The Gods Themselves (1972)
    36.Robert A Heinlein - Time Enough For Love (1973)
    37.Madeleine L'Engle - A Wrinkle In Time (1962)
    38.John Wyndham - The Day of the Triffids (1951)
    39.Neal Stephenson - Cryptonomicon (1999)
    40.Alfred Bester - The Stars My Destination (1956)
    41.Michael Crichton - Jurassic Park (1990)
    42.Kurt Vonnegut - Cat's Cradle (1963)
    43.Philip K. Dick – UBIK (1969)
    44.Isaac Asimov - The End Of Eternity (1955)
    45.Anthony Burgess - A Clockwork Orange (1962)
    46.Daniel Keyes - Flowers for Algernon (1966)
    47.Carl Sagan - Contact (1985)
    48.Vernor Vinge - A Fire Upon the Deep (1991)
    49.Mary Shelley - Frankenstein (1818)
    50.Kim Stanley Robinson - Red Mars (1992)
    51.Walter M. Miller - A Canticle for Leibowitz (1959)
    52.Jules Verne - Journey to the Center of the Earth (1864)
    53.Ron Hubbard - Battlefield Earth (1982)
    54.Neal Stephenson - The Diamond Age (1995)
    55.Niven & Pournelle - Lucifer's Hammer (1977)
    56.Michael Crichton - The Andromeda Strain (1969)
    57.Kurt Vonnegut - The Sirens of Titan (1959)
    58.Ursula K. Le Guin - The Dispossessed (1974)
    59.Harry Harrison - The Stainless Steel Rat (1961)
    60.Iain M. Banks - Player Of Games (1988)
    61.Greg Bear - Eon (1985)
    62.David Brin - Startide Rising (1983)
    63.Gene Wolfe - The Shadow of the Torturer (1980)
    64.Alfred Bester - The Demolished Man (1953)
    65.Peter F. Hamilton - The Reality Dysfunction (1996)
    66.Philip Jose Farmer - To Your Scattered Bodies Go (1971)
    67.Iain M. Banks - Use of Weapons (1990)
    68.Robert A. Heinlein - The Puppet Masters (1951)
    69.Philip K. Dick - The Three Stigmata Of Palmer Eldritch (1964)
    70.Arthur C. Clarke - The City and the Stars (1956)
    71.Robert A. Heinlein - Have Space-Suit - Will Travel (1958)
    72.Robert A. Heinlein - The Door Into Summer (1956)
    73.David Brin - The Uplift War (1987)
    74.Margaret Atwood - The Handmaid's Tale (1985)
    75.John Wyndham - The Chrysalids (1955)
    76.Connie Willis - Doomsday Book (1992)
    77.Robert A. Heinlein - Citizen Of the Galaxy (1957)
    78.H.G. Wells - The Invisible Man (1897)
    79.Ursula K. Le Guin - The Lathe of Heaven (1971)
    80.William Gibson - Burning Chrome (1986)
    81.C. S. Lewis - Out of the Silent Planet (1938)
    82.Mark Twain - A Connecticut Yankee in KA's Court (1889)
    83.Clifford Simak - Way Station (1963)
    84.Arthur C. Clarke - The Fountains of Paradise (1979)
    85.Robert A Heinlein - The Past Through Tomorrow (1967)
    86.Dan Simmons - Ilium (2003)
    87.Edgar Rice Burroughs - A Princess of Mars (1912)
    88.Julian May - The Many-Colored Land (1981)
    89.John Brunner - Stand on Zanzibar (1969)
    90.E. E 'Doc' Smith - Grey Lensman (1951)
    91.David Brin - The Postman (1985)
    92.Greg Bear - Blood Music (1985)
    93.Philip K Dick - VALIS (1981)
    94.Theodore Sturgeon - More Than Human (1953)
    95.Lois McMaster Bujold - Barrayar (1991)
    96.Clifford Simak - City (1952)
    97.Stanislaw Lem - The Cyberiad (1974)
    98.Edwin A. Abbott - Flatland (1884)
    99.John Varley - Titan (1979)
    100.Robert Louis Stevenson - Strange Case Of Dr Jekyll & Mr Hyde (1886)
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQ3MPTj7Qj 2008-07-20T19:31:52.451Z Cinemascope | Sinema | Sinema Dergisi | Senaryo Yarismasi | Sinema Hakkinda H...

    SİNEM VELDET

    Festival Koordinatörü

    Gsm: 0536 651 25 02

    e-mail: sinemveldet@gmail.com

    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQ4or4vbMj 2008-07-18T19:55:44.896Z Demonoid.com - Solaris by Stanislaw Lem - BBC Radio Sci-Fi Drama - SeymourDAC Audio Books : Sci-Fi : MP3/128Kbps : English
    Encoded from a recordable DVD taken from a high bitrate source, not a captured 'Listen Again' file.

    Related searches, 2001: A Space Odyssey, Forbidden Planet, George Clooney, Steven Soderbergh, Andrei Tarkovsky, Stanley Kubrick.

    Solaris by Stanislaw Lem

    The classic Polish sci-fi novel, dramatised for radio by Hattie Naylor.

    Psychologist Kris has been sent on a mission to find out what has gone wrong on a distant space exploration station. On arrival, he finds the ship deserted apart from two scientists, both seemingly deranged. He wakes next day to find his long dead young wife Rheya, sitting at the end of his bed.

    Solaris is about the ultimately futile attempt to communicate with an alien life-form. The planet, called Solaris, is covered with a so-called "ocean" that is really a single organism covering the entire surface. The ocean shows signs of a vast but strange intelligence, which can create physical phenomena in a way that science has difficulty explaining. The alien mind of Solaris is so inconceivably different from human consciousness that all attempts at communication seem doomed. The "alienness" of aliens was one of Lem's favourite themes; he was scornful about portrayals of aliens as humanoid.

    First broadcast by BBC Radio 4 as 'The Classic Serial' on 29th July and 5th August 2007.

    My recordings at 128kbps ABR.

    Two episodes, both an hour long.

    Cast:
    Kris - Ron Cook
    Snow - Tim McMullan
    Sartorius - Stuart Richman
    Rheya - Joanne Froggatt
    African Woman - Maxine Burth

    Have fun and please seed

    Seymour
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQnoybvbMj 2008-07-18T19:30:38.108Z choke "pornografik bir kitap" doğru tanım değil, ama ilk akla geleni..

    bir şekilde rayına oturmuş bir hayatınız varsa, bu kitabı okumayın.*
    chuck amca ciddi olarak psikoloji konusunda dersini iyi çalışmış. sonra da bu cümlelerin çevresini dolduracak bir roman yazmış. arno gruen'in empatinin yitmi kitabını okuduktan sonra bunu okursanız, anahtar cümlelerin nerdeyse didaktik şekilde kitaba serpiştirildiğini görebiliyorsunuz. ama bu negatif bişey değil, zira sonuç oldukça başarılı.

    aşağıda, bu anahtar cümleleri süzecek şekilde alıntılar yaptım. kitabı okumayı düşünüyorsanız, biraz fazla spoiler olabilir, ama yine de bu cümlelerden yola çıkarak yeni bir kurgu da oluşturabilirsiniz, yani belki. çünkü adam kinaye konusunda gerçekten çok usta. anahtar cümleler hem o bağlam içinde hem de genel olarak, farklı ama yine de doğru anlamlara gelebiliyor. hatta beki sonra kitabı okuyup ne kadar yaklaştığınızı test edebilirsiniz. (bkz: challenge)

    ps: alıntılar biraz sivri olabilir. kimileri bunları alıp rulo yapıp götümüze sokmaya da çalışabilir. bu nedenle alıntılar ile ilgili hiç bir yorum yapmadım. bu, sonuçta bu ülkede serbestçe satılan bir kitap. (ve aklanmış) o nedenle bir sorun yaratmaması gerekir.

    --- bundan sonrası komple spoiler ---

    (alıntının başlangıcı)
    ...
    tıbbı bitirmiş olmanın birilerini düzmek için ne denli güçlü bir silah olacağını hafife almayın.
    ...
    güzel olan herhangi bir şeyin insana ömür boyu zevk vermesi ile ilgili o eski kural benim için geçerli değil. benim tecrübelerime göre, en güzel şeyin bile bana verdiği zevk en fazla üç saat sürüyor.
    ...
    seks bağımlıları aslında seks değil, endorfin bağımlıları.
    ...
    uğruna savaşacak bir şeyler bulana kadar, bir şeylere karşı savaşmayı seçersin.
    ...
    bütün gün inek sağıp sütü çalkalayarak yağ yaptıkları için, sütçü kızların çok iyi otuzbir çektiklerinden adım gibi eminim.
    ...
    bütün bu zavallı ve delilerin burada saklanmasının sebebi, gerçek dünyada ve gerçek işlerde başarılı olamamalarından kaynaklanır. başlangıçta ingiltere'yi terk edip amerika'ya gelişimizin de nedeni bu değil miydi zaten? kendi almaşık gerçekliğimizi yaratmak için. hacılar o dönemin delileri değiller miydi? mesai arkadaşlarım olan bu zavallılar, tanrının sevgisi ile ilgili değişik şeylere inanmak yerine, özgürlüğü davranış bozukluklarında bulmak istiyorlar.
    ...
    maymunla prova yapma fikri bile korkunçtu. çünkü maymunlar tarafından reddedilme olasılığı vardı. bir insana yeterli parayı öderseniz, kıçınıza çeşitli nesneler sokmaya veya resimlerinizi çekmeye razı edebilirdiniz. ama maymunu razı edebilir miydiniz? bir maymun dürüst davranacaktır.
    ...
    zayıfmış gibi yaparak güç kazanırsınız. kendinizi güçsüz göstererek diğer insanların, kendilerini güçlü hissetmelerini sağlayabilirsiniz. insanların sizi kurtarmasına izin vererek siz onları kurtarırsınız. ... bu yüzden ezilen taraf olmaya devam edin. insanların üstünlük taslayabilecekleri birine ihtiyaçları vardır.
    ...
    kendi yakınlarınız duymasa bile, bu insan sizinle gurur duyacak, çünkü siz onun kendisiyle gurur duymasını sağladınız. bir yudum su içip öksüreceksiniz ki kahramanınız çenenizi bir mendille silebilsin.
    ...
    numara yaptığınız sürece ağlamanın kötü bir yanı yoktur.
    ...
    muhtemelen eva'nın hayatına giren bütün erkekler bir şeklde onun ağabeyi olmuş. bilerek ya da bilmeyerek, eva bütün hayatını, erkeklerin kendisini kullanmasını bekleyerek ve umarak geçirmiş.
    ...
    sevgili dunsboro'da mazoşizm çok değerli bir maharettir. gerçi bu çoğu iş için geçerli.
    ...
    insanın elde ettiği kadını asla düşünmemesi komiktir aslında. unutamadığın kişi her zaman senden uzakta olandır.
    ...
    çam kokusunun, bir yerlerdeki bok kokusunu örtbas ettiğini bilmelisiniz. limon kokusu birinin kustuğuna işarettir. güllerse birinin işediğine. bir öğleden sonranızı st.antony's'de geçirdikten sonra, ömrünüzün onuna kadar bir daha asla gül koklamak istemezsiniz.
    ...
    (arabayı) hızlı kullanmayı sevmezdi ve meşgulmüş gibi görünmek isterdi. trafikteyken hiç bir şey yapamazdı ve bu onun suçu değildi. hep birlikte kapana kısılmış olurlardı. hem saklanmış, hem de emniyette.
    ...
    cahillik bir zamanlar sonsuz mutluluktu. ... hayatınızda rayından çıkabilecekşeylerin hepsini fark ettikten sonra, hayat yaşanır olmaktan çıkar, daha çok beklemekle geçer. kanseri beklemekle.bunamayı beklemekle. her aynaya baktığınızda zona olabilecek lekeler aramaya başlarsınız.
    ...
    dünyayı parçalara böldük...ama parçalarla ne yapacağımızı bilmiyoruz.
    ...
    her şeyden vazgeçip, herkesin düşmanı olmadan önce, etrafınızdaki insanlar size kaç kez baskıcı ve önyargılı bir düşman olduğunuzu söyleyebilir...erkekler birer şovenist domuz olarak doğmazlar, sonradan olurlar ve her gün binlerce erkek, kadınlar tarafından bu şekilde yetştirilmektedir.
    ...
    onu yönetebilmek için onun bu şekilde kalmasını istiyorsun...bana tanrı olmak istiyormuşsun gibi geldi.
    ...
    bebek, eve köpek almaya benzemez ki. yani bebekler çok uzun yaşarlar, dostum.
    ...
    ingilizce bölümünden mezun olduğunuz zaman yaptığınız işin aynısı; yani hiçbir şey.
    ...
    (ölü) ten, tavuk derisi gibi olur...ilk yıl anatomi dersi alıp da, tavuk veya hindi yerken, kadavra yiyormuş hissine kapılmayan yoktur.
    ...
    trikloroetan ... yaptığım bütün kapsamlı testler gösterdi ki, aşırı derecede bilgili olmanın en iyi tedavisi bu. ... en büyük amaç bu. ... bilgiyi tedavi etmek. ... adem'le havva'nın incil'deki hikayesinden beri insanlık biraz fazla akıllı oldu. ...şu elmayı yediklerinden beri. ... şu beyin koreksi, yani cerebellum ... işte sorun orda. ... (insan) eğer sadece beyin sapını kullanarak yaşayabilseymiş, sorun ortadan kalkarmış. balıkların psikolojik olarak ıstırap çektiklerini göremezsiniz. süngerler asla kötü bir gün geçirmezler. ... amacım hayatımı basitleştirmeye çalışmak değil. ... amacım kendimi basitleştirmek. ... her bağımlılık aynı sorunu çözmek için bulunmuş bir yöntemdir. uyuşturucular, obezite, alkol veya seks, huzuru bulmak için kullanılan farklı yöntemlerdi. bildiklerimizden kaçmak için, eğitimimizden, elmayı ısırmış olmaktan. ... dil,dünyanın nimetlerini ve ihtişamını örtmak için bulduğumuz bir yöntemdir. ... insanlar dünyanın bu denli güzel olmasına katlanamıyorlar ... açıklanamaz ve anlaşılamaz olmasına. ... biz artık gerçek dünyada yaşamıyoruz. ... semboller dünyasında yaşıyoruz.
    ...
    aptal oğlan, dğer insanların yaptığından başka bir şey yapmaya korkar olmuştu. yeni, farklı veya orijinal bir şey, muhtemelen kanunlara aykırıydı. riskli veya heyecen verici bir şey (ise), insanı doğrudan hapse yollardı. ... çok fazla kanun olduğu için, boka batmanın da bin bir türlü yolu vardı. ... gerçek karmaşaya ulaşamadığımız sürece, asla gerçekten huzurlu olamayacağız. her şey berbat bir hal almadığı sürece, yoluna da girmeyecek. ... keşfedilmemiş tek alan, elle tutulamayanların dünyasıdır. bunun dışındaki her şey çok sıkı örülmüştür. çok fazla kanun içine hapsolmuş durumdayız.
    ...
    beni mahkum etmeniz çok gereksizdi. bürokrasimiz ve kanunlarımız, dünyayı temiz ve güvenli bir toplama kampına çevirdi. ... kölelerden oluşan bir jenerasyon yetiştiriyoruz. ... çocuklarımıza çaresiz olmayı öğretiyoruz. ... öyle planlanmış vaziyetteyiz ve ince ince yönetiliyoruz ki, burası artık dünya olmaktan çıktı. burası lanet olası bir sahil güvenlik teknesi oldu.
    ...
    psilosibinli kafa yapan mantarlar kadar zararsız.
    ...
    semboller dünyası, gerçek dünya değil.
    ...
    "seks ve aşk, birbirini dışlamaz ille de" dedi. ben de güldüm. kravatımı bağlarken, evet dedim. evet dışlarlar.
    ...
    külotlu çorap satın alan bir erkek, ya bir suçludur ya da sapık; her iki şekilde de kasiyer paranı almak istemez. ... "tanrım, kes sızlanmayı"der. "birlikte olduğum bütün tecavüzcüler, kendi çoraplarını getirmişlerdi."
    ...
    havayolları şirketindekileri ara ve "rahatlatıcı hayvanını" yanında getirmek istediğini söyle yeter. ...köpek, maymun, tavşan olurdu, ama hayatta bir kedi olamazdı. hükümet kedileri rahatlatıcı hayvandan saymazdı. ...eğer deliysen... görünüşünden ve davranışlarından sorumlu tutulamazsın. ... bütün güç delilerde.
    ...
    bizi hayvanlardan ayıran tek şey ... bizim pornografimizin olması. yine semboller ... bunun bizi hayvanlardan daha iyi mi, yoksa daha kötü mü yaptığından emin değildi. masturbasyon ... onların tek kaçış yolu. ... özgürlüğe kavuşmak için masturbasyon.
    ...
    kız köpekle oğlan köpek cinsel ilişkiye girdiğinde, oğlanın penisinin başı şişer, kızın vajinasındaki kaslar büzülür. ... seks bittikten sonra iki köpek de kilitlenirler ve belli bir süre boyunca çaresiz ve zavalı bir halde beklemek zorunda kalırlar. ... (o), bu senaryonun, çoğu evlilik için de geçerli olduğunu söyledi.
    ...
    "zehir mi?" diye sordu. annecik güldü. "bu da bir fikir." dedi. "ama hayır tatlım, küçük maymunları o kadar da özgürleştirmek istemiyoruz." ... "bu sadece bildiğimiz sıradan lsd." dedi.
    ...
    hepsi erkekleri modası geçmiş yaratıklar olarak görüyor. yararsız olduğumuzu düşünüyorlar. ... sadece ereksiyon için kullandıkları, yaşam destek ünitesiyiz. ya da sadece bir cüzdan. bundan sonra ben buna alet olmayacağım. greve gidiyorum. ... kadınlara ihtiyacımız yok. dünyada seks yapabileceğimiz bir sürü başka şey var. ... mikrodalgada ısıtılan kavun var. çim biçme makinelerinin, tam pantolon ağı hizasına gelen, titreyen tutamaçları var. elektrik süpürgeleri ve kuru fasülye doldurulmuş torbalar var. internet siteleri var. netteki sohbet odalarında on altı yaşında kız numarası yapan seks müptelaları var. gerçekten de en seksi siber-bebekler, aslında yaşlı fbi emeklileri. lütfen bana bu dünyada olduğu gibi görünen tek bir şey söyle.
    ...
    kadınlar eşit hak falan istemezler. bastırıldıkları zaman daha fazla güçleri oluyor çünkü. erkekler onların büyük, suikastçi düşmanları olsun istiyorlar. varlıklarının temeli buna dayanıyor.
    ...
    vibratörü icat eden herifi bulsam öldürürüm. ... gerçekten öldürürüm.
    ...
    her şeyden kuşku duymamak, her şeye karşı mücadele etmemek için gerken cesareti kendimde bulabilmiş olmayı çok isterdim.
    ...
    geçmişini hatırlamayanlar, tekrarlamaya mahkumdur... ama ben geçmişini hatırlayanların daha da beter durumda olduklarını düşünüyorum. ... geçmişini hatırlayanlar, hikayeyi daha da karman çorman hale getirirler. ... bence geçmişini hatırlayanlar, geçmişleri tarafından etkisiz hale getirilirler.
    ...
    aletimi pompalıyorum, hislerin yerini dolduruyorum. insan sekskolik olunca, bu elbette aynı anlama gelebilir.
    ...
    insan bağımlı olunca; sarhoş olmak, kafasi iyi olmak veya acıkmak dışında hiç bir şey hissetmez. yine de bu hisleri, üzüntü, öfke, korku, endişe, hayal kırıklığı ve depresyon gibi diğer hislerle kıyaslayınca, bir bağımlılık, artık gözünüze o denli kötü görünmez. hatta çok daha makul bir seçenek gibi görünür.
    ...
    para için dilenmediğim sürece, insanların bana acımasındansa, nefret etmelerini tercih ederim.
    ...
    göt becermenin büyüsü, hatunun her seferinde bir bakire kadar dar olmasıdır.
    ...
    benzin deposunu doldurduktan sonra bir kaza bulup kuyruğa girerim. kendimi bir şeyin parçası hissedebilmek için.
    ...
    aşk saçmalıktır. duygular saçmalıktır. ben bir kayayım. pisliğim. hiç bir şeyi sallamayan bir götüm ve kendimle gurur duyuyorum.
    ...
    anlamadığımız şeylerle yaşayamıyor oluşumuz ne kötü. her şeyin etiketlenmesine, açıklanmasına ve yeniden yeniden yapılanmasına ne kadar da ihtiyacımız var.
    ...
    kilitlenmemiş kapıların ardında oturan bu insanlar, daha büyük bir evin, sorunları çözmeyeceğini çok iyi bilirler. daha iyi bir eş, daha çok para ve daha gergin bir cildin de. sahip olacağın her şey ... bir gün kaybedeceğin şeylerden yalnızca biridir.
    ...
    sadece yapıyorum, çünkü kendine iyi bir neden söylediğin anda, onu didiklemeye başlarsın.
    ...
    amerika'nın sloganı şöyle:"yeterince iyi değil. hiç bir şey yeterince büyük değil. asla gözümüz doymuyor. her zaman gelişim içindeyiz." ... herhangi bir şey yaratma riskini göze alamadığım için ömrüm boyunca her şeye saldırdım. ... daha iyi olmalı dedik de ne oldu? hayatımın sonuna geldim, ama elimde hiçbir şey kalmadı.
    ...
    son taş yerine oturana kadar bilemeyeceğiz. ... burada önemli olan: süreç, bir şeyleri bitirmek değil. ... her taş denny'nin otuzbir çekmediği bir günü temsil ediyor.
    ...
    belki tanrı, hazır olduğumuzda kendi kurtarıcımızı yaratmamızı istemiştir. ... belki de kendi mesihimizi yaratmak bize kalmıştır. ... kendimizi kurtarmak için.
    ...
    benim doğuştan iyi biri olduğum da yalandı. değilim. ve eğer cennet, tek kutsal varlığımız olan annelerimizin ayağının altındaysa, ben cenneti de yok ettim.
    ...
    gerçekten de genetik uzmanıymış ve burada hasta muamelesi görüyormuş, çünkü gerçeği söylemiş. ... "insanlara gerçeği söylediğim için beni buraya tıktılar." dedi.
    ...
    çünkü kaçışınızı planlamanız gerekir. çünkü bazı çizileri geçtikten sonra, hep geçmek istersiniz. ve devamlı kaçmaktan kaçış yoktur. kendimizi şaşırtırız. yüzleşmekten kaçınırız. anı yaşarız. otuzbir çekeriz. televizyon izleriz. reddederiz.
    ...
    (ölürken) hatırlayabildiğimden daha uzun bir zamandan beri, ilk kez huzurlu hissettim kendimi. mutlu değil. üzgün değil. endişeli değil. azgın değil. sadece beynimin daha üst bölümleri dükkkanları kapatıyor. beyin korteksi. cerebellum. problemim işte orda. kendimi sadeleştiriyorum. mutlulukla hüzün arasındaki mükemmel ortayı yakalamış durumdayım. çünkü süngerler asla kötü bir gün geçirmezler.
    ...
    dünyayı sana anlattıkları gibi kabul etmeni istemem. ... senin icat etmeni isterim. böyle bir yeteneğinin olmasını isterim. kendi gerçekliğini yaratabilmen için. kendi kanunlarını koyman. ... çünkü hiçbir şey hayallerindeki kadar güzel olamaz.
    ...
    en gurur duyduğu andan yoksun kalanlar, etraflarına bakınmaya başlarlar. bir anda kahramanlık mertebesinden, ahmaklık mertebesine inen bu insanlar, hafiften çıldırıyorlar.
    ...
    hayatımızın geri kalanını, dünyanın bize kim olduğumuzu söylemesine izin vererek geçirebiliriz. akıllı veya deli. aziz veya seks bağımlısı. kahraman veya kurban. tarihe bırakırız, iyi mi yoksa kötü mü olduğumuzu söylemesini. geçmişimizin geleceğimizi belirlemesine izin verebiliriz. ya da kendi adımıza karar verebiliriz. ... karanlığın içinde hissettiğimiz şey, sert ve soğuk ve sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünür ve hep birlikte bir taşın üzerine diğerini koymak için çabalayıp dururuz. ... çok acayip ama, amerika'ya ilk göç eden çilekeşler olarak buradayız; kendi alternatif gerçeğimizi yaratmaya çalışan zamanımızın delileriyiz. taşlardan ve kaostan bir dünya. ... onca koşuşturmadan sonra, vardığımız nokta, gecenin bir köründe, bir hiçliğin ortası.

    (alıntının sonu)
    choke
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQqLb4pbMj 2008-07-18T05:56:58.818Z Frankenstein by Mary Shelley - BBC Radio Drama - SeymourDAC free download - B...
    Adapted for radio in two hour-long episodes by Nick Stafford and produced by Claire Grove.

    Victor Frankenstein experiences an idyllic childhood in Switzerland, surrounded by a loving family and accompanied by his adopted cousin Elizabeth. He is fascinated by ancient philosophers whose grandiose ambitions included looking for an Elixir of Life. After the death of his mother, his first unhappy experience, he goes off to University where he applies his new-found knowledge of science to manufacture a human being of enormous size and strength.

    When his creation comes to life, Frankenstein is so horrified by his own bizarre accomplishment that he falls into a delirious illness which last months. Meanwhile, the creature flees into the woods and disappears, but is it gone for good?

    Cast -
    Frankenstein - Michael Maloney
    The Creature - John Wood
    John Walton - Phillip Joseph
    Elizabeth - Janys Chambers
    Henry - Paul Panting
    Alphonse - Ted Richards
    De Lacey - Gavin Muir
    William - Sam Crane

    Also starring
    James Berwick
    Peter Caffrey
    Frances Jeater
    Neville Jason
    Deborah Berlin
    Don McCorkindale
    Malcolm Ward
    Peter Kenny
    David Jarvis
    Margaret John.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQ5fL0pbMj 2008-07-18T05:56:01.029Z Mary Shelley - :::Bilgipasajı Forum:::

    Mary Wollstonecraft Godwin Shelley (d. 30 Ağustos 1797 - ö. 1 Şubat 1851), yazdığı romanlarla ünlü İngiliz yazar.


    1797 yılında Londra'da doğdu. Babası William Godwin, radikal siyasal görüşleriyle tanınan bir yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili bir kadın hakları savunucusuydu. Annesi doğumu sırasında ölünce, babası tarafından büyütüldü ve doğal olarak ondan ve arkadaş çevresinden oldukça etkilendi. Bu şartlar altında edebiyat ve felsefe'nin başlıca ilgi alanları olması kaçınılmazdı. Çocukluğunun büyük bölümünü kitap okuyarak, hikayeler yazarak geçiren Mary 1814'de, dönemin en gözde romantik şairlerinden Percy Bysshe Shelley'e aşık oldu. Percy Shelley'in evli olması nedeniyle İsviçre'ye kaçmak zorunda kaldıklarında Mary henüz 17 yaşındaydı. Babası William Godwin bu ilişkiye karşı çıktı. İki sevgili, Percy'nin eşinin 1816'da ölümünden sonra Londra'ya dönüp evlenebildiler. Ardından İtalya'ya yerleştiler.
    Frankenstein'in düşüncesi; Mary'de, 1816 yazında yarı uyanık olarak gördüğü bir kabus sebebiyle oluştu ve hikayeyi geliştirmesi için eşi tarafından desteklendi. Frankenstein ya da Modern Prometheus 1818 başlarında yayımlandı. Romanın doğuşunda, İngiltere'deki sanayi devrimi'nin, Locke ve Hobbes gibi düşünürlerin etkisini de görmek mümkündür.1822 yılında eşini bir tekne kazasında kaybeden Mary, Londra'ya döndü ve 1851 yılında ölünceye kadar profesyonel yazarlık yaptı.


    Frankenstein; kuşaktan kuşağa bir korku klasiği olarak aktarılsa da, öyküde doğrudan korkuya yapılan bir gönderme yoktur aslında. Katil, canavar denilen yaratık ve yaratıcısı Dr. Frankenstein kurbandır aslında. Modern çağa ve rasyonel aklın egemenliğine karşı romantik başkaldırının ****forudur onlar. Yani toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsüdür.


    Daha çok Frankenstein ile anılan Mary Shelley ayrıca, Lodore, Falkner ( 1837 ), Perkin Warbeck ve insanlığın yavaş yavaş yok oluşunu inceleyen ve 1826 da yayımlanan futurist bir roman olan The Last Man'in de yazarıdır.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQxY--obMj 2008-07-18T03:21:19.441Z Gotik Edebiyat - Bedava Full indir download bedava keygen oyun game program s... Büyük bir katedral düşünün, şeytan heykelleri, uzun kuleleri, parlak şekillerin gözleri kamaştırdığı uzun pencereleri olsun. İçeri girdiğinizde büyük bir boşluk duygusuyla beraber bir boyun eğme, bir korku kaplasın içinizi. Bu mimari tarzına GOTİK adını vermişler nedense, ama nedenini de biliyoruz. Bu yapılar ilk olarak Almanya'da çıktığı için bu isim verilmiş. Neyse, mimariyle uğraşmayacağız. Aynı sistemi evler uygulayın, daha üst sınıfları evlerini düşünün, şatoları filan. Bir şatonun dışından baktığınızda önce korkutucu kuleleri görürsünüz ama asıl kalenin içi korkutur insanı. Bir geniş salon, şömineler, yukarıya çıkan karanlık merdivenler, daha karanlıklarda kaybolan bodrumlar, demir kapılarının ardında neler olduğunu düşünmekten korktuğumuz odalar, duvarlarda kırılan, dalgalanan, olmayan şekiller oluşturan mum ışığının sarı ışıltısı ve sesler, uzaktan önce bir tıkırtı halinde daha sonra rahatsız edecek sıklık ve yakınlıkta sesler. Rahatlamak için dışarı bakarsınız, gece, sis, eğrilmiş ağaç dalları, ne olduğunu, nereden geldiğini bilemediğiniz çığlık uluma arası hayvan sesleri. Gotik Edebiyat' a hoş geldiniz.

    Bu edebiyat her ne kadar belli kalıpların dışına çıkmasa da günümüz korku edebiyatının atasıdır. Yazılı ve görsel korku ürünlerinin hepsi bu asıl ismi GOTİK ROMANS olan tür ile başlamıştır. Yaratıklar, korkma türleri doğal olarak çağa uyup değişmişlerdir ama temel hep aynıdır, Gotik. Bu türün ortaya çıkma zamanı da ilginç aslında. İngiltere'nin aydınlanma dönemi dediğimiz 1750 sonrası döneme rastlar bu türün ortaya çıkışı, yani insanların dini tutuculuktan uzaklaşıp bilimsel metotları öğrenmeye başlamasına, çevresini inceleyip sorgulamasına rastlar. Ama bu yeni yaratıklar, bu ortam, bu karabasan İngilizlikle ilgisi olmayan yeni, egzotik, alışılmadık bir şeydir. Yabancıdır, doğaüstüdür, yıpratıcıdır ve dolayısıyla çekicidir. Halbuki bu romanlarda yer alan varlıklar daha önceleri de vardı. Bilirsiniz, İngiltere hep hayaletleri, perileri ve diğer doğa dışı yaratıklarıyla ün salmıştır. Kelt dininin bir parçası olan kurban törenleri ve vahşi inançlar Asterix'in çizgi roman romantizmini yok edemez ama Folklor bilimine kelpie, leprechaun, banshee, brownie, goblin, elf, hobgoblin, fairie ve gnome gibi yaratıkları armağan eder.

    Gelenekler ve kaynaklar bu halde iken elbette birilerinin bunu kötü yolda yani normal edebiyatın dışında kullanması doğaldır. Bu ilk ise bütün bu işle iştigal edenlerin üzerinde anlaştığı dördüncü Oxford Earl'ı Horace Walpole'dur. 1764 de The Castle of Otranto isimli romanını yazar. Sayın Earl ayrıca Gotik kelimesini bu bağlamda kullanan ilk insandır. Kitabı bu türde kullanılan gizli kapılar, kan damlaları, kaçan kadın kahraman,zehir, eski mobilyalar ve kahramanların gizli kimlikleri olması kavramlarını içinde bulundurur yani bunlar da ilktir.

    Artık cehennemin kapıları açılmıştır, her tür korkunç yaratık dışarıya çıkabilir ve çıkar da. Walpole' a 1773'de Lucy Aikin katılır ve daha ürkütücü bir geleneği yani kadın korku yazarları serisini başlatır. Bu sözlerimde asla bir alay yoktur, Anne Radcliffe ve Mary Shelley hala bu türün en büyükleri sayılmaktadırlar. Ann Radcliffe The Mysteries of Udolpho isimli kitabında türe birçok yenilikler getirir. 1796 da ise Matthew G. Lewis The Monk' ta ruhunu Şeytan'a satan Ambrosio adlı bir papazı ve bazı ensest ilişkileri anlatır. Ama amiyane değişle esas kız Mary Wollstonecraft Shelley'dir. Shelley dünyanın belki de en çok tanınan (Boris Karloff' a teşekkürler) tiplerinden birini yaratmıştır. Frankenstein bilim kurgu ve gotik arasındaki köprü rolünü oynar, bir anti-ütopya yaratır.

    Ancak konusuna geçmeden kitabın yazılışından biraz bahsetmek isterim. Mary Wollstonecraft ileride eşi olacak Percy B. Shelley ile İsviçre'de Lord Byron' un göl kenarındaki yazlık evine giderler, bir gece ateş başında bir Alman hayalet hikayeleri antolojisi okurken Byron bunun hiçte korkunç olmadığını, kendilerinin daha iyilerini yazabileceklerini söyler. Odalarında Shelley The Cenci' yi, Lord Byron Fragment of a Novel'ı, Byron' un doktoru Polidori ise The Vampyre' ı yazmaya başlar, Mary ise Frankenstein'ı yazar.(Ken Russell'in Gothic filmi bu konuyu işler) Konu aslında çok yeni değil, özellikle mitolojide çok kullanılmış bir temaya dayanmaktadır.Yapay adam yani homunculus Deadalus'un Girit kralı Minos için yaptığı yapay adamda ilk defa görülür. Goethe'nin Faust'unda büyüyle yaratılan bir adamdan bahsedilir ancak bütün bunların temeli bir Yahudi efsanesi olan golem' dir. Gustav Meyrink' in Golem isimli kitabı bizde de çıktı.Frankenstein' in canavarının ayrıldığı nokta ise yaratılanın yaratana olan isyanını açıkça ortaya koymasıdır, bir tür Prometheus gibi tanrılara karşı gelmiş ama bilim kurgunun büyük ustası Brian Aldiss' in romanına ismini verdiği gibi bu Prometheus zincirlerini kırmıştır ve bilimin yolunu açmıştır.
    2
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQ5Iq_obMj 2008-07-18T03:21:36.996Z Gotik Edebiyat - Bedava Full indir download bedava keygen oyun game program s...
    Gothic Edebiyat

    Kelimenin etimolojik olarak Miladdan sonra 5. yüzyıl civarlarında İskandinavya dolaylarından çıkıp gelen ve Roma imparatorluğu'na bir süre kök söktüren (ve böylece kendi sonlarını da hazırlayan) Germenik ırk Goth'lardan geldiği aşikardır, fakat bu kelime sonraları farklı anlamlar da kazanmıştır. İngiliz medeniyeti politik anlamda rakipleri olan Fransa ve İspanya'ya olan köksel ve ruhsal üstünlüğünü kanıtlamak için "gothic"i kendine sıfat bile yapmıştır. (Tabi İngiliz ırkının ataları kahraman jutelar ya da gete'lerden de ilham alınmış olabilir burda) ama yine de gotik kelimesi tarihte uzun bir süre "barbar", "yaban", "sivilize olamamış" anlamlarında olumsuz bir sıfat olarak kullanılmıştır. İlkel ve dar kafalı insanlarla/ülkelerle özdeşleştirilmiştir. Özellikle sonraları 18. yüzyılda rasyonalizm ve sanayileşmeyle beraber gotik artık olumsuzdan da çıkıp küçük düşürücü bir sıfat olarak kullanılmıştır. o dönemde kendilerini medeniyetin doruklarında, "biz olduk artık" havalarında gören avrupa toplumları, kendilerini fazla kaptırdıkları bu mantık ve bilim gerçekleriyle gotik edebiyatı (ya da daha genel anlamıyla "romans"ları) yerin yedi kat dibine gömmüştür. Okumanın bir insan ihtiyacından ziyade toplumsal sınıflara göre yazıldığı çizildiği bu dönemde burjuvazi, tıpkı kendi akıllarının erdiği tek şey gibi "yararcılık" kokan romanlara yönelmiş, romanlar neredeyse "standart edebi eser"ler konumuna gelmiştir. (Hatta ilk dönem romanlarında protagonist bir hana girerken yazar "şu han bilmemne şehrinin bilmem ne sokağında, konaklamak için ideal gidin görün." gibisinden direk okuyucunun gerçek hayatında işine yarayacak notlar yazarmış.) Ama bu aşırı gerçekçilik ve "ne görüyorsam o var"cılık bir süre sonra insanoğlunu tatmin edemeyecek düzeye gelmiştir. Çünkü insanlar maneviyatlarını, hayalgüçlerini ve yaratıcılıklarını daha fazla aç bırakamamıştır. (Bir nevi sentimentalizm ya da agnostizme yönelme isteği) edebiyat ve genel olarak sanat kendini bu açmazdan kurtaracak yollar ararken romantizm gümbür gümbür gelmiştir. Endüstriyel şehir hayatının, bununla beraber doğan toplumsal sınıf ayrılıklarının ve haddinden fazla yararcılığın insan ruhunu bozduğuna, toplumları giderek çürüttüğüne inanan bu edebi akım giderek yayılmış, çoğunluğun genel tavrı haline gelmiştir. Hayalgücü ve duyguların tekrar yükseğe çıkmaya başlamasıyla gotik edebiyat da uyarılıp yattığı mezardan çıkmıştır nihayet. En fazla Amerika olmak üzere Avrupa'da bu yazına gereken önem verilmeye başlanmıştır artık. Bu periyoddan Viktorya dönemine kadar özellikle İngiltere'de çok güzel tadından yenmez eserler çıkmıştır. Sonraları yine ait olduğu gölgeye çekilecekken yirminci yüzyılda yeni bir ivme kazanmıştır gotik. Çernobiller, kirlilik problemleri, dünya savaşları derken tüm dünya toplumlarının kapıldığı karamsarlık havasından kaynaklanıyor olsa gerektir bu. Çünkü gotik bu yaşamı sorguladığı gibi ölümü ve diğer dünyaları da merak eder. Meraktan da öte bundan haz duyar. İnsanın görünen kısmından ziyade sinik ve kaotik yüzlerini irdeler. Bu yüzden yirminci yüzyılda karamsarlığın ve içselliğin sembolu haline gelmiştir gotik. Sadece edebiyatla kalmamış, sinemaya (malum, tonlarca gotik film), müziğe (gotik rock, gotik metal, endüstriyel gotik vesaire) ve modaya da (taş gibi gotik hatunlar, kendilerini crow sanan satanist zibidiler) sıçramıştır. Günümüzde "Gotik nedir?" sorusuna insanların önce bir afallaması, "nasıl anlatsam?" demesi de bu yüzden zaten.
    Got Sanatı ya da Barbar Sanatı olarak da anlamı vardır. İtalyanlar Roma İmparatorluğu döneminde dünyanın bir numaralı gücüyken, Alman kabileleri got ve vandalların topraklarını işgali nedeniyle büyük bir öfke duymaktaydılar. Bu yüzden aydınlanma devri yani Rönesans ile yıkılış dönemi arasındaki döneme, buna sebep olanların isimlerini, got ve vandalları koydular. Got Sanatının dışında, güzel şeylerin yıkılıp yakılmasına da vandallık demişlerdir.
    Gothic mimari 12-16. yüzyıllar arasında avrupada kullanılan, sivri kemerler, kaburgalı kubbeler ve ayrıntılı süslemeleri ile hemen tanınan mimaki akıma ve bu tarz mimariye benzeyen diğer mimari akımlara verilen isimdir. Gotik edebiyat özellikle 18. yy sonunda popüler olan, karanlık, grotesk ve doğaüstü olayları işleyen edebi türe zaman zaman verilen isimdir. En belli başlı örnekler için (bkz: frankenstein) (bkz: dracula) (bkz: dr jeykll mr hyde)
    Gotik müzik heavy metal ve punk arasında bir tarzdır: "Gotik muzik heavy metal olmakla beraber punk ile ilişkisi oldukça zayıftır. Daha çok orta çağ ve barok döneme ait klasik müziğin heavy metal'le iç içe geçtiği estetik yönden kuvvetli bir tarza sahip olup bu yönden punkın tam tersi bir duruş sergiler."
    Gotik moda ise genelde her nedense özellikle teenage kızların, özellikle de The Crow filmlerinden sonra daha da benimsediği bir moda. tercihen deri, siyah giysiler giyilir ve ceset gibi, vampir gibi bembeyaz makyaj yapılır, saçlar uzun, çeşitli renklerde, tırnaklar da bir o kadar uzun ve renk renktir. Kollarda boyunda boş yer kalmayana kadar takılar istenirse takılabilir, vaciptir. Her gothic genç kızın gönlünde pumpkin king jack gibi bir sevgili sahibi olma hayalleri vardır. Gothic komünity üyelerinin milli bayramı helloween, milli içecekleri red wine, başkentleri gotham city'dir.
    "Gotik italyanların rönesansda kuzey ortaçağ sanatını tanımlamak için kullandıkları kelimedir. Bu, onlar için barbarlık anlamına gelen bir kelimeydi. Gotiğe korkunç, şatafatlı ve grotesk gözüyle bakılırdı. Aslında bir çok durumda öyleydir, ancak bazılarına göre hayatın kendisinin korkunç, şatafatlı ve groteks olduğu bir dünyada o mükemmeldir. Dualizm ön plandadır, her şeyin iki yüzü olduğu insanlar beden ve ruh, iyi ve şeytan oldukları, tozdan yaratıldıkları halde cenneti isteyebildikleri savunulur. Esas olarak onca yıl boyunca çok sayıda insanın üstünde çalışması ve farklı fikirlerin kaynaşması sonucu ortaya çıkan korkunç görünümlü ve şatafatlı mimari akımın hayranlıkla karşılanıp yaşam tarzı olarak belirlenmesidir. Çok fazla fikirin kaynaşmasıyla oluşan bir tarzı insanlar sadece peşinden gitmek için standartlara sokmuştur; gotik siyahdır (kötülük ve çirkinliğin temsilcisi şeytani olan), gotik kandır (siyah üstüne kırmızı yazılı web siteleri, siyah deri giysili kırmızı saçlı kırmızı rujlu genç kızlar), gotik şatafattır (boş yer bırakmayan takılar) demişlerdir.

    Konularını eski Ortaçağ şatolarının, manastırlarının gizemli ve ürküntü yaratan mahzenlerinden, koridorlarından, kasvetli odalarından, hayaletlerden, cehennem kaçkını yaratıklarından alan gotik edebiyat, daha çok 19. yüzyılın ortalarında feodal dönemin akıl dışı kimi özelliklerinin geri dönmesi olasılığının yarattığı kaygının bir ürünüdür. Gotik korku romanlarında kahramanlar bildik ve alışık bir dünyanın temsilcisi olarak değil, daha çok bilinç altında beslenen çelişkilerimizin, kuralları önemsememizin, aykırı ve toplum dişiliğimizin karşımıza çıkarak kendi korkularımızla yüzleştirerek bizi ürkütmesidir, bu türün daha gelişkin örneklerini sonraki yıllarda bilimsel açıklamalarla bilimkurgu edebiyatında ve sinemasında görmek mümkündür.Örneğin;Görünmez Işın'daki Dr. Janos Rukh, dünyaya düşen bir göktaşından yayılan ışınlara maruz kalarak mutasyona uğrar. Aşın ölçüde kendini işine vererek başarılı olma tutkusu giderek paranoyak bir durum alır; çevresine bir korku unsuru olarak dehşet saçar. Unsal Oskay'ın Çağdaş Fantazya adlı yapıtında işlediği gibi "Dr. Rukh egosunu, kendisinin de korktuğu istemlerini projekte ederek (tasarlayarak) kendisinin canavarlaşmış yanını yaratır. Ayrımında değildir ki, yarattığı bu canavar yenik düştüğü reel toplum içindeki yaşamının baskıladığı kendi istemleridir." Yine bir başka klasikleşmiş bilimkurgu filmi olan Yasaklanmış Gezegen'deki Dr. Morbius da aynı dramatik sonu yaşar. Altair IV gezegenindeki görünmez canavar, Dr. Morbius'un bilinç altında yatan dürtülerinin bir eseridir. Drakula gibi klasik gotik eserler, peri masalları, ejderhalar, büyüler fantazya oldukları halde, Frankenstein geleceğe yönelik eleştiriler geliştiren, uyaran klasik bir bilimkurgu yapıtı olmaktadır.

    1800'lerde egemen olan gotik edebiyatın tipik özelliklerini Frankenstein'da bulmak olası değil. Buna karşın ingiltere'de 1968 yılına kadar Frankenstein gotik roman olarak nitelenmekten kurtulamaz. Perili şatoların, gizemli ve korku üreten karanlık mahzenlerin, hayaletlerin, esrarengiz din adamlarının boy gösterdiği unsurlar bu kitapta karşımıza çıkmaz. Romandaki gerçek dişilik günün bilimsel gelişmelerinden sayılan elektrik ve tıpta sinir ve kas hastalıklarının tanısında ve sağaltımında kullanılan galvanizmle açıklanır. Ancak romanın ana teması klasik bilimkurguda egemen olan bilimsel buluşların birey ve toplum üzerinde olası etkilerini anlatmak değildir. Daha açık bir deyişle yazar tarafından bilinçli olarak seçilmiş bir tercih değildir bilimkurgu. Romandaki ana tema doğa yasalarına karşı gelmenin eninde sonunda tepkisel sonuçlara yol açacağıdır. Bir başka konu da, kimya ve doğa felsefesiyle ilgilenen, yaşamın nedenlerini anlamak için önce ölüme yönelmek gerekliliğine inanan genç tıp öğrencisi Frankenstein'ın, yarattığı ve yaşam verdiği yaratığın sorumluluğunu üstlenmekten kaçtığıdır. Frankenstein her ne kadar sorumluluktan kaçarsa, yarattığı canavar da o denli sabırlı, yaratılışının altındaki nedenleri sorgulamayan, sadık, iyi niyetli ve insancıl bir özellik taşır. Yaratık yaratıcısından kaçtıktan sonra ilk başlarda şefkat ve ilgi bekleyen çocuksu bir davranış sergiler. Okuyarak kendini geliştirir. Dönemin ünlü eserlerini çözümleyecek kadar entelektüel bir kişilik kazandığı bile söylenebilir. Milton'un Yitik Cennet, Plutarch'ın Hayatlar'ı, Goethe'nin Genç" Werther'in Acıları'nı okur. Hayatlar'da eski cumhuriyetin ilk kurucularının yaşam öykülerinde yüksek düşünceleri, geçmiş kahramanlara hayran olunmasını ve onları sevmeyi, Genç Werther'in Acıları'nda keder ve karamsarlığı, Yitik Cennet'te Tanrı kavramını, kendi yaşamından yola çıkarak Tanrı'nın Adem'e bakışıyla Frankenstein'ın tavrını karşılaştırır. Ancak bütün bunlara rağmen ne insanlardan ne de yaratıcısından beklediği ilgiyi göremez. Yaratık yaratıcısının yüzüne karşı "her yerde sadece benim değişmez bir şekilde dışında bırakıldığım mutluluğu görüyorum. Ben yardımsever ve iyiydim; acı beni iblis yaptı. Beni mutlu et ki, yeniden erdemli olayım" der. Yok edilme olasılığına karşı ise yaşamını sonuna kadar savunacağını söyler. "Yaşam, kederlerin toplamından ibaret olsa bile, benim için hâlâ değerli ve bunu savunacağım." Çirkin bedeninin içinde iyi niyetli ve sevecen bir kişilik taşıyan yaratık insanlar arasında kendine bir yer bulamayınca hırçınlaşır. Canavarlaşmasını şu sözlerle dile getirir: "Eğer sevgi uyandıramıyorsam, korku salacağım."
    __________________
    1
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQwsGyobMj 2008-07-18T03:18:04.781Z İnsanlık Tarihinde Büyük Yalanlar - BuYuKFoRuM | Türkiye'nin Kalbi Burada Atı...
    KİTABIN ADI İnsanlık Tarihinde Büyük Yalanlar
    KİTABIN YAZARI Richard SHENKMAN
    YAYINEVİ VE ADRESİ Milliyet Yayınları Bağcılar – İSTANBUL
    BASIM TARİHİ Haziran 1998
    KİTABIN YAYIM MAKSADI İnsanlık Tarihinin Yanlışlarını Ortaya Çıkarmak

    KİTABIN ÖZETİ :
    Amerikalı yazar Richard Shenkman, Amerikalıların kendi ve başkalarının tarihlerini şimdiye kadar yazılan tarih kitapları ve okullarda öğretilen tarih dersleri, sinemalar saye- sinde yanlış öğrendiklerini ileri sürmüştür. Yazar, tarihin doğruluğunun ispatlanmasının güç olduğunu kabul etmekte, bu kitabında tarihteki olayların gerçek yönlerini kendi görüşleri doğrultusunda on iki bölüm halinde sunmaktadır. Anlattığı hikayelerin okuyucular tarafından saçma bulunma ihtimalini düşünerek, bunu yaşamın çılgın olması ve insanların gerçekten aptalca şeyler yapmalarına bağlamıştır. Ona göre bu kitap normal bir tarih kitabı değildir.

    BİRİNCİ BÖLÜM : ÇOK ESKİLERDEN
    Birinci Bölümde Truva Savaşı, Sokrates, Büyük İskender, Herodotos, Sezar, Kleopatra, Caligula, Neron, Roma İmparatorluğunun çöküşü ve barbarlar tarihi konuları ele almıştır.
    Truva Savaşı : Yazar Truva savaşının olmadığını söylemektedir. Truva ile Yunanlılar arasında Helen adında bir kraliçe, tahta at bulunduğuna dair kanıt yoktur. Bunu savaşın on yıl sürmesinin mümkün olmadığına ve ordu disiplininin sağlanamayacağına, dünya tarih uzmanı Fitz Roy Raglan tarihte bir kraliçenin yabancı bir prensle kaçtığı konusunda bir olaya rastlanmadığına bağlamaktadır.
    Sokrates : Huzur içinde ölmüştür diye bilinir. Aslında baldıran zehiri içerek ölmüştür. Platonun yalan söylediği ortaya çıkmış ve ölürken yanında olmadığı bilinmektedir.
    Büyük İskender : İskender’in hükümdarlığı boyunca gizli cinayet işlemediği belirtilir. Hindistan fethi sırasında askerleri savaşmak istememişlerdir.
    Herotodos : Tarihin babası olarak bilinir.Aslı şudur, doğru ve yanlış duyduğu herşeyi yazar, başkalarının metinlerini kendisininmiş gibi sunar.
    Sezar : İmparator olarak bilinir. Roma’nın yarısı fethedilmiş olsa bile Roma’da bir kuşak sonra imparatorluk unvanı verilir.
    Kleopatra : Yunanlı olması ve aşk hayatıyla anılır, Mısırlıdır ve aşıkları Sezar, Antonius’tu.
    Caligula : Kötü yürekli lider olarak bilinir, atını konsül ilan etmesini kendisi de söylenti olarak ifade etmiştir.
    Neron : Nefret edilir. Roma’daki yangınla ilgisi yoktur,elli mil uzaktadır.Evsiz kişilere ev sağlamıştır.
    Roma İmparatorluğunun Çöküşü : 476 yılında çökmüştür.Roma’nın yağmalamasını barbarlar değil köleler yapmıştır.

    İKİNCİ BÖLÜM : KARANLIK ÇAĞ
    Cehalet : Ortaçağ insanlarının kör inançları yoktu. Kilise karşı çıkmaktaydı. Büyücüler yakılmamıştır. Katolik kilisesinin otoritesi yitirdikten sonra başlanmıştır.
    Haçlı Seferleri : Toplam dokuz tane olan haçlı seferlerinin başarısız olmasının nedeni, insanların aptalca işler yapmalarını çok sevmeleridir.
    Şövalyeler :Turnuvalara katılmaz, zırhlarını dönemin sonunda giyilmiştir, at sırtında savaşılmamıştır. İngiliz şövalyeleri vergi ödeyip savaşa katılmamışlardır. Ortaçağda savaşı kazananlar İngiliz şövalyeleri değil paralı askerlerdir.
    Yüz Yıl Savaşları : Savaşlar 116 yıl sürmüştür. ( 1337-1453 )

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BİLİMSEL DEVRİM
    Kopernik: Dünyanın güneşin etrafında döndüğünü keşfettiği anılır, o dönemde ilgi görmemiştir.
    Galilei : Dünyanın güneş etrafında dönüşünü mahkemede inkar etmiştir. Bilim adamları da insandır. Pasteur bilimsel yöntemlerini bir rakibinden çalmıştır. Tarihçi Geison bunu ispat etmiştir.

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : SEKS
    Bu bölümde seksle ilgili yalan ve yanlış bilgiler ele alınmıştır.

    BEŞİNCİ BÖLÜM : TANRI KRALI KORUSUN
    Gelenekler, Kraliçe Victoria'nın taç giyme töreninde tanrı kraliçeyi korusun milli marşı okunmamıştır.
    Aslan Yürekli Richard, Haçlı Seferi kahramanı olarak bilinir. Kudüs'ü alamamıştır, zamanını İngiltere dışında geçirmiş ve İngilizce bile öğrenememiştir, haçlı seferlerine para sağlamak için ülkeyi soymuştur.
    V.Henry : İngiliz tarihinin en büyük savaşı olarak bilinen Agincourt 'ta Fransızları yenen kahraman olarak bilinir, yerine geçen oğlu bu toprakları kaybetmiştir. Bugün Fransa’da İngilizce değil de Fransızca’nın konuşulmasının sebebi budur.

    ALTINCI BÖLÜM : BU BÜYÜK ADA
    Yıldız Odası : Mahkeme salonlarının tavanının yaldızlı yıldızlardan olmasıyla bu ismi almıştır. İngiltere'de yoksullarla zenginlerin karşı karşıya geldiği tek mahkemedir.
    İspanyol Armadası'nın Yenilgisi: 1588'de bütün eşitsizliklere rağmen İngilizler dünyanın en büyük donanmasını yendiler. Bunun nedeni top kızaklarının kullanışlı olmayışıdır.
    Kaptan Kidd :Korsan avcısı olarak bilinir ama bir yıl boyunca bir korsan bile yakalamamıştır.
    William Bligh : Filmde çok sert işlenmiştir. Çok yumuşaktır.
    Horatio Nelson : İngilizlerin Trafalgar Savaşı’nda Fransızlar üzerinde kazandıkları zaferin kahramanı olarak görürler. Aslında bir zinacı ve saf birisidir. Bu savaşta üniformasını çıkarmadığı için hayatını kaybetmiştir.
    Arabistanlı Lawrence : Arapların dostu diye bilinir. Arapları satmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nda Arap isyanının savunucusu değildir. Bunu mektuplarından anlamaktayız.
    Etekler ve Gaydalar : İskoçyalının gururu olan etek 1727'de İnverness yakınlarında Thomas Rawlinson adında bir İngiliz tarafından yaratılmıştır. Bunu icat etmesinin nedeni sıradan bir İskoçyalının pantolon alacak parasının olmayışıdır.1745 İngiliz Parlamento bu eteği yasaklamıştır.1745’den önce üst sınıf etek giymezlerdi.1745’de etek Iskoç milletinin milli giyeceği olmuştur.İskoçya'da gezici mühendisler gayda değil arp çalarlardı.

    YEDİNCİ BÖLÜM: PASTA YESİNLER
    Jeanne d'Arc : Yirmi yaşında İngilizleri 100 Yıl Savaşlarının dönüm muharebesinde yenmiştir. Garip bir kişilik yapısı vardır. Savaşı sesler sayesinde kazandığını söylemiştir.
    XIV. Louis : ''Devlet benim'' sözünü söylememiştir. Voltaire'nin uydurma sözüdür.
    Voltaire : ''Söylediğinizi onaylamıyorum, ama bunu söyleme hakkınızı ölene kadar savunacağım. ''Bunu uyduran 1907’de basılan bir kitabında yazan Beatrice Hall ’dır.
    La Fayette :Amerikanın özgürlük ve bağımsızlık savaşını kazanmasında yardımcı olan Fransızdır.
    Napolyon : Hırslıdır,1812 deki yenilgi Rus kışına bağlanmıştır.Aslında askerleri öldüren hastalıktır.Çünkü birkaç yıl önce George Washington'un askerleri çok daha soğuk havadan sağ çıkmışlardır. Napolyon’un ordusu sıcaktan da etkilenmiştir.Savaşın kaybedilmesinin asıl sebebi 650 bin kişilik ordunun düşman toprağına sokulamayacak oluşu ve ikmal yapılamamasıdır.
    Alfred Dreyfus : Vatana ihanetle suçlanan Yahudi Fransız subayıdır. Zengin olmasına rağmen Almanya adına casusluk yapmakla suçlanmıştır.

    SEKİZİNCİ BÖLÜM: BİLDİĞİMİZDEN FARKLI ÜNLÜLER
    Büyük Katerina Rus değil Almandır.34 yıl hükümdarlık yapmıştır.
    Sun Yat-sen : Mançu Hanedanı'nı deviren ünlü ihtilalcidir. İhtilal yapıldığında kendisi Colorado'dadır.Bunu reklam başarısına borçludur.
    DOKUZUNCU BÖLÜM : KRAL ARTHUR
    Kral Arthur :Asla yaşamamıştır.
    Lady Godiva : Halkın vergisini indirmek için ata çıplak binmiştir.Hikaye doğru değildir. Çünkü halk aşırı derecede yoksuldur.
    Robin Hood : Hikaye sürekli değişmiştir. Bir soylu olduğu XVII.yy. eklenmiştir.
    Wilhelm Tell : Hikaye en küçük ayrıntısına kadar XV.yy.'ın sonlarında İsviçreli bir yurtseverin hayalinden çıkmıştır.
    Drakula : Gerçek bir insandır. Transilvanya'da şatoda yaşamıştır. İnsan öldürmekten hoşlanırdı. Meslek yaşantısının doruk noktası, 24 bin Türk'ü öldürdüğü 1460'lı yıllardır.
    Frankenstein : Canavarın adı değil, çılgın bilginin adıdır.
    Noel Baba : Katolik Kilisesi 1969'da azizliğini geri almıştır.Kırmızı elbisesi ve beyaz sakalı Amerika’ya gelmesinden sonra olmuştur.

    ONUNCU BÖLÜM : DİN
    Hz.İsa : Nerede doğduğu bilinmez.
    Hıristiyanlık : Luther, kilisenin tüm sistemini eleştirmemiştir.Başlıca itirazı günahların bağışlanması olan endüljanslara karşıydı.Kilise,papazların evlenmemeleri ve cinsel ilişkide bulunmamaları kuralını XII.yy ’da getirmiştir.

    ONBİRİNCİ BÖLÜM : BİRİNCİ VE İKİNCİ DÜNYA SAVAŞLARI
    Birinci Dünya Savaşı : Tarihçi Thomas Bailey'e göre en az dokuz dünya savaşı olmuş, bu sekizincisidir.Bu savaşta ilk uçak kullanıldığı bilinmektedir.İlk uçak 1912'de Meksika İhtilali'nde kullanılmıştır.Bu savaşın en ünlü pilotu Kızıl Baron adıyla anılan Manfred von Richthofen'dir.
    Bu savaşta ilk kimyasal silah kullanılmıştır diye bilinir.Büyük İskender'in ordusu düşmana kireç atmıştır.İspanyollar kanla dolu sis bombası kullanmışlardır.
    Nazizm : Hitler enflasyonu durdurmamıştır.Bunu yapan Weimar Cumhuriyetidir. Reichstag yangınını Naziler değil Lubbe adında bir Hollandalı Sosyalist çıkarmıştır. Naziler 1938’ e kadar Almanya'dan 200 bin Yahudiyi sürmüşlerdi. Hitler’in buna devam etmeyişinin nedeni İngilizlerin istemeyişidir.
    İkinci Dünya Savaşı : Panzer tümenleri abartılmıştır,sadece %5’tir.Savaşın en önemli sırlarından biri Alman tutsaklarının Amerikalıların elinde en az 56 bininin ölmesidir. İsteyerek olmamış,yeterince yiyecek olmayışındandır.

    ONİKİNCİ BÖLÜM : HOLLYWOOD TARİH YAZIYOR
    Hollywood’ un yanlış yaptığı saç modelleridir.Tarihi filmler yer almadıkları bölgelerde çekilmişlerdir.Roma ordusu askerleri hiç yürümemişlerdir. Roma’da köleler kürek çekmezlerdi. Sahte savaş sahneleri çok yaygındır.

    Sonuç olarak yazar bu kitabında tarihi yazarlar,tarihi yapanlara sadık kalmadıkları için günümüzdeki bilgilerin çoğunun uydurma,objektiflikten uzak olduğunu iddia ederek; Dünya tarihinin yeniden yazılması gerektiğini savunmaktadır.

    [Yazarında dediği gibi bu sıradan tarih kitaplarına pek benzemiyor yazılanlara bakılınca. Paylaşmamdaki sebep ilginç bulmamdır...]
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQgqOVobMj 2008-07-18T03:10:05.763Z Frankenstein - Sound of Evil Music Center



    Mary Shelley’s Frankenstein is a classic tale of a man-made monster seeking acceptance from society in light of his ghastly appearance and strange upbringing. With Europe as its backdrop in the 1790’s, the story begins with a series of letters exchanged between Captain Robert Walton and his sister that chronicled the story of a man, Victor Frankenstein, whom he meets on the North Pole.

    After being rescued from near death, Victor Frankenstein tells Robert Walton the story of his upbringing in a warm Swiss family and his fascination with studying how life was formed. He was an avid, amateur scientist who created a "perfect" human from spare body parts - only to have his plan backfire when the monster turned out to be extremely hideous and unappealing. During a brief study and recovery period with Henry Clerval, his closest friend, Frankenstein’s monster navigated the social scene for human friendship and was turned down again and again. After observing a family living in a small cottage, monster Frankenstein mustered the courage to seek an invite before getting rejected again. The last straw, he ventured out to seek revenge on the person who created him.

    During his trip back to Geneva, Switzerland - the monster met Frankenstein’s younger brother and killed him for revenge. After his brother’s death, Frankenstein went back to Geneva and found the monster canvassing the same woods his brother was last seen, coming to the realization the monster was responsible for this brutal act. After a short trip to the mountains, the monster caught up to Frankenstein and ordered him to create a female monster from scratch for companionship. After agreeing, he fled to England to start and scrapped the project midway, citing the possibility of further disarray. Knowing his days were numbered after Henry Clerval’s murder, he hastily married his cousin Elizabeth only to find his new wife killed by the monster later.

    After paying a visit to the cemetery to meet with his fallen family members, Victor realizes that his life’s goal from that point forward was to hunt down the monster and kill him. Prior, Victor already determines his fate and goes ahead with his wedding day, knowing the monster would catch up to him. Now, he sought to kill the monster to save humanity from his menace. Victor chases after him throughout Europe and the North Pole, where he temporarily loses track of the monster through a crack in the ice where he also meets Robert Walton and his crew. Ambitious, Victor gives a thorough lecture on how chasing glory was his Achilles heel and the dangerous of being too ambitious, citing "tranquility" as one of life’s goals.

    The story ends with Victor’s death a while later and the monster’s cries for forgiveness. After a short contemplation by Robert Walton, who promised to kill him if offered the chance, the monster convinced him otherwise - disappearing back North to be never seen again.



    Main Character list

    Robert Walton - the official chronicler of "Frankenstein", with the story told in a series of letter exchanges to his sister Margaret. He travels to the North Pole to find a Arctic passage to connect both Atlantic and Pacific Oceans when he meets a man named Victor Frankenstein whom he finds sick in the ice along with a dog sled. Citing Walton’s own personal ambition in "conquering" the North Pole, Victor Frankenstein tells him his own story of ambition gone bad.

    "The Monster" Frankenstein - the product of an experiment gone awry. Assembled out of spare human parts by Victor Frankenstein, he turns out to become so hideous - albeit with a gentle heart upon childhood. His outlook on life turns sour with repeated failed encounters with humans where he sought friendship and acceptance. After a rejection from a small family living in a cottage, "monster" Frankenstein blows up and seeks revenge against his creator by going on a killing spree and demanding a female companion.

    Victor Frankenstein - Born to a rich family, Victor Frankenstein started out childhood with an avid interest in how life is formed. As a college student, he rummages for spare parts and uses them to manufacture a hideous being with no second thoughts on murder. The monster goes on to kill Victor’s loved ones as retaliation for his cruel circumstances.

    Henry Clerval - Victor Frankenstein’s best friend; murdered by monster Frankenstein in retaliation to Victor’s unfulfilled promise of creating a female companion for him.

    Elizabeth Lavenza - Victor Frankenstein’s cousin turned wife; killed by monster Frankenstein in response to Victor’s unfulfilled promise of creating a female companion for him.



    Chapter 1

    Victor Frankenstein becomes acquainted with Robert Walton and discusses his family tale detailing his father, Alphonse, who rescued Victor’s mother Caroline from poverty after finding her father dead in her home. He takes her to Geneva, Switzerland where they get married and travel throughout Italy when they conceive their first child, Victor. It is here where Caroline meets a young peasant girl whom she adopts. Victor starts to develop feelings for her from the get-go.


    Chapter 2

    Victor Frankenstein continues to discuss his childhood with the birth of two more brothers along with his growing friendship to Elizabeth. During his childhood years, Victor takes interest in several antiquated theories that addressed the creation of life. After witnessing a tree being obliterated by lightning, he investigates electricity further and discovers that it could be used to "breathe life" into non living objects.


    Chapter 3

    Victor’s college life begins to head into turmoil with his departure to Ingolstadt College. As he is packing, Elizabeth contracts scarlet fever and finds an ailing mother on her deathbed who expresses her wishes to have them both marry. After a few days, Victor sets off for Ingolstadt alone after a plan to go with best friend Henry goes awry. Once there, he meets a chemistry professor named Waldman who introduces him to the study of human creation and the use of electricity to bring inanimate objects to life.


    Chapter 4

    Victor Frankenstein continues to study multiple subjects to solve creation of life questions. Shortly after realizing Ingolstadt was too easy for him, he discovers the "spark" that creates life and constructs a man out of spare body parts from dead bodies. All letters to his family stop while he works for nearly a year. Although his health is in shambles, Frankenstein remains diligent and doesn’t stop until the entire body is finished.


    Chapter 5

    Victor Frankenstein’s coveted product turns out as a foul beast. Although body parts are the right size and shape, the final result is a hideous brute that forces him to leave the lab and collapse in his room. Waking up again, the sight of the monster prompts Victor to flee into the city where he meets with his best friend Henry. Constant anxiety forces Victor to become bedridden under Henry’s care. Frankenstein keeps mumbling and rambling over his monstrous creation, though Henry thinks nothing of it and attributes it to paranoia and fevers. In letters to the Frankenstein family, Henry downplays his friend’s sickness which turns to steady recovery over time.

    Chapter 6

    Elizabeth sends Victor a letter discussing a sick servant named Justine Moritz. She joined the Frankenstein household after being "rescued" by Victor’s mother from an abusive mother. Victor quelled fears of his supposed catastrophic health, assuring Elizabeth he was fine. Meanwhile, Victor continues to have flashbacks of the monster and avoids studying as a result. Before the end of the chapter, Victor and Henry return to Ingolstadt.


    Chapter 7

    Victor and Henry return from a trip to Ingolstadt when father Alphonse sends him the news (via letter) that his younger brother William was murdered. In detail, Alphonse explains how William’s disappearance lead to a search that eventually led to his body. In a twist, a locket given to him by Carolina that he always wore around his neck turns out missing. Victor sprints to Geneva soon after to reunite with his family and becomes accustomed to his old surroundings. Before reaching Geneva, Victor visits William’s death site and spots monster Frankenstein in the woods. After monster Frankenstein runs away, Victor discovers that Justine had the missing locket in her dress. Much doubt arises over William’s true killer, with Victor 100% sure the monster framed her.


    Chapter 8

    In this chapter, the trial takes place. Justine cannot give jurors a valid reason for the locket’s placement on the dead body. Meanwhile, Frankenstein has the monster in his conscience the whole time. After a failed appeal, Justine is proven guilty and sentenced to death.


    Chapter 9

    Victor continues to express sorrow and regret over the deaths of William and Justine. In addition, he feels responsible for the sorry state of his father’s health and Elizabeth’s mental state. These feelings manifest in plenty of alone time and suicidal thoughts of drowning himself in the lake. With all of his pent up feelings, none of his family members knew of the existence of monster Frankenstein.


    Chapter 10

    Victor and monster Frankenstein finally meet on the top of a mountain, where Victor readies himself to kill the monster until the monster spoke of being a good creature turned bad by unforgiving humans who scoffed at friendship. Victor initially wanted to brush off monster’s words, but the monster threatened to kill his entire family if he ran away. Scared and a bit sympathetic, Victor follows The Monster to the mountains.


    Chapter 11

    The monster explains to Frankenstein how his senses were imbalanced and poorly configured during his first days of life in the laboratory. Coordinating all of his senses to work together took time, and his early days in the forest were a struggle as he tried to feed himself and harness the power of nature’s elements to protect himself. The Monster spoke of an encounter with a shepherd and his confused reaction when he ran away out of fear and a crowd of villagers who shooed him away with rocks. The monster finally sought refuge by spying on a cottage in the forest that housed a family who regularly played music. Here, monster learned to differentiate between feelings of happiness and sadness - although his understanding of these emotions remained clouded, at best.


    Chapter 12

    The Monster decides to chop wood and shovel snow for the family as they slept. Their poverty drifted them into an envelope of sadness, so monster figured these good deeds would detract them into tending to the garden more. The Monster also developed his perception skills by lip reading words as family members read every night and gained a limited vocabulary. Before showing himself to the family, The Monster wanted to learn their language to drop attention away from his appearance. He was intent on winning their love.



    Chapter 13

    The monster stayed until the spring, where he discovers an Arabian woman moving in with the family. Speaking no French, the family welcomes her as a guest and teaches her the language; words the monster picked up by lip reading through the window. Given that a large portion of the readings were dedicated to world history, monster learns about humanity and how different he was from the rest. His loneliness took a turn for the worst at this realization.


    Chapter 14

    The Monster learns about the history of the Arabian woman as being helped out by father De Lacey and Felix, who sought to free the Arabian woman’s father, Muhammadan, who was wrongly jailed for religious practices and money. Grateful, Muhammadan gives Felix his daughter’s hand in marriage contingent upon his escape from an Italian prison to Turkey. Citing Turkey’s societal limitations on women, Safie refused to return with her father. A short time later, the French government learns of De Lacey and his connection with the escape. After a jail term, Felix and his family were sent to Germany. Here, Muhammadan changed his mind and tells Safie to go to Turkey. After believing she would head there after a short stint in Italy, Safie changed course and went to Germany to see Felix instead.


    Chapter 15

    In this chapter, the monster finds some books in the forest which he reads with the intent to broaden his horizons, only to find it backed his current state of affairs as a hideous creature. In addition, he finds Victor’s journal where he reads an entry that vividly describes how disappointed his creator was. His loneliness finally drives him to visit the De Lacey home. He speaks to blind De Lacey first before Felix and Safie arrive. Here, the woman faint and Felix orders the monster out of the house.


    Chapter 16

    The monster is a complete mess, concocting a mixture of loneliness and pure anger. From that point, he acknowledged it was impossible to partner with the human species and casts himself out voluntarily. When he returns to the cottage, he finds out the family moved out of fear for what they had seen earlier. The Monster burns the cottage down and journeys out to hunt down the cause of his misery, Victor. Near Geneva, monster finds Victor’s younger brother in the woods and plots to kidnap him for companionship. When he finds out his identity as sibling, he strangles the boy to death and plants his locket inside of Justine’s dress a short time later. After finishing his story, he orders Victor to create a female companion for him to last through his days.


    Chapter 17

    Victor has second thoughts over creating a female companion for monster, believing both could lead to a path of irreversible destruction. The monster convinces Frankenstein that he would take the female companion to a faraway land. After much squabbling, Frankenstein threatens Victor’s life if he didn’t do the job.


    Chapter 18

    Victor has second thoughts over creating the female companion and fights bouts of sadness. His father Alphonse misinterpreted his feelings as doubt towards marrying Elizabeth. When Alphonse demands marriage, Victor asks to go to England to steer the monster away from his family during the construction process with the intent to marry upon returning. The Monster Frankenstein travels with Victor to monitor his progress.


    Chapter 19

    Victor was finding it harder and harder to work on the female companion. Although his family was in danger, he still had second thoughts over the entire project.


    Chapter 20

    Victor began to realize the female companion could wreck much havoc by giving birth to more monsters and refusing to be with the monster as a mate altogether. After finishing the female, he destroys her to pieces. The Monster warns him that it will make its presence felt at Victor and Elizabeth’s wedding. Here, Victor decides to dump the female monster’s remains into the ocean on his boat. Upon waking up after a long sleep, he pulls into a harbor and meets an angry group of Irish men who suspect him of murder.


    Chapter 21

    Victor discovers that the dead body in question is Henry from court testimony and flies into a rage, intent on destroying the monster once and for all. He is found innocent, relapses into a heavy fever, and is taken care of by his father while in jail for a short period. After being proven innocent, both head home to Geneva with Victor in terrible shape.


    Chapter 22

    In this chapter, Elizabeth writes Victor a letter telling him he shouldn’t feel obliged into marrying her if there was another woman in his life. Victor promises to marry her when he returned to see her. Despite the monster’s threat, Victor decides to accept his fate. Nothing happened during their marriage and Victor grew increasingly suspicious of what the monster had in store as he set out with Elizabeth on their honeymoon.
    Chapter 23

    The Monster finally strikes and strangles Elizabeth while Victor conducted a check around the inn they were staying in. Victor runs after the monster and fails to catch him with his trusted gun and dagger. Victor’s father dies shortly after hearing the news of Elizabeth’s death, and Victor is banished to a crazy house for a short period before his release where he tells a disbelieving court official about the monster. At this point, Victor is committed to killing the monster himself.


    Chapter 24

    Victor pays a visit to the cemetery where his family is buried and promises revenge. After hearing the monster laugh somewhere behind him, he storms after him and chases him throughout Europe and to the North Pole. At the North Pole, Victor loses track of the monster and meets Robert Walton instead. He teaches Walton and crew about glory and what goes awry when you chase it too much. After his death, the monster begs his dead body for forgiveness. Walton contemplates killing him but reneges after the monster assures him he would go to the North Pole and kill himself. After leaving the ship, he boards a dogsled and heads back North where he disappears for the last time.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQzqaxoLMj 2008-07-18T02:42:47.819Z MERKEZ BURASI MUSIC CENTER: Türkçe E-kitap Arşivi

    Türkçe E-kitap Arşivi

    Upload by MERKEZ BURASI

    Şifre yok.

    Yerli yabancı, toplam 486 e-kitap. Tümü yazarlarına ve isimlerine göre sınıflandırılmıştır.

    Liste:

    Adnan Kurt - Bir Labaratuvar Romansı.pdf
    Agatha Christie - Hercule Poirot Iz Üzerinde.pdf
    Agatha Christie - Ve Ayna kırıldı.pdf
    Agatha Christie - Ölüm Meleği.pdf
    Ahmet Altan - Aldatmak.lit
    Ahmet Altan - Aldatmak.rtf
    Ahmet Altan - Icimizde Bir Yer.lit
    Ahmet Altan - Isyan Günlerinde Aşk.rtf
    Ahmet Altan - Içimizde Bir Yer.rtf
    Ahmet Altan - Kristal Denizaltı.lit
    Ahmet Altan - Kılıç Yarası Gibi.lit
    Ahmet Altan - Kılıç Yarası Gibi.txt
    Ahmet Altan - Kırar Göğsüne Bastırırken.lit
    Ahmet Altan - Sudaki Iz.rtf
    Ahmet Altan - Sudaki İz.pdf
    Ahmet Altan - İsyan Günlerinde Aşk.lit
    Ahmet Gülüm - Dikkat Yazılı Var.lit
    Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur.html
    Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur.lit
    Ahmet Ümit - Patasana.doc
    Alan Durning - Tüketim Toplumu Ve Dünyanın Geleceği.pdf
    Alan Lightman - Yıldızların Zamanı.txt
    Albert Camus - Veba.lit
    Albert Camus - Veba.rtf
    Albert Einstein - Relativity.pdf
    Albert Einstein - The World As I See It.pdf
    Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya.lit
    Aleksandr Ostrovski - Bu Hesapta Yoktu.rtf
    Alfred Adler - Psikolojik Aktivite.DOC
    Alfred Adler - Sosyal Psikoloji.DOC
    Alfred Adler - İnsan Tabiatını Tanıma.DOC
    Alphonse Daudet - Değirmenimden Mektuplar.rtf
    Amin Maalouf - Doğunun Limanları.lit
    Amin Maalouf - Doğunun Limanları.rtf
    Amin Maalouf - Semerkant.doc
    Anatole France - Penguenler adası.doc
    Anatole France - Thais.rtf
    Andre Breton - Nadja.doc
    Andre Breton - Nadja.lit
    Annotations
    Anton Çehov - Besleme.rtf
    Anton Çehov - Köylüler.rtf
    Anton Çehov - Tek Perdelik 9 Oyun.rtf
    Anton Çehov - Vişne Bahçesi.rtf
    Aristotale - Atinanıların Devleti.txt
    Arthur C. Clarke - Rama II.txt
    Arthur C.Clarke - 2001.rtf
    Arthur C.Clarke - 2010.rtf
    Arthur C.Clifrke - Rama ile buluşma.doc
    Atalay Yörükoğlu - Gençlik Çağı Ruh Sağlığı Ve Ruhsal Sorunlar.DOC
    Ateizm.pdf
    Ayfer Tunç - Annemler Size Gelecek.pdf
    Ayfer Tunç - Havada Bulut.pdf
    Ayfer Tunç - Ömür Diyorlar buna.pdf
    Aziz Nesin - Bay Düdük.pdf
    Aziz Nesin - Borçlu Olduklarımız.pdf
    Aziz Nesin - Memleketin Birinde
    Aziz Nesin - Sizin Memlekette Eşek Yok Mu.pdf
    Aziz Nesin - Tatlı Betüş.doc
    Aziz Nesin - Şimdiki Çocuklar Harika.doc
    Azra ERHAT - Mitoloji Sözlüğü.pdf
    Bahattin Yıldız - Dansöz Kıvırmaları.lit
    Barbara Taylor - Yasak Ilişki.rtf
    Barbara Taylor - Yasak İlişki.lit
    Bedi Menderes Solak - Kara Kutu.rtf
    Bedri Baykam - Kemik.doc
    Bedri Baykam - Kemik.lit
    Bekir Onur - Gelişim Psikolojisi_Yetişkinlik_Yaşlılık_Ölüm.pdf
    Bernard Shaw - Sezar Ve Kleopatra.txt
    Bertrand Russell - Sorgulayan Denemeler.txt
    Brian W. Aldiss - Yıldız Gemisi.pdf
    Burak Turna - 3. Dünya Savaşı.pdf
    Burak Turna - Metal Fırtına 2_Kurtuluş.rtf
    Burak Turna - Nükleer Darbe.pdf
    Burak Turna - SistemA.lit
    Burak Turna_Orkun Uçar - Zifir.doc
    Can Dündar - Savaşta Ne Yaptın Baba.pdf
    Can Eryumlu - Son Antlasma.pdf
    Carl Sagan - Contact.rtf
    Carlo Goldoni - Yazlık Dönüşü.rtf
    Celil Öker - Kramponlu Ceset.pdf
    Cengiz Aytmatov - Cemile.lit
    Cengiz Aytmatov - Beyaz Gemi.lit
    Cengiz Aytmatov - Beyaz Gemi.txt
    Cengiz Aytmatov - Cemile.txt
    Cengiz Aytmatov - Dişi Kurdun Rüyaları.lit
    Cengiz Aytmatov - Dişi Kurdun Rüyaları.txt
    Cengiz Aytmatov - Toprak.lit
    Cengiz Aytmatov - Toprak.txt
    Charles Bukowski - Delilik.pdf
    Charles Bukowski - Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi.rtf
    Charles Bukowski - Kaptan.lit
    Charles Bukowski - Kasabanin En Güzel Kizi.txt
    Charles Bukowski - Pis Morugun Notlari.lit
    Charles Bukowski - Pis Moruğun Notları.doc
    Charles Bukowski - Suda Yan Ateşte Boğul.lit
    Charles Dickens - Oliver Twist.lit
    Charles Dickens - Oliver Twist.txt
    Christian Jacq - Ramses Işığın Oğlu.pdf
    Christian Jacq - Ramses Işığın Oğlu.txt
    Christian Jacq - Ramses Milyonlarca Yilin Tapinagi.pdf
    Christie Golden - Ravenloft_Sislerin Vampiri 2.lit
    Chuck Palahniuck - Dövüş Klübü Bölüm 1.lit
    Chuck Palahniuck - Dövüş Klübü Bölüm 1.pdf
    Chuck Palahniuck - Dövüş Klübü Bölüm 2.lit
    Chuck Palahniuck - Dövüş Klübü Bölüm 2.pdf
    Cicero - Yaslilik ve Dostluk.htm
    Cizgi Roman;Heroes, Kotu Kedi Serafettin 1.pdf, Kotu Kedi Serafettin 2.pdf, Örumcek adam ve kara panter.cbr
    Dan Brown - Angels & Demons.pdf
    Dan Brown - Da Vinci Sifresi.pdf
    Dan Brown - Digital Fortres.pdf
    Dan Brown - İhanet Noktası.rtf
    David Eddings - Belgariad 1 Kehanetin Oyuncağı.doc
    David Eddings - Belgariad 2 Büyücüler Kraliçesi.doc
    David Eddings - Belgariad 3 Sihirbazın Tuzağı.doc
    David Eddings - Belgariad 4 Büyülü Şato.doc
    David Eddings - Belgariad 5 Efsuncunun Son Oyunu.doc
    David Furlong - Piramitler Gercegi.pdf
    Dean R. Koontz - Göz Ucuyla (From The Corner Of His Eye).lit
    Dean R. Koontz - Kanatlar.pdf
    Denis Diderot - Aykırı Düşünceler.txt
    Descartes - Yontem Uzerine Konusma.doc
    Descartes - Yontem Uzerine Konusma.txt
    Desmond Dunne - Yoga.DOC
    Dos Komutlari Isletim Sistemleri.doc
    Dostoyevski - Amcanın Rüyası.lit
    Dostoyevski - Amcanın Rüyası.rtf
    Dostoyevski - Baskasinin Karisi ve Namuslu Hirsiz.pdf
    Dostoyevski - Başkasının Karısı.rtf
    Dostoyevski - Beyaz Geceler Uysal Kız.doc
    Dostoyevski - Beyaz Geceler.lit
    Dostoyevski - Delikanlı.rtf
    Dostoyevski - Ebedi Koca.lit
    Dostoyevski - Ebedi Koca.rtf
    Dostoyevski - Ecinniler.lit
    Dostoyevski - Ecinniler.rtf
    Dostoyevski - Ev Sahibi.rtf
    Dostoyevski - Ezilenler.lit
    Dostoyevski - Ezilenler.rtf
    Dostoyevski - Insancıklar.doc
    Dostoyevski - Karamazov Kardeşler 1.rtf
    Dostoyevski - Karamazov Kardeşler 2.rtf
    Dostoyevski - Kumarbaz.lit
    Dostoyevski - Kumarbaz.rtf
    Dostoyevski - Suç Ve Ceza 1.lit
    Dostoyevski - Suç Ve Ceza 2.lit
    Dostoyevski - suç ve ceza.rtf
    Dostoyevski - Yeraltından Notlar.lit
    Dostoyevski - Yeraltından Notlar.rtf
    Dostoyevski - Öteki.rtf
    Dostoyevski - İnsancıklar.lit
    Doğan Cüceloğlu - İnsan İnsana.pdf
    E.T.A.Hoffmann - Ugursuz miras.doc
    E.T.A.Hoffmann - Uğursuz Miras.pdf
    Edgar Allan Poe - Bir Mumya ile Küçük Bir Hasbıhal.lit
    Edgar Allan Poe - Bir Mumya ile Küçük Bir Hasbıhal.rtf
    Elenor H. Porter - Pollyanna, Çocukluğu ve Gençliği.lit
    Elif Şafak - Baba ve Pic.pdf
    Emile Zola - Apartman 1.pdf
    Emile Zola - Apartman 2.pdf
    Emile Zola - Apartman 3.pdf
    Emile Zola - Apartman.doc
    Emile Zola - Nana.lit
    Emile Zola - Nana.rtf
    Engin Türkgeldi - Golgeler Ordusu.pdf
    Erdal Demirkıran - Yerim Seni Öss.doc
    Erdem KATIRCIOĞLU - Bir Satanistin Anıları.pdf
    Ergun Kocabıyık - Balayı.pdf
    Ergün Poyraz - Musa`nin Gulu.doc
    Ergün Poyraz - Musa`nin Gulu.pdf
    Ergün Poyraz - Musa`nın Çocukları Tayyip Ve Emine.doc
    Ergün Poyraz - Musa`nın Çocukları Tayyip Ve Emine.pdf
    Ergün Poyraz - Musanın Mücahiti.pdf
    Erich Von Daniken - Tanrıların Arabaları.rtf
    Erol Eren - Yönetim Psikolojisi.DOC
    Erol Göka_Kemal Sayar - Bir Bilim Olarak Psikiyatri.DOC
    Erol Güngör_Salim Akçay - Ahlak Psikolojisi Ve Sosyal Yaşam.DOC
    Ertuğrul Özdemir - Padişahlar.chm
    Esmehan Aykol - Kitapçı Dukkanı.pdf
    Fakir Baykurt - Tırpan.lit
    Falih Rıfkı Atay - Zeytindagı.lit
    Ferenc Molnar - Pal Sokağı Çocukları.lit
    Ferenc Molnar - Pal Sokağı Çocukları.txt
    Francis Bacon - Yeni atlantis.doc
    Francis Bacon - Yeni Atlantis.lit
    Francis Bacon - Yeni Atlantis.txt
    Franz Kafka - Değişim.lit
    Friedrich Nietzsche - Ecco Homo.doc
    G.Lapassade - Trans.DOC
    Gabriel Garcia Marquez - Yüzyıllık Yalnızlık.doc
    Gaston Leroux - Sarı Odanın Esrarı.lit
    Gaston Leroux - Sarı Odanın Esrarı.rtf
    George Orwell - 1984.rtf
    George Orwell - Bin Dokuz Yüz Seksen Dört.lit
    George Orwell - Hayvan Çiftliği.lit
    Georges Politzer - Felsefenin Baslangic İlkeleri.doc
    Georges Politzer - Felsefenin Baslangic İlkeleri.txt
    Georges Simenon - Bellanin Olumu.doc
    Georges Simenon - Bellanın Ölümü.lit
    Georges Simenon - Küçük Köpekli Adam.lit
    Georges Simenon - Küçük Köpekli Adam.rtf
    Gioacchino Antonio Rossini) - Sevil Berberi (Oyun).rtf
    Gogol - Ivan ivanovic ile İvan Nikiforoviç.doc
    Gogol - Üç Öykü.rtf
    Gultekin Avcı - Istihbarat Teknikleri.pdf
    Guy De Maupassant - Seçme Öyküler.rtf
    Gülse Birsel - Gayet Ciddiyim.doc
    Gülse Birsel - Hala Ciddiyim.lit
    Gülse Birsel - Hala Ciddiyim.pdf
    Gülse Birsel - Yolculuk Nereye Hemşerim.doc
    Gülse Birsel - Yolculuk Nereye Hemşerim.pdf
    Gülse Birsel - Yolculuk Nereye Kardeşim.doc
    Gümrük; customs and foreign trade.pdf, gumruk kilavuzu.pdf, gumsozluk.doc, Incoterms 2.doc, incoterms wall chart-logistic.pdf , Incoterms.doc, PAAMK Declarations.doc, PAAMK1.doc, PAAMK2.doc,
    Günseli Peker - Bioenerjektik Psikoterapi.DOC
    H.de Balzac - Top Oynayan Kedi Mağazası.lit
    Harold Bloomfield_Michael Peter Cain - Transandantal Meditasyon.DOC
    Harun Yahya (Adnan Oktar) - Kıyamet Alametleri.doc
    Hasan Öztoprak - Imkansız Aşk.rtf
    Henrik Ibsen - Yaban Ördeği.pdf
    Henry D.Thoreau - Haksiz Yonetime Karsi.doc
    Hermann Hesse - Knulp.rtf
    Holderlin - Empedokles.txt
    Honore De Balzac - Eugenie Grandet.rtf
    Hüseyin Nihal Atsız - Bozkurtlar Diriliyor.doc
    Hüseyin Nihal Atsız - Deli Kurt.doc
    Hüseyin Nihal Atsız - Ruh Adam.pdf
    Hüseyin Peker - Çocuk Ve Suç.DOC
    Isa Server 2004 Enterprise Edition.doc
    Isaac Asimov - Son Soru.lit
    Isaac Asimov - Vakıf Ve Dünya.lit
    Isaac Asimov - Üç Robot Yasası.doc
    Isaac Asimov - İmparatorluk.lit
    Isaac Asımov - Melezler Venüsde.lit
    J.A.C.Brown - Siyasal Propaganda.DOC
    J.D.Salinger - Çavdar Tarlasında Çocuklar.doc
    J.K.Rowling - Harry Potter 4.lit
    J.K.Rowling - Harry Potter 7 Deathly Hallows.pdf
    J.K.Rowling - Harry Potter Azkaban Tutsağı.lit
    J.K.Rowling - Harry Potter Felsefe Taşı.lit
    J.K.Rowling - Harry Potter Sırlar Odası.lit
    J.K.Rowling - Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı.lit
    J.R.R.Tolkien - Akallabeth ve Guc Yuzuklerine Dair.lit
    J.R.R.Tolkien - Akallabeth ve Guc Yuzuklerine Dair.rtf
    J.R.R.Tolkien - Roverandom.pdf
    J.R.R.Tolkien - Silmarillion.pdf
    J.R.R.Tolkien - İki Kule.lit
    J.Wolfgang Goethe - Genç Werther`in Acıları.pdf
    Jack London - Vahşetin Çağrısı.rtf
    Jean Paul Sartre - Duvar.doc
    Jean Paul Sartre - Duvar.txt
    Jens Peter Jacobsen - Marie Grubbe.rtf
    John Steinbeck - Yukari mahalle.doc
    Jose Mauro De Vasconcelos - Kayığım Rosinha.doc
    Jose Mauro de Vasconcelos - Şeker Portakalı.lit
    Jose Mauro De Vasconcelos - Şeker Portakalı.pdf
    Kenan Keskin - Hangi Evreni Algılamaktayız.chm
    Konfucyus - Konusmalar.txt
    Konfüçyus - Konuşmalar.rtf
    Kültürel Yapılanma Grubu – Evren_12 Eylül Belgeleri.pdf
    Lawrence Block - Bir Dizi Ölü Adam.pdf
    Lawrence Block - Polisiye Romanlar Okuyan Hırsız.pdf
    Leibniz - Metafizik Uzerine Konusma.txt
    Lermontov - Zamanımızın Bir Kahramanı.lit
    Lermontov - Zamanımızın Bir Kahramanı.rtf
    Lilian Jackson Braun - Kırmızı Gören Kedi.pdf
    Louis de Bernieres - Kırmızı Köpek.rtf
    Lucretius Carus - Varligin Yapisi.txt
    Luigi Pirandello - Aptal.pdf
    Luigi Pirandello - Ağzı Çiçekli Adam.pdf
    Luigi Pirandello - Sicilya Turunçları.pdf
    Luigi Pirandello - Üç Kısa Oyun.rtf
    M.C.Şakir Kabaağaçlı - Turgut Reis.lit
    M.K.Atatürk - Nutuk.lit
    Maeve Binchy - Italyanca Aşk Başkadır.rtf
    Mahlon B. Hoagland - Hayatın Kökleri.txt
    Maksim Gorki - Bozkırda.lit
    Maksim Gorki - Yol arkadasim.doc
    Maksimum Bilgi Araştırma Serisi 08 - Kadın Cinselliği.pdf
    Maksimum Bilgi Araştırma Serisi 09 - Vergide 100 hata.pdf
    Maksimum Bilgi Araştırma Serisi 10 - Vergide 105 Avantaj.pdf
    Maksimum Bilgi Araştırma Serisi 16 - Satış Teknikleri.pdf
    Maksimum Bilgi Araştırma Serisi 26 - Tarihteki İlginç Olaylar.pdf
    Marion Zimmer Bradley - Büyü Ustası.lit
    Marlo Morgan - Bir Çift Yürek.pdf
    Marlyn Morgan - Bir Çift Yürek.doc
    Marx&Engels - Komünist Partisi Manifestosu.doc
    Mehmed Celal - Sefil Bir Kadının Hayatı.lit
    Mehmed Celal - Sefil Bir Kadının Hayatı.rtf
    Mehmet Ali Aslan - Yurdum İnsanı.lit
    Mehmet Kartal - Hayatım Harbiden Roman.lit
    Mehmet Paçacı - İslami bilimde Metodoloji Sorunu.DOC
    MelissaP. - Yatmadan Önce Yüz Fırça Darbesi.pdf
    Merdan Yanardağ - Bir ABD Projesi Olarak AKP.pdf
    Metin Kaçan - Ağır Roman.lit
    Metin Kaçan - Fındık Sekiz.lit
    Metin Kaçan - Fındık Sekiz.rtf
    Michael Baigent - İsa Yazmaları.pdf
    Michael Connelly - Betondaki Sarışın.pdf
    Michel Tournier - Veda Yemeği.doc
    Michel Tournier - Veda Yemeği.rtf
    Milan Kundera - Gülüşün Ve Unutuşun Kitabı.lit
    Milan Kundera - Gülüşün Ve Unutuşun Kitabı.rtf
    Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.txt
    Millas - Sakın Yatağın Altına Bakma.rtf
    Moliere - Hastalık Hastası.doc
    Montaigne - Denemeler.rtf
    Montaigne - Denemeler.txt
    Murat Gülsoy - Belkide Gerçekten Istiyorsun.pdf
    Muzaffer Izgü - Zıkkımın Kökü.rtf
    My E-Books.part1.rar
    My E-Books.part2.rar
    My E-Books.part3.rar
    My E-Books.part4.rar
    Necip Taylan - Anahatlarıyla İslam Felsefesi.DOC
    Nihat Genç - Kazmalar ve Maşalar.pdf
    Nurer Uğurlu - Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçiliği.rtf
    Nurettin Topçu - İsyan Ahlakı.DOC
    Oktay Sinanoğlu - Bye Bye Türkçe.pdf
    Orhan Hancerlioglu - Dusunce Tarihi.txt
    Orhan Kemal - Cemile.lit
    Orhan Kemal - Cemile.pdf
    Orhan Pamuk - Beyaz Kale.lit
    Orhan Pamuk - Beyaz Kale.rtf
    Orhan Pamuk - Kar.lit
    Orhan Pamuk - Kar.rtf
    Orkun Uçar - Asi.doc
    Orkun Uçar - Hayal Gucunun Komutanlari.lit
    Orkun Uçar - Kızıl Vaiz.pdf
    Orkun Uçar - Metal Fırtına 2_Kayıp Naaş.rtf
    Orkun Uçar - Metal Fırtına 3_Kızıl Kurt.pdf
    Orkun Uçar - Metal Fırtına 3_Kızıl Kurt.ppt
    Orkun Uçar_Burak Turna - Metal Fırtına.rtf
    Oscar Wilde - Öyküler.doc
    Oya Baydar - Elveda Alyoşa.txt
    P.D.James - Kadınlara Göre Değil.pdf
    Paul Lafargue - Tembellik Hakki.doc
    Paul Lafargue - Tembellik Hakkı.pdf
    Paul Strathern - 90 Dakikada NIETZSCHE.doc
    Paulo Coelho - Simyacı.pdf
    Peter J. Smith - Yükselen güneş.doc
    Photoshop.pdf
    Platon - Devlet.txt
    Platon - DevletAdami.txt
    Puşkin - Bakır Atlı.lit
    Puşkin - Dubrovski Maça Kızı.lit
    Puşkin - Dubrovski.lit
    Puşkin - Dubrovski.rtf
    Puşkin - Küçük tragedyalar.rtf
    R.A.Salvatore - Bedwyr`in Kılıcı.lit
    R.A.Salvatore - Kara Elf Üçlemesi 1. Kitap_Anayurt.lit
    R.A.Salvatore - Kara Elf Üçlemesi 2. Kitap_Sürgün.lit
    R.A.Salvatore - Kara Elf Üçlemesi 3. Kitap_Göç.txt
    R.A.Salvatore - Kristal Parçası_Buzyeli Vadisi üçlemesi.txt
    R.A.Salvatore - Luthien`in Kumarı.lit
    R.A.Salvatore - Miras.lit
    R.L.Stevenson - Dr.Jekyl & Mr.Hyde.pdf
    R.L.Stevenson - Markheim.doc
    Ray Bradbury - Fahrenheit 451.pdf
    Refik Halit Karay - Memleket Hikayeleri.rtf
    Reich - Siyonizm Üzerine.htm
    Reşat Nuri Güntekin - Miskinler Tekkesi.lit
    Reşat Nuri Güntekin - Miskinler Tekkesi.rtf
    Reşat Nuri Güntekin - Yaprak Dökümü.lit
    Reşat Nuri Güntekin - Yaprak Dökümü.rtf
    Reşat Nuri Güntekin - Çalıkuşu.lit
    Reşat Nuri Güntekin - Çalıkuşu.rtf
    Rhonda Byrne - The Secret.pdf
    Richard Sennett - Otorite.DOC
    Richards Broughnton - Tartışılan Bilim Parapsikoloji.DOC
    Ruth Rendell - Parola Mandarin.pdf
    Rıfat Ilgaz - Hababam Sınıfı.lit
    Sabahattin Ali`nin Bütün Öyküleri 1.rtf
    Sabahattin Ali`nin Bütün Öyküleri 2 .rtf
    Saygın Ersin - Erbain Fırtınası.pdf
    Seher Kece Türker - Hikayeler.rtf
    Selahaddin Hilav - Diyelektik Düşünce Tarihi.DOC
    Selim Aydın - Bilgi Çağında İnsan.pdf
    Shakti Gawain Akaşa - Yaratıcı İmgeleme.DOC
    Sibel Arkonaç - Grup İlişkileri.DOC
    Sibel Arkonaç - Psikoloji.DOC
    Sigmund Freud - Totem veTabu.htm
    Simone De Beauvoir - Sessiz Bir Ölüm.lit
    Simone De Beauvoir - Sessiz Bir Ölüm.txt
    Sinan Akyüz - Etekli Iktidar.pdf
    Soner Yalçın - Efendi.pdf
    Stendhal - Italya Öyküleri 1.doc
    Stendhal - Italya Öyküleri 2.doc
    Stephen King - Buick 8.lit
    Stephen King - Buick 8.rtf
    Stephen King - Ejderhanın Gözleri.lit
    Stephen King - Ejderhanın Gözleri.rtf
    Stephen King - Hayvan Mezarlığı.lit
    Stephen King - Hayvan Mezarlığı.rtf
    Stephen King - Oyun.rtf
    Stephen King - Tom Gordon`a Aşık Olan Kız.rtf
    Stephen King - Yeşil Yol.lit
    Stephen King - Yeşil Yol.rtf
    Stephen King - Yüzyılın Fırtınası.doc
    Stephen King - Yüzyılın Fırtınası.lit
    Stephen King -Tom Gordon`a Aşık Olan Kız.lit
    Steve Silverman - Einstein`in Buzdolabı.pdf
    Sunay Akın - Antik Acılar.txt
    Sunay Akın - Kız Kulesindeki Kızılderili.pdf
    Sıtkı Aytaç - Evrenin Sırları.lit
    Tamer korugan - Lüzümsuz Bilgiler Ansiklopedisi 1.pdf
    Tamer korugan - Lüzümsuz Bilgiler Ansiklopedisi 2.pdf
    Tattoo Book.pdf
    Terry Brooks - Shannara`nın Kılıcı I.lit
    Terry Brooks - Shannara`nın Kılıcı II.lit
    Terry Brooks - Shannara`nın Kılıcı III.lit
    Theodor Storm - Fıçıdan Öyküler.doc
    Theodor Storm - Kır Atlı (Der Schimmelreiter).lit
    Thomas Harris - Kuzuların Sessizliği.lit
    Thomas Mann - Alacakaranlikta.doc
    Thomas Mann - Değişen Kafalar.rtf
    Tolstoy - Anna Karenina 1.lit
    Tolstoy - Anna Karenina 1.rtf
    Tolstoy - Anna Karenina 2.lit
    Tolstoy - Anna Karenina 2.rtf
    Tolstoy - Diriliş.lit
    Tolstoy - Diriliş.rtf
    Tolstoy - Efendi ile Uşağı.rtf
    Tolstoy - Efendi İle Uşağı.lit
    Tolstoy - Hz.Muhammed.pdf
    Tolstoy - Ivan İlyiç'in ölümü.doc
    Tommaso Campanella - Gübneş Ülkesi.txt
    Tuna Kiremitçi - Bu Işte Bir Yalnızlık Var.pdf
    Tuna Kiremitçi - Git Kendini Çok Sevdirmeden.pdf
    Tuncay Özkan - MIT Dünden Bugüne Gizli Dünyanın Bilinmeyenleri.doc
    Turan Parlak - Sen Daha Çocuktun.pdf
    Turgay Güler - Mehdix.pdf
    Turgenyev - Bozkirda Bir Kral Lear.lit
    Turgenyev - Rudin.lit
    Turgut Özakman - Şu Çılgın Türkler.lit
    Ursula K.LeGuin - Mülksüzler.pdf
    Ursula K.LeGuin - Yerdeniz Büyücüsü 1_Sitedeki Savaşçılar.doc
    Ursula K.LeGuin - Yerdeniz Büyücüsü 2_Ataun Mezarları.doc
    Vedat Özdemiroğlu - Selam Dünyalı Ben Türküm.pdf
    Voltaire - Candide ya da Iyimserlik Uzerine.rtf
    Voltaire - Candide ya da Iyimserlik Uzerine.txt
    Voltaire - Sadik ve Safdil.txt
    Warcraft 1 by Richard A. Knaak - Ejderhanın Günü.doc
    Warcraft 2 by Christie Golden - Büyük Şef.doc
    Warcraft 3 by Jeff Grubb - Son Bekçi.pdf
    Wilbur Smith - Büyücüler Kralı.doc
    Wilbur Smith - Büyücülerin Kralı.lit
    William Blase - CFR Ve Yeni Dünya Düzeni.lit
    Yakup Kadri Karaosmanoglu - Yaban.txt
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Kiralık Konak.lit
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Kiralık Konak.txt
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Yaban.lit
    Yaşar Kemal - Binboğalar Efsanesi.lit
    Yaşar Kemal - Ince Memed.rtf
    Yaşar Kemal - İnce Memed.lit
    Yekta Kopan - Daha Önce Tanışmısmıydık.pdf
    Yılmaz Erdoğan - Hijyenik Aşklar.pdf
    Yılmaz Erdoğan - Hüzünbaz Sevişmeler.pdf
    Yılmaz Erdoğan - Yavrunu Bilinçlendir Hanım.pdf
    Yılmaz Erdoğan-Yavrunu Bilinçlendir Hanım.txt
    Özcan Köknel - İnsanı Anlamak.DOC
    Üstün Kırdar - Fi.lit
    İlhan Selçuk - Düşünüyorum Öyleyse Varım.lit
    İnci Aral - Erkek Ölü Kuşlar.txt
    İnci Aral - Ölü Erkek Kuşlar.lit
    İngilizce Dil Bilgisi; en çok kullanılan kelimeler.rtf, English Tools Read Me.txt, English Tools.exe , ingilizcedeyimler.doc, irregular.txt, Türkçe`ye Çevrilmiş İngilizce Gramer Notları.doc, İngilizce.chm
    İskender Pala - Ayine.lit
    İsmail Özcan - Espri ve Fıkralarıyla Ünlüler.pdf
    Şolohov - Ilyuşa.rtf
    Şolohov - Kin ve Sevgi.rtf


    PART1 rar :
    http://rapidshare.com/files/120577524/E.BOOK.part1.rar
    PART2 rar :
    http://rapidshare.com/files/120558484/E.BOOK.part2.rar
    PART3 rar :
    http://rapidshare.com/files/120521679/E.BOOK.part3.rar
    PART4 rar :
    http://rapidshare.com/files/120507847/E.BOOK.part4.rar
    PART5 rar :
    http://rapidshare.com/files/120493840/E.BOOK.part5.rar

    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQo_2koLMj 2008-07-18T02:39:25.896Z Gelmiş geçmiş en iyi 100 Bilim-Kurgu kitabı... - :::Bilgipasajı Forum::: Avustralya'da bulunan bir site tüm zamanlardaki anketlerden yola çıkarak en iyi 100 bilimkurgu kitabını seçmiş.Birinci sırada Frank Herbert'in Dune (1965),ikinci sırada Orson Scott Card'ın Ender's Game (1985) ,üçüncü sırada Isaac Asimov'un Foundation( 1951) kitapları bulunuyor.

    Listenin devamı ise şu şekilde:



    4.Douglas Adams - Hitchhiker's Guide to the Galaxy (1979)
    5.George Orwell - 1984 (1949)
    6.Robert A Heinlein - Stranger in a Strange Land (1961)
    7.Isaac Asimov - I, Robot (1950)
    8.William Gibson - Neuromancer (1984)
    9.Ray Bradbury - Fahrenheit 451 (1954)
    10.Robert A. Heinlein - Starship Troopers (1959)
    11.Aldous Huxley - Brave New World (1932)
    12.Larry Niven - Ringworld (1970)
    13.Arthur C. Clarke - 2001: A Space Odyssey (1968)
    14.Philip K. Dick - Do Androids Dream of Electric Sheep? (1968)
    15.H.G. Wells – The Time Machine (1895)
    16.Arthur C. Clarke - Rendezvous With Rama (1973)
    17.Robert A.Heinlein - The Moon is a Harsh Mistress (1966)
    18.H.G.Wells – The War of the Worlds (1898)
    19.Arthur C. Clarke - Childhood's End (1954)
    20.Dan Simmons - Hyperion (1989)
    21.Joe Haldeman - The Forever War (1974)
    22.Ray Bradbury - The Martian Chronicles (1950)
    23.Kurt Vonnegut - Slaughterhouse Five (1969)
    24.Neal Stephenson - Snow Crash (1992)
    25.Orson Scott Card - Speaker for the Dead (1986)
    26.Niven & Pournelle - The Mote in God's Eye (1975)
    27.Ursula K Le Guin - The Left Hand of Darkness (1969)
    28.Orson Scott Card – Ender's Shadow (1999)
    29.Isaac Asimov - The Caves of Steel (1954)
    30.Jules Verne - 20,000 Leagues Under the Sea (1870)
    31.Roger Zelazny - Lord of Light (1967)
    32.Frederik Pohl - Gateway (1977)
    33.Philip K Dick - The Man in the High Castle (1962)
    34.Stanislaw Lem - Solaris (1961)
    35.Isaac Asimov - The Gods Themselves (1972)
    36.Robert A Heinlein - Time Enough For Love (1973)
    37.Madeleine L'Engle - A Wrinkle In Time (1962)
    38.John Wyndham - The Day of the Triffids (1951)
    39.Neal Stephenson - Cryptonomicon (1999)
    40.Alfred Bester - The Stars My Destination (1956)
    41.Michael Crichton - Jurassic Park (1990)
    42.Kurt Vonnegut - Cat's Cradle (1963)
    43.Philip K. Dick – UBIK (1969)
    44.Isaac Asimov - The End Of Eternity (1955)
    45.Anthony Burgess - A Clockwork Orange (1962)
    46.Daniel Keyes - Flowers for Algernon (1966)
    47.Carl Sagan - Contact (1985)
    48.Vernor Vinge - A Fire Upon the Deep (1991)
    49.Mary Shelley - Frankenstein (1818)
    50.Kim Stanley Robinson - Red Mars (1992)
    51.Walter M. Miller - A Canticle for Leibowitz (1959)
    52.Jules Verne - Journey to the Center of the Earth (1864)
    53.Ron Hubbard - Battlefield Earth (1982)
    54.Neal Stephenson - The Diamond Age (1995)
    55.Niven & Pournelle - Lucifer's Hammer (1977)
    56.Michael Crichton - The Andromeda Strain (1969)
    57.Kurt Vonnegut - The Sirens of Titan (1959)
    58.Ursula K. Le Guin - The Dispossessed (1974)
    59.Harry Harrison - The Stainless Steel Rat (1961)
    60.Iain M. Banks - Player Of Games (1988)
    61.Greg Bear - Eon (1985)
    62.David Brin - Startide Rising (1983)
    63.Gene Wolfe - The Shadow of the Torturer (1980)
    64.Alfred Bester - The Demolished Man (1953)
    65.Peter F. Hamilton - The Reality Dysfunction (1996)
    66.Philip Jose Farmer - To Your Scattered Bodies Go (1971)
    67.Iain M. Banks - Use of Weapons (1990)
    68.Robert A. Heinlein - The Puppet Masters (1951)
    69.Philip K. Dick - The Three Stigmata Of Palmer Eldritch (1964)
    70.Arthur C. Clarke - The City and the Stars (1956)
    71.Robert A. Heinlein - Have Space-Suit - Will Travel (1958)
    72.Robert A. Heinlein - The Door Into Summer (1956)
    73.David Brin - The Uplift War (1987)
    74.Margaret Atwood - The Handmaid's Tale (1985)
    75.John Wyndham - The Chrysalids (1955)
    76.Connie Willis - Doomsday Book (1992)
    77.Robert A. Heinlein - Citizen Of the Galaxy (1957)
    78.H.G. Wells - The Invisible Man (1897)
    79.Ursula K. Le Guin - The Lathe of Heaven (1971)
    80.William Gibson - Burning Chrome (1986)
    81.C. S. Lewis - Out of the Silent Planet (1938)
    82.Mark Twain - A Connecticut Yankee in KA's Court (1889)
    83.Clifford Simak - Way Station (1963)
    84.Arthur C. Clarke - The Fountains of Paradise (1979)
    85.Robert A Heinlein - The Past Through Tomorrow (1967)
    86.Dan Simmons - Ilium (2003)
    87.Edgar Rice Burroughs - A Princess of Mars (1912)
    88.Julian May - The Many-Colored Land (1981)
    89.John Brunner - Stand on Zanzibar (1969)
    90.E. E 'Doc' Smith - Grey Lensman (1951)
    91.David Brin - The Postman (1985)
    92.Greg Bear - Blood Music (1985)
    93.Philip K Dick - VALIS (1981)
    94.Theodore Sturgeon - More Than Human (1953)
    95.Lois McMaster Bujold - Barrayar (1991)
    96.Clifford Simak - City (1952)
    97.Stanislaw Lem - The Cyberiad (1974)
    98.Edwin A. Abbott - Flatland (1884)
    99.John Varley - Titan (1979)
    100.Robert Louis Stevenson - Strange Case Of Dr Jekyll & Mr Hyde (1886)
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQ-bGiyLIj 2008-07-15T23:22:58.143Z Yıldız Savaşları . Com - Bir Efsanenin Anatomisi

    Kraliçe Amidala’nın senato kostümü, 1921 yılında National Geographic’te yayınlanan resimde görülen Moğol hanımefendisi’nden esinlenilmiştir. Altın rengi saç bantları, omuzluklar ve kırmızı motifli beyaz yüz makyajı Amidala’nın en belirgin hatlarını çağrıştırmaktadır. Amidala karakteri ise Akira Kurosawa’nın “Gizli Kale-The Hidden Fortress” filmindeki Prenses Yukihime karakterinden esinlenilmiştir (bu filmde Yukihime de kendi nedimesi ile yer değiştirmektedir).

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQxBQwoQgu7qyLIj 2008-07-15T23:42:41.437Z İLKEL MİTOLOJİ TANRININ MASKELERİ - ilkel mitoloji tanrının maskeleri 'İlkel Mitoloji', bitki veya hayvanla beslenen toplumların ödedikleri kefareti, ölümsüz tanrıçayı ve kurban edilen bakireyi, yılanbalığına ve kertenkeleye dönüşen yılanı, ikinci Adem İsa'yı, Şehrazat ile onun kurbanlığına son veren masal anlatma gücünü, doğa-insan-toplum çelişkilerinin biçimlendirdiği ruhsal dünyanın mitolojideki dışavurumunu, uygarlığın merkezine oturan zigguratı, şaman ve rahibin temsil ettiği toplumsal yapıları, bizi insan yapan tarihimizi kavramamızı sağlıyor. - metecantekin@gmail.com - NDQcKQgoQtY3BybIj 2008-07-16T00:06:18.445Z DOĞU MİTOLOJİSİ TANRININ MASKELERİ 2 - doğu mitolojisi tanrının maskeleri 2 Kırılmamak için bükül,

    Düz olmak için eğril,

    Dolmak için boşal,

    Parçalan ki yenilen.

    Doğu Mitolojisi, Hint, Çin ve Japonya'nın felsefe, sanat ve siyasetini, tarihini ve toplumsal yapısını, mitoloji aracılığıyla, kökenlerine inerek, karşılaştırmalı bir yaklaşımla ortaya koymakta ve doğu gizemini ülkemizde ilk kez bütünlüklü olarak sunmaktadır. Yaşam karşısında birey adına ve toplumun bir üyesi olarak üretilen yanıtların tanrısız erdemini irdeleyen Campbell, kendi özgün alanıve çelişkileriyle Doğu'nun öyküsünü anlatırken gene insanlık dile getiren mitoloji hazinesinin ortak anahtarlarını sorguluyor.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQ8PHEybIj 2008-07-16T00:07:16.497Z KAHRAMANIN SONSUZ YOLCULUĞU - kahramanın sonsuz yolculuğu Mitler üzerine yazan en tanınmış yazarlardan biri olan Campbell, bu klasik yapıtında, dünyanın bütün mitolojilerinde kahraman'ın yolculuğu ve dönüşümünün izini sürerek tek bir arketipik kahramanın varlığını ortaya koyuyor. Ortadoğu'dan Hindistan'a, Güney Amerika'dan Sibirya'ya yayılmış insan coğrafyası üzerinde Gılgamış, Buddha, Odysseus, Thor, Cuchulainn hep aynı işlevi yerine getirir: insanı benzerleri arasında kendisi olacağı bir yolculuğa hazırlamak.Çağdaş psikanaliz, arketipik dönüşüm ilkesinin insan bilincinde hala canlı olduğunu ve çağdaş yaşamın her anında özünde mitsel olan dönüşümlerden geçtiğimizi söylemektedir. Günlük düşlerle mitsel öyküler arasındaki çakışmaları sergileyerek çağdaş dünyada toplum ile birey arasındaki çatışmanın insan olmadaki özel önemini vurgulayan bir kitap - metecantekin@gmail.com - NDQxBQwoQmMHFybIj 2008-07-16T00:07:26.643Z BATI MİTOLOJİSİ TANRININ MASKELERİ 3 - batı mitolojisi tanrının maskeleri 3 Campbell, ilkel kabilelerden Hint'e, Çin'e kadar karşılaştırmalı bir incelemeyle, Batı dünyasının inanç, felsefe, sanat ve yazın temellerini ortaya koyuyor - metecantekin@gmail.com - NDSIKQgoQg7LKybIj 2008-07-16T00:08:47.700Z VİNLAND SAGALARI VİKİNGLERİN AMERİKA'YI KEŞFİNİN DESTANI - vinland sagaları v...
    Bu kitapta biraraya getirilen iki ortaçağ İzlanda destanı keşifler tarihinin en büyüleyici öykülerinden birini anlatıyor. Vikinglerin, Cristoforo Colombo'dan beş yüzyıl önce, Amerika'yı bulup yerleşmesinin öyküsünü.Kızıl Eirik'in İzlanda'dan kovuluşu, Bjarni Herjolfsson'un fırtınanın önünde bilinmeyen bir ülkeye sürüklenişi, Eirik'in oğlu Leif'in yeni bulunan toprakları adlandırışı: Vinland, "Üzüm Ülkesi". Yeni bir yurdun doyumsuz güzellikleriyle ilk karşılaşmanın doyumsuz anlatımı.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQ15bQybIj 2008-07-16T00:10:21.446Z TRAGEDYANIN DOĞUŞU - tragedyanın doğuşu 'Tragedyanın Doğuşu', Avrupa düşüncesinde, tiyatronun kaynağını müzikle bağdaştıran, bu iki yaratı ürünü arasında içsel bir bağlantının bulunduğunu vurgulayan, bir bilge elinden çıkan, ilk çalışmadır diyebiliriz. Değişik felsefe sorunlarına, kendine özgü, biraz da şaşırtıcı bir anlayış açısından bakan Nietzsche'ye göre, düşünen insan yaratan, geliştiren, üreten varlıktır. Onun bu üstün yetenekleri, uygarlığın bütünü içinde 'üstinsan' olmasını sağlayan verim odaklarıdır. Tragedya da böyle, insan varlığının derinlerine inen, müziğin yardımıyla oradan sesler getiren bir uygulama niteliği taşır. Bu nedenle, bu çalışma, Nietzsche'nin düşünsel kişiliğini sergileyen ürünlerinden biridir. Bu bilgece ürünün, ilkçağ Anadolu'sundan izler taşıdığını, ışınlar yaydığını da göz önünde bulundurursak, geçmişimizle ince bir bağlantı içine girdiğimizi sezeriz. - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQlpHVybIj 2008-07-16T00:11:42.738Z TÜRK ŞİİRİNDE TANRIYA KAFA TUTANLAR - türk şiirinde tanrıya kafa tutanlar
    Türk şiirinde, özellikle Tanrı karşısında, insanın durumunu genellikle Divan Şiiri dışında kalan ozanlar ele almışlardır. Diğer ozanlarda insan bir bölünmüşlük, darmadağınıklık içindedir.

    Bu kitapta incelenen ozanlarda ise, insan bir varlık olarak, kendini Tanrı karşısında tutabiliyor. Ben de varım diyebiliyor. Bölünmüşlükten kurtuluyor. Tanrı karşısında bir bütün olarak duyuyor kendini. Özünde Tanrısal bir gücün yaşadığına inanıyor.

    Ozan, benimsediği, inandığı Tanrı'yı kendi özünden yaratmış, onun soluduğunu soluğunda, sıcaklığını sıcaklığında duymuştu. Bu şiirin Tanrısı insan bakışlı, insan gülüşlü bir Tanrı'dır. Boşlukların ötesinden insan yüreklerine korku salan gözü kanlı, eli bıçaklı Tanrı değil. Türk şiirinde insanı, bir değerler varlığı olarak Tanrı karşısına koyanlar, işte bu kitapta incelenen erkişilerdir.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQzLfaybIj 2008-07-16T00:13:09.707Z TÜRKÇE KÖKLER SÖZLÜĞÜ - türkçe kökler sözlüğü Yazar, bu çalışmasında, dilimizin en eski kaynaklarından günümüze değin süregelen özgün köklerini saptamış, böylece Türkçenin bilinçle işlendiğinde çağımızın en gelişmiş dilleriyle yarışabilecek bir yapıda olduğunu vurgulamıştır. Bu saptama, aydınların dilin köklerini bilerek düşündükleri sürece, yaratıcı-geliştirici olabilecekleri savından yola çıkmaktadır. Yazara göre: kişi yalnız bilinen köklerle düşünürse kavram üretebilir, ürettiği kavramla kişiliğini yansıtan bir görüş ortaya koyabilir. Kökleri bilinmeyen bir dilde başarı olanağı yoktur, bütün emekler-çabalar bir aktarmacılıktan öteye geçemez.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQyKncybIj 2008-07-16T00:13:40.915Z UYANIŞ - uyanış “Uyanmak, yataktan kalkmak, yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltıya oturmak değildir, düşünsel alanda üreticiliğe soyunmaktır. Bunu başarabilmek için de bilgesel düzeneklerin sağlanması gerekir.

    Uyanmak, geleceğe uzanmaktır, yarının karanlığını yırtacak ışıldağı yaratmaktır.”
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQsryByrIj 2008-07-16T00:23:49.081Z Gül Haçlılar (Rosicrucian'lar) - Forum TR "Gül-Haç Kardeşliği Yöneticiler Koleji temsilcileri olan bizler, doğru insanların kalplerinin yöneldiği En Ulu'nun lütfuyla, bu kentte "görünmez" ya da "görünür" olarak bulunuyoruz."

    Gül-Haç Duvar İlanı
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQlZ2EyrIj 2008-07-16T00:24:43.703Z Gül Haçlılar (Rosicrucian'lar) - Forum TR

    Lightbulb Gül Haçlılar (Rosicrucian'lar)


    Dante'nin "İlahi Komedya"sı

    "Gizemlerin gözüpek açıklamalarını içeren "İlahi Komedya", Papalığa bir savaş ilanı niteliğindeydi. Tıpkı İncil'in "Apocalypse" (Mahşer) bölümünde olduğu gibi, hıristiyan dogmalarına Kabalacı simge ve sayıları cesurca uygulayarak, bu dogmalarda bulunan tüm mutlak değerleri inkar eden "Johannit" ve "Gnostik" özellikler gösteriyordu. Eserde yeralan doğaüstü dünyalara yolculuklar, "Eleusis" ve "Thebes" Gizemlerine giriş törenlerini andırıyordu... Dante, Cehennem çukurundan, başının ve ayaklarının yerlerini değiştirerek, yani Katolik öğretinin tam tersini uygulayarak kurtuluyor ve Şeytan'ı bir merdiven gibi kullanarak yeniden ışığa doğru yükseliyordu. Faust da, yenilmiş Mephistopheles'in kafasına basarak cennete ulaşmamış mıdır? Tüm bildikleri Cehennem'e sırt çevirmek olan kişiler Cehennem'den kurtulamazlar. Onun zincirlerinden ancak Cehennem'e yüzyüze bakma cesareti sayesinde kurtulabiliriz."

    "Aslında, Dante'nin Cehennem tablosu negatif bir Araf görüntüsündedir. Cennet'i ise, aynı Ezechiel'in "Pentacle"ı gibi, bir haç tarafından bölümlenen Kabala çemberlerinden oluşmaktadır. Bu büyük haçın tam orta yerinde bir gül açmaktadır. Böylece, "İlahi Komedya" ile Gül-Haç üstadlarının büyük simgesi ilk kez herkese sergilenmekte ve kesin bir biçimde açıklanmaktadır."

    "Gül-Haç üstadları için gül, evrensel uyumun canlı ve gelişen bir simgesidir. Bu simge güzellik, yaşam, sevgi ve zevkleri kendinde birleştirir. "Yahudi Abraham'ın Kitabı"nda Flamel, gülü simyacıların Büyük Yapıt'ının simgesi olarak göstermiştir."

    "Gül ve haçı bir araya getirebilmek, yüksek aydınlanma derecelerinin asıl hedefidir."

    Albert Pike, Morals and Dogma



    "İslam geleneğinde...Cebrail, öğreten ve yönlendiren melek işlevini taşır ve böylece hıristiyan geleneğindeki "Kutsal Ruh" niteliğini de kapsamına alır. "İlahi Komedya"da, diğer niteliklerinin yanısıra, Cennet'in rehberi de Cebrail'dir. İslam geleneğinde de, Cennet'e yükseliş motifi Cebrail ile bağlantılıdır. Dante eserinde, benzer bir çoşku dolu yükselişi, Virgil ve Beatrice'e yakıştırmaktadır."

    Robert Eisman and Michael Wise, The Dead Sea Scrolls Uncovered



    "Dante'nin sunduğu Cennetin İlahi Gülü'nün parlak görüntüsü ile Galahad'ın tanık olduğu gizemli Grail görüntüsü aynıdır."

    Joseph Campbell, Creative Mythology

    Gül-Haç Manifestoları

    "Gül-Haç, eski çağlardan beri aktarılagelen ezoterik bilgeliğe sahip olduğunu ileri süren dünya çapında bir kardeşlik örgütüdür. Örgütün adı, gül ve haçtan oluşan en önemli simgelerinden türetilmiştir. Gül-Haç öğretisi, farklı dinsel inanç ve uygulamaları yansıtan okült unsurlardan oluşur."

    "Bazıları, 1541 yılında ölen İsviçreli simyager Paracelsus'un, örgütün gerçek kurucusu olduğunu kabul etmektedirler. Diğerleri, 16. ve 17. yüzyıldaki gelişmelerin örgütün yeniden canlanması olduğunu; aslında Gül-Haç öğretilerinin eski Mısır'da filizlendiğini ve Platon, İsa ve İskenderiyeli Philo gibi, sıradışı din ve felsefe önderlerinin de örgüte üye olduklarını ileri sürerler. Ancak, örgütün tarihini 17. yüzyıldan daha eskiye dayandıracak hiçbir kanıt mevcut değildir."

    Encyclopedia Britannica



    "Kabala'nın bir arketip olarak psikolojik gücü, özgün Gül-Haçlılar tarafından 17.yüzyılda ortaya konulmuştur. Kim oldukları bilinmeyen bu kişiler, ateşli yazılar ve broşürlerle, "görünmez" mevcudiyetlerini ilan etmişlerdir. Bir örgüt olarak varlıkları hiç bir zaman tatmin edici bir biçimde kanıtlanamamıştır. Ancak, varlıklarına olan inanç Avrupa'da bir histeri dalgası yaratmaya yeterli olmuş ve Francis Yates'in belirttiği gibi, 17. yüzyılda düşün, kültür ve politik kurumların gelişiminde hayati bir rol oynamışlardır."

    Baigent, Leigh & Lincoln, The Messianic Legacy



    "Gül-Haç Kardeşliği Yöneticiler Koleji temsilcileri olan bizler, doğru insanların kalplerinin yöneldiği En Ulu'nun lütfuyla, bu kentte "görünmez" ya da "görünür" olarak bulunuyoruz."

    Gül-Haç Duvar İlanı



    "Gizli örgütlerin arasında en anlaşılmazı olan Gül-Haç örgütünü incelemek için öncelikle "Fama Fraternitatis" ile işe başlamak gereklidir. Örgütün sözde kuruluş öyküsünü anlatan "Fama" Gül-Haç adını açık ve kesin bir biçimde dile getiren ilk belgedir. Yazarı belli olmayan ilk Almanca el yazısı nüsha 1610 yılında dolaşıma çıkmış ve sonradan bir kaç dile çevrilerek basılmıştır. "Fama"nın ilk basımı 1614 yılında Almanya'da Kassel kentinde yapılmıştır."

    Ancient Wisdom and Secret Sects



    "Fama, Gül-Haç örgütünün kurucusu olan ünlü Christian Rosenkreuz'ün gezilerini anlatır. Rosenkreuz'ün 1378 yılında doğduğu ve tam 106 yaşına kadar yaşadığı ileri sürülmektedir."

    Encyclopedia Britannica
    Rosenkreuz
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQyOymxrIj 2008-07-15T22:14:12.853Z cocuk oyunlarinda tekerlemeler ooo piti piti karamela sepeti
    terazi lastik jimnastik
    seklinde her hece bir sahisa denk gelecek gibi soylenir son hecenin denk geldigi sahis o oyunun ebesi olur.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQg9vWxrIj 2008-07-15T22:27:18.798Z ismet zeki eyuboglu araştırmacı ismet zeki eyuboğlu öldü.

    araştırmacı, çevirmen ve yazar ismet zeki eyuboğlu 12 kasım 2003 tarihinde istanbul'da öldü.

    1925 yılında trabzon maçka'da doğan ismet zeki eyuboğlu istanbul'da vefa lisesi'ni (1948), i.ü. edebiyat fakültesi felsefe bölümü'nü (1953) bitirdi;
    klasik filoloji, tarih bölümlerinde okudu. bir süre felsefe, edebiyat öğretmeni olarak çalıştı, sonra bu görevi bırakarak çalışmalarını anadolu uygarlığı, halk
    bilgisi varlıkları, türk dili konularında yoğunlaştırdı, bağımsız yazar olarak sürdürdü. yazar sabahattin eyuboğlu, şair ve ressam bedri rahmi eyuboğlu ve mimar mualla eyuboğlu'nun kuzeni olan ismet zeki eyuboğlu 68 yaşındaydı.

    eyuboğlu, üsküdar selimiye camii'nde dün öğlen kılınan cenaze namazından sonra doğum yeri olan trabzon'un maçka ilçesinde toprağa verildi.

    yazarlığının ilk ürünleri türk folklor araştırmaları dergisinde karadeniz folkloru derlemeleridir (1948-1958), fatih sultan mehmet için, zamanından
    günümüze, yazılmış şiirleri derleyen bir antoloji yayımlamıştı: destanlar içinde fatih (1953). almanca, latince, arapça, farsça gibi dillerden yaptığı
    çeviriler dışında dünya, cumhuriyet, soyut, varlık, yansıma, türk dili, aydınlık, vb. yayın organlarında birçok araştırma-incelemesi yayımladı inceleme ve derlemeleri, divan şiirinde sapık sevgi (1968), türk şiirinde tanrıya kafa tutanlar (1968), baki (1972), nietzsche (1972), tanrı yaratan toprak (1973), anadolu inançları (1974; anadolu inançları-anadolu mitologisi adıyla genişletilmiş bs., 1987), cinsel büyüler (iki cilt, 1975), karadeniz aşk türküleri (1976), anadolu halk ilaçları (1977), insanın boyutları (1979), "alevilik-sünnilik", "islam düşüncesi" (1978), anadolu büyüleri (1978), sevgi büyüleri (1978), şeyh bedrettin ve varidat (1980), kendi sözleriyle atatürk ilkeleri (1981), anadolu uygarlığı (1981), atatürk'ten özdeyişler (1981), bütün yönleriyle bektaşilik-alevilik (1980), geçmişin yaşama gücü (1982), günün işığında tasavvuf, tarikatler ve mezhepler tarihi (1987), anadolu halk ilaçları-bitkiler, büyüler, macunlar, yıldızname (1987), mevlana (1988) türk dilinin etimoloji sözlüğü (1989), türkçe kökler sözlüğü (1989), şeytan ayetleri söylencesi - zerdüşt'ün şiirleri (1989), hacı bektaş veli (1989), uygarlığın çıkmazları (1990), tarihin ilkeleri (1991), alevi-bektaşi edebiyatı (1991), pir sultan abdal (1991), yunus emre (1991), abdal musa (1991), hatayi (şah ismail) (1991), kaygusuz abdal (1992), islamın çöküşü (1997), felsefe açısından 12 eylül - boşluğun egemenliği (1997), gülen anadolu (1997), gelin canlar söyleşelim (1997), islamda bölünmeler, çelişmeler (1997), aşık sadık (1997), taşoluğun başında (şiir, 1998). çevirileri: hz. ali'nin şiirleri (1997), vergilius (1995), pascale (1996).
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQlYrbxrIj 2008-07-15T22:28:28.611Z kara zipkali usaklar destani
  • kurtuluş savaşında karadeniz bölgesini savunan kara zıpkalılar'ın anısına kendisi de maçka'lı olan ismet zeki eyüboğlu tarafından yazılmış destan.
    pencere yayınları tarafından yayımlanmıştır.

    "ey yolcu

    bir gün düşerse maçka'ya yolun
    arama bir anıt
    bir yapıt kara zıpkalılar için
    bakınma boşuna sağına soluna
    sorma zenginine yoksuluna
    dağlara çevir gözlerini
    kara zıpkalılar
    tarihe dağlarla yazıldılar
    onlar birer kurşun gibi
    dağlara sıkıldılar"

    diye başlar.
    iç burkarak okunur gider...
    (johanna, 05.03.2008 23:46)
    #12765438 !?
  • " ben bu destana başlamadan önce
    babamdan duyduğum anılar vardı.
    babam anlatmaya başlayınca
    anam sessizce ağlardı. "

    ...

    " kimin ekmeğine yağ sürer savaş
    kimin kanına batırır lokmasını
    kimin karnını doyurur
    yoksulun yakılmış harmanı"

    ...

    " a benim aslan yarim
    dillere destan yarim
    dağları düşman tutmuş
    mavzere yaslan yarim "

    diye parça parça kara zıpkalıların mücadelesini hatırlatır..
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQ4cjhxrIj 2008-07-15T22:30:14.946Z joseph campbell
  • ilkel mitoloji,doğu mitolojisi,batı mitolojisi ve yaratıcı mitoloji ve başka kitaplarıyla nice ilüsturatöre feyz vermiş , kitaplarında safi mitolojiyle kalmayıp olayları edebiyattan ve tarihten anektodlarla derinlemesine irdelemiş ,sebat edilip okunması gerekmektedir her bir yazdığını parlak insanın...
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQs_bmxrIj 2008-07-15T22:31:42.674Z joseph campbell "bir omrun ayricaligi kim isen o olmaktir." - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQ5NGgx7Ij 2008-07-15T22:47:28.286Z Imge Kitabevi - www.imge.com.tr Joseph Campbell, 1904'te New York'ta doğdu. Çocukluğunda kızılderililere duyduğu ilgi onu, dünyanın değişik çağlarına ait mitlerin karşılaştırmalı bilimine götürdü. 1925 ve 1927'de Columbia Üniversitesi'nde BA ve MA dereceleri aldı. Beş yıl Paris ve Münih'te Ortaçağ Fransızcası ve Sanskritçe üstüne çalıştı. Kaliforniya'da John Steinbeck ve Ed Ricketts'le Canterbury School'da ve 1934'ten itibaren 38 yıl Sarah Lawrence Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Birçok yayımlanmış yapıtı bulunan Campbell 1987 Kasım'ında öldüğünde Historical Atlas of World Mythology adlı dizinin ikinci cildi için Honolulu'da çalışıyordu.

    Campbell'in Başlıca Eserleri:
    - Myths to Live By
    - The Portable Arabian Nights
    - The Flight of the Wild Gender
    - The Mask of God (Tanrının Maskeleri):
    - Batı Mitolojisi (İmge Kitabevi Yayınları, 1992, 1995, 2003)
    - İlkel Mitoloji (İmge Kitabevi Yayınları, 1993, 1995, 2006)
    - Doğu Mitolojisi (İmge Kitabevi Yayınları, 1993, 1998, 2003)
    - Yaratıcı Mitoloji (İmge Kitabevi Yayınları, 1994, 2003)
    - Kahramanın Sonsuz Yolculuğu (Kabalcı, 2000)
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQuu2qx7Ij 2008-07-15T22:50:15.654Z Yıldız Savaşları . Com - Bir Efsanenin Anatomisi

    Joseph Campbell (1904-1987), 1949 yılında yazdığı kitabı “Bin Yüzlü Kahraman – The Hero with a Thousand Faces” ile mitoloji alanına büyük bir etki bıraktı. Bu kitap, Alman antropolojist Adolph Bastian’ın (1826-1905) çalışmaları üzerine inşa edilmişti, Bastian ise mitlerin tüm dünyada aynı element fikirler üzerine inşa edildiği düşüncesini savunuyordu. İsveçli psikiyatr Carl Jung (1875-1961) bu element fikirlere “archetypes-model” adını verdi, ona göre bu fikirler sadece bilinçsiz bir aklın değil aynı zamanda ortak bir bilinçsizlik halinin tuğlalarıydı. Başka bir deyişle, Jung dünyadaki herkesin aynı bilinçaltı modelleri ile doğduğunu; kahraman, akıl hocası, macera gibi elementlerin dünyanın her yerinde farklı diller konuşulsa da aynı öykülerden zevk alınabildiğini söylüyordu. Jung bu fikrini, akli dengesi yerinde olmayan kişilerin rüya ve hayallerinin anlamlarını bulmak için geliştirdi.

    Campbell’in katkısı bu fikirleri alıp, mit ve dinlerin ardında yatan yapı sisteminin bir haritasını çıkarmak yönünde oldu. “Bin Yüzlü Kahraman” kitabında da dünyanın pek çok yerinde tarih boyunca süregelmiş örnekler sunarak bu düşünceye yer verdi.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQsJO5x7Ij 2008-07-15T22:54:15.232Z Yıldız Savaşları . Com - Bir Efsanenin Anatomisi
    Giriş
    Joseph Campbell
    E. E. Smith
    Kişisel Mit
    Dune
    Yüzüklerin Efendisi
    2001: Bir Uzay Macerası
    Kurosawa Filmleri
    Ben-Hur
    Oz Büyücüsü
    Flash Gordon
    Forbidden Planet
    İmparatorluk Walker'ları
    Droid'ler
    Işın Kılıçları
    Müzik
    Diğer Kaynaklar
    Diğer Kaynaklar - 2

    Joseph Campbell:

    Joseph Campbell (1904-1987), 1949 yılında yazdığı kitabı “Bin Yüzlü Kahraman – The Hero with a Thousand Faces” ile mitoloji alanına büyük bir etki bıraktı. Bu kitap, Alman antropolojist Adolph Bastian’ın (1826-1905) çalışmaları üzerine inşa edilmişti, Bastian ise mitlerin tüm dünyada aynı element fikirler üzerine inşa edildiği düşüncesini savunuyordu. İsveçli psikiyatr Carl Jung (1875-1961) bu element fikirlere “archetypes-model” adını verdi, ona göre bu fikirler sadece bilinçsiz bir aklın değil aynı zamanda ortak bir bilinçsizlik halinin tuğlalarıydı. Başka bir deyişle, Jung dünyadaki herkesin aynı bilinçaltı modelleri ile doğduğunu; kahraman, akıl hocası, macera gibi elementlerin dünyanın her yerinde farklı diller konuşulsa da aynı öykülerden zevk alınabildiğini söylüyordu. Jung bu fikrini, akli dengesi yerinde olmayan kişilerin rüya ve hayallerinin anlamlarını bulmak için geliştirdi.

    Campbell’in katkısı bu fikirleri alıp, mit ve dinlerin ardında yatan yapı sisteminin bir haritasını çıkarmak yönünde oldu. “Bin Yüzlü Kahraman” kitabında da dünyanın pek çok yerinde tarih boyunca süregelmiş örnekler sunarak bu düşünceye yer verdi.

    Campbell
    Star Wars
    Matrix
    I: Yolculuğa Çıkış
    Maceraya Çağrı Prenses Leia'nın mesajı "Beyaz tavşanı izle"
    Çağrının Reddi “Hasada yardım etmeliyim” Neo pencereden aşağı inmez
    Doğaüstü Yardım Obi-wan Luke’u Tusken’lardan kurtarır Trinity, Neo’nun içindeki “böceği” çıkarır
    İlk engeli atlatmak Tatooine’den kaçış Ajanlar Neo’yu yakalar
    Balinanın midesi Çöp öğütücü İşkence odası
    II: Başlamak
    İmtihanlar Işın kılıcı eğitimi Morpheus ile antrenman
    Tanrıça ile tanışma Prenses Leia Trinity
    Tanrısallaşma Luke bir Jedi olur Neo Seçilmiş Kişi’dir
    Rahatlatıcı son Ölüm Yıldızı yokedilir İnsanlığın kurtuluşu yakındır
    III: Geri Dönüş
    Geri dönüşü reddetmek "Luke, haydi!" Luke kalmak ve Obi-Wan’ın intikamını almak ister Neo kaçmak yerine ajan ile dövüşmeyi tercih eder
    Sihirli uçuş Millennium Falcon "Bağlanmak"
    Dönüş engelini atlatmak Millennium Falcon peşindeki TIE fighter’ları yok eder Neo, Ajan Smith ile dövüşür
    İki dünyanın efendisi Zafer kutlaması Neo, son telefon konuşmasında makinelere karşı zafer ilan eder
    Yaşama özgürlüğü İsyan, İmparatorluğa karşı zafer kazanır İnsanlar, makinelere karşı zafer kazanır
    Temel Mit Elementleri
    İki dünya (olağan ve özel) Gezegenler vs. Ölüm Yıldızı Gerçek Dünya vs. The Matrix
    Akıl Hocası Obi-Wan Kenobi Morpheus
    Kahin Yoda Kahin
    Kehanet Luke, İmparator’u yenecek Morpheus seçilmiş kişiyi bulacak
    Kaybeden kahraman Biggs Senaryonun ilk versiyonlarında Morpheus, bir zamanlar Cypher’ın seçilmiş kişi olduğuna inanıyordu
    Düşmanın derisini giymek Luke ve Han stormtrooper kıyafeti giyerler Neo, Ajan’ın derisinin altına girer
    Taraf değiştiren (kahraman bu karaktere güvenebileceğinden emin olamaz) Han Solo Cypher
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQrKu5x7Ij 2008-07-15T22:54:26.887Z Yıldız Savaşları . Com - Bir Efsanenin Anatomisi
    Giriş
    Joseph Campbell
    E. E. Smith
    Kişisel Mit
    Dune
    Yüzüklerin Efendisi
    2001: Bir Uzay Macerası
    Kurosawa Filmleri
    Ben-Hur
    Oz Büyücüsü
    Flash Gordon
    Forbidden Planet
    İmparatorluk Walker'ları
    Droid'ler
    Işın Kılıçları
    Müzik
    Diğer Kaynaklar
    Diğer Kaynaklar - 2

    Joseph Campbell:

    Joseph Campbell (1904-1987), 1949 yılında yazdığı kitabı “Bin Yüzlü Kahraman – The Hero with a Thousand Faces” ile mitoloji alanına büyük bir etki bıraktı. Bu kitap, Alman antropolojist Adolph Bastian’ın (1826-1905) çalışmaları üzerine inşa edilmişti, Bastian ise mitlerin tüm dünyada aynı element fikirler üzerine inşa edildiği düşüncesini savunuyordu. İsveçli psikiyatr Carl Jung (1875-1961) bu element fikirlere “archetypes-model” adını verdi, ona göre bu fikirler sadece bilinçsiz bir aklın değil aynı zamanda ortak bir bilinçsizlik halinin tuğlalarıydı. Başka bir deyişle, Jung dünyadaki herkesin aynı bilinçaltı modelleri ile doğduğunu; kahraman, akıl hocası, macera gibi elementlerin dünyanın her yerinde farklı diller konuşulsa da aynı öykülerden zevk alınabildiğini söylüyordu. Jung bu fikrini, akli dengesi yerinde olmayan kişilerin rüya ve hayallerinin anlamlarını bulmak için geliştirdi.

    Campbell’in katkısı bu fikirleri alıp, mit ve dinlerin ardında yatan yapı sisteminin bir haritasını çıkarmak yönünde oldu. “Bin Yüzlü Kahraman” kitabında da dünyanın pek çok yerinde tarih boyunca süregelmiş örnekler sunarak bu düşünceye yer verdi.

    Campbell
    Star Wars
    Matrix
    I: Yolculuğa Çıkış
    Maceraya Çağrı Prenses Leia'nın mesajı "Beyaz tavşanı izle"
    Çağrının Reddi “Hasada yardım etmeliyim” Neo pencereden aşağı inmez
    Doğaüstü Yardım Obi-wan Luke’u Tusken’lardan kurtarır Trinity, Neo’nun içindeki “böceği” çıkarır
    İlk engeli atlatmak Tatooine’den kaçış Ajanlar Neo’yu yakalar
    Balinanın midesi Çöp öğütücü İşkence odası
    II: Başlamak
    İmtihanlar Işın kılıcı eğitimi Morpheus ile antrenman
    Tanrıça ile tanışma Prenses Leia Trinity
    Tanrısallaşma Luke bir Jedi olur Neo Seçilmiş Kişi’dir
    Rahatlatıcı son Ölüm Yıldızı yokedilir İnsanlığın kurtuluşu yakındır
    III: Geri Dönüş
    Geri dönüşü reddetmek "Luke, haydi!" Luke kalmak ve Obi-Wan’ın intikamını almak ister Neo kaçmak yerine ajan ile dövüşmeyi tercih eder
    Sihirli uçuş Millennium Falcon "Bağlanmak"
    Dönüş engelini atlatmak Millennium Falcon peşindeki TIE fighter’ları yok eder Neo, Ajan Smith ile dövüşür
    İki dünyanın efendisi Zafer kutlaması Neo, son telefon konuşmasında makinelere karşı zafer ilan eder
    Yaşama özgürlüğü İsyan, İmparatorluğa karşı zafer kazanır İnsanlar, makinelere karşı zafer kazanır
    Temel Mit Elementleri
    İki dünya (olağan ve özel) Gezegenler vs. Ölüm Yıldızı Gerçek Dünya vs. The Matrix
    Akıl Hocası Obi-Wan Kenobi Morpheus
    Kahin Yoda Kahin
    Kehanet Luke, İmparator’u yenecek Morpheus seçilmiş kişiyi bulacak
    Kaybeden kahraman Biggs Senaryonun ilk versiyonlarında Morpheus, bir zamanlar Cypher’ın seçilmiş kişi olduğuna inanıyordu
    Düşmanın derisini giymek Luke ve Han stormtrooper kıyafeti giyerler Neo, Ajan’ın derisinin altına girer
    Taraf değiştiren (kahraman bu karaktere güvenebileceğinden emin olamaz) Han Solo Cypher
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQsfeRyLIj 2008-07-15T23:18:38.544Z Yıldız Savaşları . Com - Bir Efsanenin Anatomisi

    SOLDA: “İradenin Zaferi” nden bir geçit töreni SAĞDA: Star Wars’daki Taht Odası töreni

    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQm5WOxrIj 2008-07-15T22:07:28.483Z Çocuk oyunları - Vikipedi

    Gölge kovalamacası [değiştir]

    Gölge Kovalamacası'nı oynayabilmek için güneşli bir hava gerekir. Bu oyun, ebe olan oyuncunun öbür oyuncuların gölgelerine basma esasına dayanır. Bu oyunda, ebenin gölgeye basıp basamadığına karar verecek bir de hakem seçilir.Oyun bu şekilde devam eder.En son kalan kişi 1. seçilir.Bir el boyunca dokunulmazlık kazanır.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQ2uuOxrIj 2008-07-15T22:07:39.653Z Çocuk oyunları - Vikipedi

    Yağ satarım [değiştir]

    Yağ satarım oyununda önce bir ebe belirlenir. Oyuncular yüzleri birbirine dönük halka oluşturacak biçimde yere otururlar. Ebe bir mendilin ucunu düğümleyerek eline alır. Bunu arkasında saklayarak halkanın çevresinde dolaşmaya başlar. Bu sırada da oyuna adını veren şarkıyı söyler:

    Yağ satarım, bal satarım,
    Ustam öldü, ben satarım.
    Ustamın kürkü sarıdır.
    Satsam 15 liradır
    Zam-bak Zum-bak
    Dön arkana iyi bak.

    Dolaşırken mendili belli etmeden oyunculardan birinin arkasına yere koyar. Arkasına mendil bırakılan oyuncu, bunun farkına vardığı anda mendili alarak ebeyi kovalamaya başlar. Ebe, yakalanmadan onun yerine oturursa, mendili alan çocuk ebe olur; yakalanırsa, oyun aynı ebeyle devam eder.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQzZOGlrIj 2008-07-14T18:07:33.885Z MySpace.com - KIRIKA - Izmir, Aegean - Folk - www.myspace.com/kirikasmyrna

    Yeniden deniz sarkilari, deniz kültürü ve dionyssos ruhu...: "Denizle karann sevistigi, karanin erkek karaligina, denizin kadin maviligine karistigi, ufku acik mavi; gurubu yanik kizil; bir guzel cografya bizim evimiz: Ege kiyilari... Biz, gittikce kara kültürüne ve onun eglence anlayisina teslim olmaya baslayan Turkiye'nin unuttugu deniz kokusunun pesindeyiz".

    Kirikanin Izmirli kuruculari gibi, her Izmirli bilir: Buralara denizle gelen aciklik, gunes ile yikanmis bir esriklik, milliyeti muglak bir melezlik ve Dionyssos coskusu yakisir. Yemek, icmek, sarki soylemek, raki ile esrimek, dans etmek, dugun, sunnet, acik hava, imbat, yosun ve deli lodos... Bu cumbusu fisekleyen de zeybekler, sirtolar, kasap havalar, ciftetelliler, karsilamalardir.

    Kirika, muziginde nicedir unuttugumuz bu deniz ruzgarini ariyor... Gelenekten gelen sarkilari bir muzeci gibi yorumlamaktan cok; gelenekten beslenip, bugunun sarkilarini yaratmaya çalisiyor. Ne ki gelenek oylesine cezbedici ki, Tamburi Cemil Beyin Rast Zeybegini çalmadan da edemiyor.

    Gelenek, sehirler ve muzik: Neseyi Getir. Kirikanin ana etkilesim kaynagini, 1800'lerin sonlarna dogru Istanbul, Izmir, Selanik gibi Osmanli Imparatorlugunun kozmopolit megapol sehirlerinde ortaya cikan, 1960lara kadar ozellikle meyhanelerde yasayan (ruhuna rahmet be, Nubar Terziyan!) "sehirli halk muzigi" olarak nitelendirebiliriz. Bektasi nefeslerinin rindaneligini, oyun havalarinin hovardaligini, Karagoz & Hacivat muziklerinin cocuksu nesesini, cigaraci yeniceri kahvehanelerinin kabadayiligini, rembetikolarin kulhaniligini, kantolarin hafif mesrepligini, hanendelerin sehvetini ve icli sevda sarkilarinin huznunu icinde barindiran bu kalender muzik, o eski zamanlarda kah bir Rum hatunun tahrik edici sesinden; kah Urfal bir gazelhanin nagmelerinden, kah Istanbullu bir beyefendinin nidalarindan yukseliyordu... Kirika, mayasini iste buralarda buluyor: Ruhu kiriklik.

    Yani, sehirli olmanin ortaya koydugu melez olma durumu...

    2004 > 2006: Amplifiye Hissiyat > Bugunku kulaklara ozensiz ama benzersiz, alabildigine icten tinlayan tek kanalli tas plak kaytlari... Makam disi seslerde direten gazelhanlar, Batidan emanet alinmis enstrumanlarla kardes kardes calan ince saz takimi... Bando takimini referans gosteren operetler, armonikaya eslik eden tambur ve kampana ile cinlayan laternalar...

    FILMLERE MUZIK: Daha album kayitlarina baslamadan Turk sinemaseverlerin buyuk ilgisini gören Organize Isler ve Dondurmam Gaymak filmlerine Pireli Sirto ve Hicazkar Zeybek parçalarini veren Kirika, diger yandan dizi muzigi ve radyo tiyatrosu alanlarinda begeni ile karsilanacagini umdugu pek cok parcasini kayda dusmeye devam ediyor.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQxBQwoQipi-7rEj 2008-07-13T19:04:45.864Z CATİA V5 TEMRİN KİTABI - catia v5 temrin kitabı Bu temrin kitabı, CATIA V5 tarafından sağlanan ana Çalışma Masaları (Work Bench) fonksiyonlarına temel bir giriştir. Bu kitapta ele alınan çalışma masaları: Sketcher (Ezkizci) , Part design (Parça Tasarımı) , Drafting (Çizim/ Teknik resim) , Assembly Design (Montaj Tasarımı) ve Generative Shape Design (Üretici Şekil Tasarımı) 'dır. Kitabın muhtevası, ders programlarına uygun şekilde hazırlanmıştır. - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQ2ZHjobEj 2008-07-11T22:23:30.585Z ELPTEK-SENSÖR-LED LAMBA-DUY - İzmir İntoko Türkiye Şehir: Türkiye İzmir
    Veriliş Tarihi: 26-May-08

    ELPTEK Elektronik, kurulduğu günden beri Aydınlatma teknolojisinde sürekli yeni ürünlerle gelişme içerisindedir.
    Elptek Elektronik, Aydınlatma sektörü için üretilmiş ürünlerin yanı sıra Türkiye’deki imalatçılarımıza da aydınlatma konusunda her türlü teknik malzeme ve teknik destek sağlamak için sürekli bir gelişme içerisindedir. Özellikle son zamanlarda LED teknolojisi ile yapılan Aydınlatma konusunda mamul ve yarı mamul konusunda büyük bir ilerleme içerisindedir.
    ELPTEK Elektronik, Tüketici ve imalatçılarımıza Kaliteli ürün tedarik etmeyi görev edinmiş olup tüm ithal ürünleri ISO9001,CE,ROHS ve CSA sertifikasına sahiptir.
    http://www.elptek.com
    e-mail:elptek@yahoo.com
    Adres: 407/5 sok. No:8 Pınarbaşı- Bornova İZMİR
    Telefon: +90 (232) 479 56 79
    Fax: +90 (232) 479 56 79&421 06 28
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQz7iflbEj 2008-07-11T15:05:35.604Z Tiyatroda ışık tekniği - Yudumla şığı veya kenarları yumuşatmak amacıyla spotun önüne konur Son yıllarda Rosco 119 ve Gamfussion 10/20 ve 10/30 gibi filtrelerin geliştirilmesi sayesinde spot ışıklarının şekillendirilmesi oldukça kolaylaşmıştırUygun filtre kullanımıyla PC spotlar neredeyse bir Fresnel spot haline gelebilmektedir Bunun sonucunda PC spot Fresnel’e nazaran daha tercih edilir olmuştur - metecantekin@gmail.com - NDRE-QwoQrK6pm7Ej 2008-07-11T18:38:01.044Z gobo ks. goes before optics

    mercekli isik elemanlarinda ampul ve mercek arasina yerlestirilen, ince metal plakalarin kesilmesi veya renkli camlarin kullanimi ile uretilen bir cesit sablon. gobonun icinden gecen isik, mercegin yardimi ile netlestirilir ve uzerindeki yaziyi, deseni veya sekili isigin dustugu satih uzerine yansitmasi saglanir.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQ4Y2zm7Ej 2008-07-11T18:40:48.573Z Seslisozluk.com sesli sözlük - gobo sözlük çevirisi, definition of gobo mercek siperi.
    GOBO
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQ0-Hzm7Ej 2008-07-11T18:58:20.024Z Eskiden Beri - Prizzi's Honor (1985)
    Prizzi's Honor (1985) Yazdır E-posta
    Yazar Mehmet İşliyen
    Pazartesi, 02 Haziran 2008

    Yapım Yılı :1985
    Senaryo: Richard Condon, Janet Roach
    Yönetmen: John Huston
    Oyuncular: Charley Partanna (Jack Nicholson), Irene Walker (Kathleen Turner), Maerose Prizzi (Anjelica Huston), Don Corrado Prizzi (William Hickey), Dominic Prizzi (Lee Richardson)

    Prizzi’ler New York’ta mafyalaşmış Sicilyalı bir ailedir. Ailenin başındakiler rakip ailelerle ve emniyet teşkilatıyla işlerini yoluna koymakta zaman zaman zorlanmaktadırlar. “Paramızı kaptırmaktansa çocuğumuzu yeriz” geleneğinden gelen ve acımasız kurallara sahip olan Sicilya mafyası, senet sepet işlerinin akabinde kaptırdığı 720 bin doların peşine düşmüştür. Ve diğer bütün takipçilik, kundakçılık, tetikçilik işlerinde olduğu gibi bu işi de Charley Partanna (Jack Nicholson) bitirecektir.

    Filmin gelişme bölümüne sıradan ve kimi zaman sıkıcı bir sürükleyicilik hakim. Ancak ilgimi çeken nokta; silahlı, kanlı bıçaklı şiddete filmde çok az yer verilmesi ve Prizzi’lerin aile ilişkilerini yeniden düzene sokmaya çalışırken ve ayrıca herkesin, kişisel çıkarlarını hesap ederken kartlarını açık oynamaları. Böyle olunca ortaya keyifli akıl oyunları ve bir tür bürokratik denge gösterisi çıkıyor. Ayrıca, Dominic Prizzi’nin Charley’i öldürmek için tuttuğu tetikçi Charley’nin karısı çıktı diye bu filme kara komedi diyebilir miyiz? Bu tartışılabilir. Öte yandan fidye rakamının belirlenmesi esnasında ortaya güçlü bir ironi çıkıyor tabi ki.

    Charley Partanna rolü Jack Nicholson’ı hiç zorlamamış bu filmde. Yine de finalde Don Corrado Prizzi’ye (Grandfather) karşı çıkarken oyunculuğunu konuşturmuştur. Ayrıca bu filmden hafızamda kalacak tek unutulmaz şey Don Corrado Prizi rolü ve o müthiş stiliyle William Hickeydir.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQvdaD_7Aj 2008-07-11T02:09:03.342Z Şeyh Bedreddin - Vikipedi

    Şeyh Bedreddin'in bugün geniş kitlelerce tanınmasının en önemli sebeplerinden biri Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Destanı adlı eseridir. Nazım Hikmet örneğinde görüldüğü gibi, modern Türk yazarları Şeyh Bedreddin'i sınıf mücadelesinin öncüsü ve Osmanlı otoritesine isyan ederek sosyalist bir düzen kurmayı kendine amaç koyan bir devrimcidir. Bu düşünce Bizanslı tarihçi Dukas'ın Börklüce Mustafa isyanı ile ilgili yazdıklarına dayanır. Dukas'a göre Börklüce Mustafa "Ben senin emlakine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlakime aynı surette tasarruf edebilirsin" diyerek ortak mülkiyeti savunmaktadır.

    Bedreddin'in yaydığı söylenen diğer önemli fikir, dinler arasında fark olmadığı, bütün dinlerin eşit ve benzer ilkeler üzerine kurulduğudur. Kendisi İslam alimi olmakla birlikte annesi, eşi ve gelini ihtida etmiş Hıristiyanlardır, Hıristiyan Balkan halklarıyla yakın ilişkiler içindedir, tasavvuf anlamında kaynaştırmacı Türk-Anadolu mistisizminin bir halkasıdır. Bütün bu verilerin ışığında dinler arasında fark olmadığına inanıp bu düşüncesini yaymış olması olasıdır.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQxOPp_rAj 2008-07-11T02:01:59.016Z borkluce mustafa simavna kadısı şeyh bedreddinin askeri işlerinden sorumlu olan savaşçı kişilik. aynı tanrıya inan insanların işbirliğini sağlamaya çalıştığı için hristiyanlarla işbirliği yapmış olduğu iddia edilerek, özellikle çarmıha gerilerek öldürülmüştür. - metecantekin@gmail.com - NDQxBQwoQweHq_rAj 2008-07-11T02:02:15.142Z borkluce mustafa kendisi çarmıha gerili iken yoldaşlarının kafaları gözleri önünde vurulurken, sadece "iriş dede sultanım iriş" diyen başka da birşey demeyen şeyh bedreddin müridi - metecantekin@gmail.com - NDQV_QgoQ7ej6_rAj 2008-07-11T02:06:38.267Z Börklüce Mustafa - Vikipedi

    Börklüce Mustafa, Şeyh Bedreddinin başlıca müridi. 14.yüzyılın ikinci yarısı ile 15.yüzyıl başında yaşadı. Günümüzün komünist sistemini andıran bir sistem vazederek, Karaburun Yarımadasında etrafına topladığı köylülerle isyan etti.

    14. yüzyılın sonlarında Aydın yakınlarındaki köyünü ziyaret eden Şeyh Bedreddin'in müridi oldu. Bir dönem Sisam Adasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Fetret Devrinde kısa süreliğine Edirne kazaskerliği yapan Bedreddin, Börklüce Mustafa'yı yanına kethüda olarak aldı. Fetret Devri sona erince Bedreddin sürgüne gönderildi, Börklüce ise Aydın'a döndü. Burada Osmanlı idaresinden memnun olmayan köylüleri ve yoksul dervişleri etrafına toplayarak isyan etti. Çeşitli kaynaklara göre etrafına 4.000 ila 10.000 kişi toplamıştı. Karaburun Yarımadası merkezli isyanın başlangıcında Saruhan beyini yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Osmanlı sultanı I. Mehmet oğlu Murat komutasındaki bir orduyu isyanı bastırmak üzere bölgeye gönderdi. Galip gelen Osmanlı ordusu isyancıları teker teker Börklüce Mustafa'nın gözü önünde kılıçtan geçirdi. İsyancıların ölüme giderken sadece "İriş Dede Sultan, iriş!" (Yetiş Dede Sultan, yetiş!) dedikleri rivayet edilmiştir. Börklüce Mustafa ise çarmıha gerilip şehirde gezdirildi. Ölümünden sonra aslında ölmeyip Sisam Adasında yaşamaya devam ettiği efsanesi yayıldı.

    Günümüzde Börklüce Mustafa'yı komünist fikirler uğruna isyan eden ilk kişi olarak görenler vardır. Mustafa'nın etrafına topladığı köylülere "Ben senin emlakine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlakime aynı suretle tasarruf edebilirsin" diyerek bireysel mülkiyet karşıtı bir öğreti yaydığı bilinmektedir. Bu fikirlerin kendisine mi, Bedreddin'e mi ait olduğu net değildir.

    Nazım Hikmet Şeyh Bedrettin Destanında "yarin yanağından gayri paylaşmak her şeyi" dizeleri ile Börklüce Mustafa'nın yaydığı öğretiyi anlatmış, Bedreddin'i ve Börklüce'yi günümüzde de popüler hale getirmiştir.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQ-ab-_rAj 2008-07-11T02:07:51.377Z Şeyh Bedreddin

    SİMAVNA KADISI OĞLU

    ŞEYH BEDREDDİN

    Bu çalışma İ.Ü. İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Doktora Programı'nda Prof. Dr. Murat Özyüksel'in verdiği "Avrupa'nın ve Türkiye'nin Sosyo-Ekonomik Tarihi" adlı seminer için hazırlanmış bir ödev sunum çalışmasının gözden geçirilmiş şeklidir.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQ8pSC_rAj 2008-07-11T01:35:11.188Z Aksam Gazetesi - Yazı Dizi - İslam'ın şifre çözücüleri Harflerin ve sayıların efendileri

    Huruf”lik kimi İslam bilginlerine göre yıkıcı, kimilerine göre gülünç bir tarikat. Ama inançlarından dolayı diri diri yakılan, katledilen, derisi yüzülen Huruf”lerin birilerini güldürmediği kesin

    Fatih Sultan Mehmed'in sarayına nüfuz edip öğretileriyle onu etkileyen, daha sonra toplu olarak yakılan, hayatta kalmak için yeraltına çekilen veya Bektaş” ve Mevlev”lerin arasına sızan, araştırmacıların bir tarikat mı yoksa ayrı bir din mi olduğuna karar veremedikleri Huruf”liği bir cümlede tarif etmek pek kolay değil. Ama yine de bunu deneyenler olmuştur. Örneğin Fuat Köprülü, ünlü eseri Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar'da Huruf”liği yıkıcı, bozucu bir unsur olarak değerlendirir; Bektaşiliğe bulaşmış ve onu yoldan çıkarmıştır. Ona göre, Allah'ın Fazlullah şeklinde göründüğünü, yani hulul (enkarnasyon) düşüncesini, başka bir ifadeyle Tanrı'nın belirli bir insanda -ki bu kişi öğretinin kurucusu Esterabadlı Fazlullah'tan başkası değildir- bedenlenmesini kabul eden bu tarikat, Kabaladan, Yeni Platonculuktan ve biraz da dini-tasavvufi geleneklerden beslenen -kendi kelimeleriyle- 'acaib' (tuhaf) ve 'ibtidai' (ilkel) bir 'halita'dır, yani bir alaşımdır. Kısacası Fuat Köprülü'ye göre Huruf”lik, 'çocukça' ve 'pek gülünç'tür.

    Öğrencisi Abdülbaki Gölpınarlı'nın yaklaşımı da çok farklı değildir; 'bugün hala bu çocukça inanç sürüyor mu?' diye sorduğunda, Huruf”lik için aynı sıfatı kullanacaktır: çocukça. Ancak Köprülü'den farklı olarak Hurufilikle daha yakından ilgilenmiş ve Türkçe'de bu inanç hakkındaki ender kitaplardan birini yazmıştır: Huruf”lik Metinleri Kataloğu. Gölpınarlı bu eserinde Huruf”likle ilgili son derece önemli bilgiler verdikten sonra kütüphanelerde konuyla ilgili yazmaları listeler ve bu eserler hakkında kısa açıklamalar yapar. Ancak bunların tamamı Farsça ve eski Türkçe metinler olduğu için bu dillerde uzmanlığınız yoksa söz konusu kitapları okumanız mümkün değildir. Ayrıca başka bir güçlük de bu metinlerin çoğunlukla Hurufilere özgü şifreler taşımalarıdır.

    Araştırmacıların çoğunluğuna göre, Hurufilik şer'” İslam'ın sınırlarını ihlal eden bir inanıştır. Köprülü ve Gölpınarlı'nın 'çocukça', 'ilkel', 'pek gülünç' gibi nitelendirmeleri elbette onun için kullanılan en hafif tabirlerdir. Huruf”lerin, onları yakanları ve toplu olarak katledenleri hiç de güldürmedikleri kesindir.

    Hurufileri anlamak için biraz eskilere gitmemiz gerekiyor. Çünkü ismini, 'huruf', yani 'harfler' kelimesinden alan Hurufiliğin özellikle harfler ve sayılar üzerine kurulu öğretisinin kökleri yazıyla tanışmış ilk kültürlere doğru uzanır.

    Platon'un harfçiliği

    Bilinmeyen gerçekliğin içinde insanın yaptığı ilk şey onu isimlendirmektir. İsimlendirilmemiş olanı bilemeyiz. Öğrenme, şeylerin gerçek isimlerini ve anlamlarını öğreten sözcüklerin ortaya çıkmasıyla başlar. Bize bilgeliğin kapılarını açan sözcüklerdir. Düşüncenin en eski gelenekleri, dil ile gerçeklik arasında gizemli ve karşılıklı bir paylaşım olduğunu kabul eder.

    Platon, Kratylos isimli kitabında, her nesnenin, yaradılışından gelen bir adı olduğunu; kişilerin kendi aralarında anlaşarak nesnelere verdikleri adların ise gerçek ad olmadığını söyler. Ona göre nesneler bizim hayalimize kapılıp oraya buraya sürüklenmezler; kendi başlarına ve kendi yaradılışlarına uygun olarak var olurlar. Platon'a göre doğru adı vermek, nesneyi doğru anlamak demektir. İlk sözcüklerin doğru anlamlarının ortaya çıkarılması için başvurulacak yegane araç, harfler ve hecelerdir. Platon'un, verdiği pek çok örnekten sonra vardığı sonuç şudur: Gerçek ad nesneyi işaret etmez, onun hakikatidir.

    Allah'a ulaşmak için görünmeyi görmek gerekir.

    Yaratıcı için ad vermek onu vücuda getirmekle aynı şeydir. Sümer mitolojisinde tanrılar bir şeyin adını söylemekle o şeyi yaratıverirlerdi. Yaratıcı yaratma gücünü sahip olduğu dilden alır, bu yüzden söz ile yaratır. Kuran'da da birkaç yerde tekrar edildiği gibi Allah bir şeyin olmasını istedi mi ona 'ol' der ve o şey oluverir (2:117, 3:47, 16:40 vd). Yaratıcının, insanlığın atası Âdem'e nefes üflemesi, onun sadece bir can değil, aynı zamanda bir dil de devraldığını gösterir. Kuran'a göre Allah Adem'e tüm isimleri tek tek öğretmiştir (2:30). Demek ki, başlangıçta Âdem ile Tanrı'nın dili birdir. Tanrısal bir dilin mirasçısı olma düşüncesi, insanda bilinmeyeni bilme konusunda dile karşı bir güven beslemesine yol açmıştır. İnsan dile güvenmiştir; çünkü nesnelerle onları temsil eden işaretlerin birbirlerinin aynısı olduğuna, aralarında bir mesafe olmadığına inanmıştır.

    İlk ad koyucu olarak Tanrı kabul edildiği için, isimler ve şeyler hakkında bir şeyler öğrenmek demek temelde tanrısal bilgiye erişmek anlamına geliyordu. Bir şeyin adını bilmek onun üzerinde bir güce sahip olmak, onu bilmek, onu keşfetmek demekti. Dil, bizzat Tanrı tarafından insanlara verildiği ilk şekliyle, şeylerin mutlak bir işaretidir; çünkü onlara benzer; tıpkı gezegenlerin etkisinin insanların alınlarında yazılı olması gibi adlar da adeta işaret ettikleri şeylerin üzerine konulmuşlardır. Öyleyse, dünya onu yaratan tanrısal gücün izleri ve işaretleriyle dolu olmalıdır. Bu yüzden şeyler ve kelimeler, okumasını bilen için tek bir büyük metin oluşturur. 'Metni' okuyabilen, onun asıl yaratıcısına da ulaşabilir. Fakat bu metnin dili esrarlıdır ve dünyaya karışmıştır. İşte mistikler, bu örtük metni okumaya çalışır. Tüm gerçekliği metafizik olarak okuma, yani görünür olanı, onun arkasına saklanmış Görünmeyeni görmek üzere okuma, mistiklere özgü genel bir tutumdur.

    Dillerin birbirine karışması

    Tevrat'ın Çıkış Kitabı'na göre, Mısır firavunu, İsrailoğullarını ülkesi için bir tehlike olarak görmeye başlayınca, erkek çocukların ırmağa atılarak öldürülmesini ister. Annesi tarafından bir tabut içinde nehre bırakılan Musa ise firavunun kızları tarafından gizlice kurtarılır. Ona Musa adını verirler; çünkü onu sulardan çıkarmışlardır (Çıkış, 2:10). Harf ve sayı mistisizminin İslam geleneğindeki en büyük mimarı olan İbnü'l-Arab” de (Fazlullah'ın onun eserlerini okuduğunu tahmin ediyoruz) benzer bir açıklamada bulunur: Kıpt” dilinde 'mu' su demektir; 'sa' ise ağaç. Bu durumda Musa'ya, içinde bulunduğu şeyin ismi konulmuştur; çünkü Musa'nın tabutu bir ağaç altında durmuştur. Tevrat'ta peygamberlerin isimleriyle onların nitelikleri arasında kurulan bağlantılara ilişkin örnekler çoğaltılabilir. İbnü'l-Arab” ünlü eseri Fususü'l-Hikem isimli eserinde peygamberlerin adlarıyla onların hikmetleri arasındaki ilişkileri çözümlemiştir. Özetle ad; gölge ya da nefes gibi kişinin bir parçasıdır, hatta onun ta kendisidir.

    Bu noktada akıllara şöyle bir sorunun takıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek: 'Yeryüzünde yüzlerce dil olduğuna göre, böyle bir yöntemle isimlerin hakikatine vardığımızdan nasıl emin olabiliriz?' Bunun yanıtı, başlangıçta tek bir dilin, yani Tanrı'nın Âdem'e öğrettiği dilin var olduğu inancıdır. Ne var ki, bu tek dil, Tevrat'a göre, 'dillerin karışması' (confusio linguarum) olayıyla tahrip edilmişti. İsimler niteledikleri nesnelerden kopmuş; kelimeler yerlerini bir dizi işarete bırakmış; dilin Yaratıcı'yla ilişkisi kesilmişti. Böylece insanla birlikte dil de bir anlamda cennetten kovulmuş oldu.

    Dillerin karışması süreci, Nuh'un torunlarının gökyüzüne çıkmak ve kendilerine bir nam yapmak üzere Babil Kulesi'ni inşa etmeye karar vermesiyle başlar. O zamana kadar 'bütün dünyanın dili bir ve sözü bir'di (Tekvin, 11:1). Tanrı, kendisine meydan okurcasına göğe, yani yitik cennete doğru uzanan bu kulenin yapımına engel olmak için işçilerin birbirlerini anlamalarını 'dillerini karıştırarak' (Tekvin 11:7) engeller. Bu nedenledir ki, oraya Babil, yani 'karışıklık' denmiştir. İnsanlar, kimsenin kimseyi anlamadan konuştuğu bir dil kargaşasının içine düşmüşlerdir. Sonunda Babil Kulesi'nin parçalanması, kusursuz dilin parçalanmasının, kimsenin kimseyi anlamadığı dilsel bir kaosun alegorisidir. Büyük dünya aynası kırılmıştır; aynadaki tek yüz, yerini kırık parçalardaki yüzlerin çokluğuna bırakmıştır. Yer-gök bağlantısı, yeniden kuruluncaya kadar kopmuştur.

    Tevrat bize Babil'de Tanrı'nın diliyle bağımızın koptuğunu söylese de, hemen her kültürde mistikler kendi dillerinin kadim dille bağını bir şekilde koruduğuna inanırlar. Hint Tantracıları için Sanskritçe böyle bir dildi. Sanskritçe (Samskrita) kelime olarak 'tam, eksiksiz, kesin' anlamına gelir. Bu dili 'bilenin' tanrısal dili konuştuğu dolayısıyla tanrısal bilinçle donatılmış olduğu düşünülür. Museviler için İbranice Tanrı'nın Âdem'le konuştuğu dildi; Müslümanlar için Arapça Allah'ın Kelamı olan Kuran-ı Kerim'in dilidir. Huruf”ler için -en azından belli bir dönem için- bu dil onların esas kitabı olan Fazlullah'ın yazdığı Cavidan'ın dili Farsça olmalıdır. Ancak Huruf” yazarların XV. yüzyıldan itibaren Türkçe yazdıkları da görülmektedir.

    Dilin aynası

    Huruf”lik gibi mistik bir anlayışa göre, Tanrı tarafından verilmiş olan ve resme benzeyen 'garip şekillerde' kendini gösteren harfler, evrenin saydam bir kopyasıdır. Alfabe, dolayısıyla dil; olay ve olguları, nesne ve kavramları sadık bir şekilde yansıtan bir aynadır; bu yüzden dilde, düşünce ve doğanın yasaları aynen gözlemlenebilir. Bu bakış açısı içinde, dilin toplumsal uzlaşımdan doğduğu kabul edilmez; kitap Peygambere vahyedilen ezeli kelamdır; uydurulmamış, yaratılmamış bir kelam.

    YARIN:ESTERABAD'DAN FATİH'İN SARAYINA

    ERGUN KOCABIYIK
    ***************
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQ4cOd_rAj 2008-07-11T01:41:12.386Z hurufilik hurufiler’in “hulûl” inancına (tasavufta hulûl, tanrı’nın yarattıklarında meydana çıktığına inanmak demektir) - metecantekin@gmail.com - NDRE-QwoQtPq6_rAj 2008-07-11T01:49:23.610Z hurufilik sonsöz: "kur’an fatiha’dan; fatiha besmele’den; besmele be harfinden ibarettir. bense o be harfinin altındaki noktayım."

    ali bin ebu talib
    NOKTA
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQ8brI_rAj 2008-07-11T01:52:53.164Z huruful mukatta muhammed esed'in harf-sembol dediği bütün üzerine incelemesi ve getirdiği açıklama şu şekildedir;

    kur'an'ın surelerinin yaklaşık dörtte biri, genel olarak mukatta'ât (ayrık harfler) veya bazan da, surelerin başında yer aldıkları için fevâtih (başlatanlar) diye adlandırılan gizemli/esrarlı harf-semboller ile başlamaktadır. arap alfabesinin yirmisekiz harfinin tam yarısı -yani ondört harfi- ya tek tek, ya da ikili, üçlü, dörtlü veya beşli terkipler halinde bu şekilde kullanılmışlardır. bunlar, her zaman yalnızca temsil ettikleri seslerle değil, tek tek, isimleriyle telaffuz edilirler: elif-lâm-mîm yahut bâ-mîm vb. gibi.

    bu harf-sembollerin anlamı, başlangıçtan beri müfessirlerin aklını karıştırmıştır. ne hz. peygamber'in kendisinden nakledilen hadisler'de bu konuya temas ettiğine ve ne de sahâbîler'in o'ndan bu konuda bir açıklama istediklerine dair elimizde hiçbir delil yoktur. bununla birlikte, bütün sahâbe'nin -elbette hz. peygamber örneğine uyarak- mukatta'âtı başında bulundukları surenin ayrılmaz bir parçası saydıkları ve kıraatlarında buna göre davrandıkları, şüphe götürmez bir gerçektir: bu gerçek, bazı batılı oryantalistlerin, bu harflerin hz. peygamber'in dikte ettiği vahiyleri yazan katiplerin veya ilk üç halife döneminde kur'an'ın nihai cem'i yapılırken onları kaydeden sahâbîler'in isimlerinin baş harflerinden başka bir şey olmadığı şeklindeki iddialarını geçersiz kılmaktadır.

    bazı sahâbîler, onların hemen ardından gelen kuşak ve daha sonraki bir kısım müfessirler, bu harflerin, yahut bazı kelimelerin allah'a ve sıfatlarına ilişkin bazı ibarelerin kısaltılmış şekilleri olduğuna inanmışlar ve onları büyük bir maharetle "yeniden kurma"ya çalışmışlardır: ancak muhtemel terkiplerin pratikte bir sınırı olmadığından bu tür bütün yorumlar son derece keyfi olup herhangi bir gerçek faydadan da yoksundurlar. diğer bazıları ise, mukatta'ât ile arap harflerinin sayı değerleri arasında irtibat kurmaya çalışmışlar ve bu yolla çok çeşitli batınî delaletler ve gaybî haberler türetmişlerdir.

    iki gerçek üzerine bina edilen bir diğer ve belki akla en yatkın izah şekli, asırlar boyunca en gözde bazı islam alimleri tarafından ileri sürülmüştür:

    birinci olarak, arap dilinin istisnasız bütün kelimeleri, ya tek harften ya da iki, üç, dört veya beş harfin (ve azami beş harfin) terkiplerinden oluşturulmuştur: ve bunlar, biraz önce değinildiği gibi, mukatta'âtı oluşturan köklerdir.

    ikinci olarak, bu harf-semboller ile başlayan bütün sureler, doğrudan veya dolaylı olarak, ya genel anlamda yahut özel bir tezahürü olarak kur'an anlamında vahye atıfla başlayan surelerdir. üç sure (29, 30 ve 68), ilk bakışta bu kuralın istisnaları olarak görülebilir; ancak bu varsayım yanıltıcıdır. 29. surenin (ankebût) ilk ayetinde, "inandık!" (âmennâ) -yani, allah'a ve o'nun mesajlarına- ifadesinde vahye açık bir imada bulunulmaktadır. 30. surede (rûm), 2-4 ayetlerdeki bizans'ın zaferiyle ilgili haberlerde de şüphesiz ilahi vahiy vurgulanmaktadır. 68. surenin (kalem) 1. ayetinde, "kalem"in çağrışım yaptırıcı şekilde anılmasıyla açıkça vahiy olgusuna işaret edilmektedir. o halde, bir veya daha fazla mukatta'ât ile başlayan surelerde hiçbir istisna yoktur: hepsi de ilahi vahye atıfla başlarlar.

    bu olgu, mukatta'âtın adeta arap dilinin bütün kelime-formlarını yansıttığı gerçeği ile birlikte düşünüldüğünde, el-müberred, ibni hazm, zemahşeri, râzî, beydâvî, ibni teymiye, ibni kesîr -ki bunlar sadece bir kısmıdır- gibi alim ve düşünürleri şu kanaate ulaştırmıştır: mukatta'ât, insan kavrayışının ötesindeki bir alemde (ğayb) oluşturulmasına rağmen, harfler ile temsil edilen olağan insan konuşmasının sesleri aracılığıyla insanlara aktarılabilen -ve aktarılmakta olan- kur'an vahyinin taklit edilemez, olağanüstü, benzersiz tabiatını yansıtmayı amaçlamaktadır.

    ancak bu çok cazip açıklama şekli bile tam ikna edici değildir, çünkü ilahi vahye açık bir atıf ile başladığı halde başında hiçbir harf-sembolün bulunmadığı birçok sure vardır. ikinci olarak, -ki bu en ciddi itirazdır- yukarıdaki açıklama da faraziyeden başka bir şeye dayanmamaktadır: o halde, son tahlilde, bu probleme getirilebilecek muhtemel bütün çözümlerin yine de kavrayışımızın ötesinde kaldığı gerçeği ile yetinmeliyiz. bu sonuç, hz. ebû bekir'in şu sözlerinde ifadesini bulan dört râşid halife'nin de görüşü idi:

    "her ilahî kelâmda (kitâb) bir esrar [unsuru] vardır. -kur'an'ın esrarı ise, [bazı] surelerin baş (harflerin)de [bulunmakta]dır."
    (poivre, 13.03.2007 14:57)
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQqoXK_rAj 2008-07-11T01:53:19.064Z hulul bir bedenin öteki bir bedenin içine girmesi...örneğin a'nın b'yi doğrudan vermesi..a kalarak b'yi gerçekleştirmesi... birinin başka bir ruh tarafından yönetilmesi , ele geçirilmesinde olduğu gibi...
    fakat kesilikle bir tecelli ya da tecessüm değildir..tersine zatın başka bir zata tecavüzüdür ki hiçbir geçerli ve tutarlı yanı yoktur...oysa tecelli'de zat o olmadan oradadır...tecessümdeki et (carne) etsizliğin imgesi ettir.(bkz: negatif imge)
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQ16jR_rAj 2008-07-11T01:55:18.260Z kalenderi yaşadıkları toplumun kurallarına karşı çıkarak dünyayı önemsemeye gerek duymayan ve bunu davranışları ile açığa vuran kişilerin oluşturduğu bir tasavvuf akımıdır.

    genel özellikleri; küçük gruplar halinde gezmek (3-5 kişi) kafalarındaki tüm tüyleri (saç, sakal, kaş, bıyık) kazıtarak acaip kılıklarda dolaşmaktır. bunlar geçimlerini dilenerek sağlarlar (çalışma gibi durumlar dünyayı kaale almak gibi algılanır diye).

    en önemli özellikleri de faziletlerini saklayıp sürekli olarak kötü yönlerini öne çıkartmaktır.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQ5NrU_rAj 2008-07-11T01:56:13.898Z kalenderi anarsistlerin kanimca gelmis gecmis en haslari, dunyaya meydan okumanin bambaska bir yolu... sufizmin dahi ne kadar gelenekci, statukocu olabildigini gosterebilmis ve ona da kafa tutmus koca yurekli insanlar bunlar. "ha siz dunya nimetlerinden vazgecmekten mi bahsediyorsunuz, ha siz surekli oruc mu tutuyorsunuz, ha siz oyle eski hirkalar mi giyiyorsunuz allah'a yakinlasmak icin; o zaman buyrun benim yaptigimi yapin: ciplak gezin, kaldirimlarda kopek pisligi yiyin -yiyorsa-". - metecantekin@gmail.com - NDQV_QgoQ5L_h_rAj 2008-07-11T01:59:43.367Z Masonluk.Net

    Şeyh Bedrettin İsyanı

    Şeyh Bedrettin, Marxizm'e çok benzeyen düşüncelerini yaymaya çalışmış, bu, sonunda Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmaya kadar varmıştır. Babası "İsrail" isimli bir Yahudi olan Şeyh Bedrettin'in sağ kolu ise sonradan din değiştirerek Torlak Kemal adını almış, gerçek adı Samuel olan bir Yahudi idi. Torlak Kemal, Şeyh Bedrettin'in emriyle 3000'e yakın dervişin başında Balkanlarda faaliyet göstermiştir. Torlak Kemal, Şeyh Bedrettin İsyanı'na, yanındaki pek çok Yahudi ile katılmıştı.

    "Balivet'e göre, Torlak Kemal, Şeyh Bedrettin ayaklanmasında, Manisa yöresindeki kalabalık Yahudi cemaatinden yandaş toplamış bulunmaktadır." (Türkiye'nin Devlet Yaşamında Yahudiler, Çetin Yatkın, sf.26)


    Il. Murat

    Şeyh Bedrettin ve Torlak Kemal'in yaydığı felsefe, İslam dininden uzaklaşan materyalist bir felsefeydi. Şeyh Bedrettin isyanı, Osmanlı ordusunun bastırmasıyla sona erdi. Torlak Kemal, yakalanarak idam edildi. Şeyh Bedrettin de kısa bir süre sonra yakalanarak Serez'de asıldı.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQp63N-7Aj 2008-07-11T00:09:21.997Z mantik ut tayr "amaçları, padişahsız hiç bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmektir" ve görürler ki kendileri kendilerinin şahlarıdır. - metecantekin@gmail.com - NDQV_QgoQgJrR-7Aj 2008-07-11T00:10:24.936Z mantik ut tayr "başka bir kuş dedi ki: ben puşt tabiatlıyım.. her zaman bir başka dalın üzerine
    konarım. gâh rindim, gâh zahit, gâh sarhoş.. gâh varken yok olurum, gâh yokken
    var olurum. gâh nefis beni meyhanelere atar..gâh canım, münacaatlara!
    gâh bakarım, görürüm ki şeytan beni yolumdan azdırır.. gâh olur ki haberim
    olmadan melek, beni tekrar yola getiriverir!
    bense bu ikisinin arasinda şaşırmış kalmışım.. kuyulara, zindanlara düşmüşüm..
    ne yapayım, bilmem ki?"
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQlYzS-7Aj 2008-07-11T00:10:41.048Z mantik ut tayr "aşk halinden bilmeyen, ya delidir ya diri
    ben kuş dili bilirim, söyler süleyman bana"
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQ3dvS-7Aj 2008-07-11T00:10:49.726Z mantik ut tayr
  • "..hulasa burada soz kısaldı soylemeye imkan yok,
    kılavuz da kalmadı, yolcu da hatta yol da.."
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQ_O3V-7Aj 2008-07-11T00:11:41.214Z mantik ut tayr
  • mevlana'nın şems-i tebrizi tarafından kitaplarının suya atıldığını öğrendiğinde, gelip bari onu atmasaydın dediği kitap olduğu rivayet edilir. şems-i tebrizi, bunun üzerine, elini suya sokup bu kitabı çıkarmış ve silktiğinde üstünden tozları dökülen kitabı mevlana'ya uzatarak al demiş. keramete şahit olan mevlana, bu andan sonra şems-i tebrizi'nin manevi yönüne çarpılmış.
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQ-Kjc-7Aj 2008-07-11T00:13:27.099Z mantik ut tayr
    ben de bir anekdotla kapatayım. rivayet odur ki yunus emre'ye mevlana'ın mesnevi'sini vermişler baksın diye. yunus emre şöyle bir bakmış ve "fazla uzatmış. ben olsam, ete kemige burundum yunus diye gorundum derdim" demiş.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQ4vne-7Aj 2008-07-11T00:14:10.181Z mantik ut tayr sevgilinin yüzünü seviyorsan bil ki gonul onun yuzune bır aynadır. gonlunu ele al da onun yuzunu gor. canını ayna yapta onun yuzunu seyret.
    senın padisahın, ululuk koskundesır. kosk o guzellık gunesınden parlayıp aydınlanmaktadır.

    padişahını gonulde gor..arşı bır zerrede seyret

    ovaya yayılan her libas guzelım sımurg un golgesidir.

    sana sımurg yuzunu gosterse hayale kapılmaksızın golgeyı sımurg olarak gorursun
    herşey simurg olsun(otuz kuş) cilmurg (kırk kuş) olsun onun odur. ne gorursen gor, sımurgun golgesıdır.

    cunku golge sımurgdan ayrılmaz, ayır desen bıle olamaz.
    ikısı de birbırlerıyle beraberdır...ara aktar ( bu kıtabı yazan feriduddin attar aktarmış). golgeden de gec! asıl sırrı ara.

    fakat sen bir golgede kaybolur gidersen, nerde simurgdan birşey elde edeceksın?

    sana bir kapı açılırsa, bir lutfa ugrarsan,

    golge ıcınde guneşi gorursun.

    daima golgeyı guneşte kaybolmuş gorur, herseyı gunes olarak seyredersın vesselam.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQjv7l-7Aj 2008-07-11T00:16:05.445Z mantik ut tayr
  • mevlana'ya feyz kapısı olan büyük eser.

    "simurg yolunda 7 vadi vardır :

    1-istek vadisinde başına yüzlerce belâ ve zahmet gelip burada mal ve mülkten arınmak gerek. kan yut sabırla ercesine bekle birşeye bağlanma, putu kır yoluna devam et. ya rab kapı aç deme o kapı hiç kapanmaz.!

    2-aşk vadisi yanıp yakılma makamıdır.! başkalarına sevgili yarın görünecek diye vadetmişler ama âşıkın bugünü yarınıdır o sevgiliyi burada seyreder balık gibidir.! kendisine herşey olan suya kanmaz arza ayak bastı mı çırpınır durur.! aşk ateştir, akıl ise duman, aşk geldi mi akıl gider çünkü aşk anadan doğma aklın işi değildir.! aşk hür adamın işidir, aşkın gözünde cennet bir buğday tanesidir.! gönül post içinde dosttan haber aldı, artık ben nasıl olurda bu posta hizmet ederim, içte o öz varken.!âşık sevgilisini öldürür böylece dünyâda kısas ile, ahrette yanma ile sevgilisi için can verir.! ibrahim gibi canını ne dünyâ için ne ahret için azraile, yalnız “o”na verir.!

    3-marifet vadisinde deriyi değil içindeki sırrı görür sırlar açıldıkça susuzluğu artar hem bekçi hem âşıktır, erse ondan kadın ; kadınsa er doğar.! havvâ’nın ve isâ’nın doğuşu gibi.!

    4-istiğna vadisinde ne dava vardır ne de mânâ..! burada 7 cehennem donmuş, 8 cennet hükümsüz kalmıştır.! âdem’e bir mum yanasısında ışık versin diye binlerce yeşiller (can) giymiş melek gamdan yanar, yakılır.! nûh o kapıda dülger olsun diye yüzbinlerce cisim rûhsuz kalmıştır aralarından bir ibrahim çıksın diye orduya yüzbinlerce sinek üşüşmüştür.! tanrı kelimi (hz.musa) can gözüne sahip olsun diye yüzbinlerce çocuğun başı kesilmiştir.! yüzbinlerce halk zünnar kuşanmış da bir isa sırra mahrem olmuştur.! nice gönül yağma edilmiş de sonunda ahmed bir gececik mîrâç yapmıştır.! bu vadide iki cihanda seraptır, ne soy ne akrabalık kalır.! (zünnar = dervişlerin bellerine bağlayıp uçlarını sarkıttıkları kıl veya yünden sert kuşak.)

    5-tevhid vadisi, tecrit ve tefrit konağıdır.! bütün yüzler bu vadiye yönelse herkes bir gömlekten baş çıkarır, sayı ne olursa olsun bu yolda birlikte birleşip hep bir olur, her şey birin bir kere daha tekrârından ibarettir.! fakat buracıkta sana zahir olan bir o tek tanrı değildir.! sayıda tekrârlanıp duran bir’dir.! bunun ne haddi vardır ne hesabı, şu hâlde ezele de bakma ebede de.! ezel de ebed de dâimi mahvoldu mu orada ne kalır hiç.! hem herşey “o”ndadır, hem “o”ndandır.! hem “o”nunla kaimdir, hem de “o”nun varlığı bu üçünden münezzehtir.! fakat, ister hünerli olsun ister kusurlu kimin “gayb” âleminde gizlenmiş bir güneşi varsa birgün bulutlardan sıyrılır onun üstüne doğar, ışıklarını yayar kim kendi güneşine ulaşırsa iyice bil ki iyiden de kurtulur, kötüden de.! sen var oldukça iyi ve kötü vardır ; sen kaybolup aradan çıktın mı hepsi boş şeylerdir, zaten önce yoktun sen keşke yine öyle kalsaydın.! yılanlar seninle örtü altına gizlenmişlerdir, arınmadın mı kıyâmete dek sana azap eder, sokup dururlar.! (hırs,tamah, şehvet) tevhid makamında herşey dilsiz olur, o söyler öyle bir suret oluşur ki ne cismi vardır, ne canı, ne cüzü ne de küllü.! yüzbinler, yüzbinlerden temiz olarak zuhur eder, burada akıl kimdir ki kapı dibine düşmüş anadan doğma kör ve sağır, dilsiz bir çocuk.! bu sırrın bir zerresi kime vursa, kimi ışıklandırsa o iki cihanın sultanlığına erişir.! o adam tamamıyla yok olmuştur ama herşey o adamdan ibârettir varlıktan meydana gelmiştir ama yokluk yine o adamdır.! bir kul ihtiyarlayıp güçlerinden yoksun oldu mu onu azad ederler hür olur.! sen “o”nda yok olursun tevhid budur.! bu yok oluşu da yok et işte tefrit budur.!

    6-altıncı vadi hayret vadisidir.! bir şarap içer, sevişir sonra ayılırsın.! sorduklarında ben mi gördüm, başkası mı gördü kendimde değildim ki..! ‘rüyâda mı gördüm uyanık mı, sarhoş mı, ayık mı’ der.! ahrette düştüğüm hayret dünyâdakiyle hiç ölçülür mü.? insânların nasibi ancak hayâldir, kimse hâl ne bilmez.! ne yapayım diyene de ki : “birşey yapma, şimdiye kadar hep sen yaptın..!”

    7-yedinci vadi fakru fena vadisidir.! herşeyi unutmuşum, sağırlığın, dilsizliğin, hayranlığın yurduna gelmişim.! iki âlemde o denizin nakşından ibâret.! öd ağacıyla odun bir ateşe atıldı mı ikisi de kil olur ; ama surette, sıfatta farklıdırlar.! pis birisi külli denize dalarsa yine aşağılık hâlde kendi sıfatlarında kalır fakat temiz kişi denizde denizin hareketi olur hem vardır hem yok.! o aradan çıkmıştır.!"
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQxbnu-7Aj 2008-07-11T00:18:24.120Z masonluk kısaca duvar ustalarının büyülü dünyası. fantastik öğelerle süslü ayinler süreci. bu oluşumda asıl hedef insanın kendi kendini ruhsal ve mental anlamda maksimal düzeyde geliştirmesidir.* - metecantekin@gmail.com - NDRQEQwoQvNfv-7Aj 2008-07-11T00:18:44.313Z hurufilik omer tecimer tarafindan yazilmis kitap.

    kitap, hurufîlik’in kurucusu olan fazlullah esterabadi’yi tanıtıyor, idam edilene kadar suren yasam oykusunu anlatiyor. hurufi inancini ve hurufilik’in tarihsel oykusu ve hurufîlik’te harfler ve sayilar arasindaki iliskiye, evren ve yaratilisa dair sirlarin harflerde aranisina, kabala ile olan benzerlik ve farkliliklara deginiyor. hurufilik’in diger inanclar uzerindeki etkilerini inceliyor, ozellikle bektasilik ile olan iliskisi uzerinde duruyor, hurufi inancinin osmanli topraklarindaki yayilmasinin izlerini suruyor. hurufi siirlerinden orneklerin de yer aldigi kitapta, derisi yuzulerek oldurulen unlu sair nesimi’nin siirleri ve yasam oykusu de anlatılıyor. kitabin sonunda ek olarak, orhan pamuk’un kara kitap adlı romanında hurufilik konulu bir bolum bulunuyor.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQ4f-Q_LAj 2008-07-11T00:27:50.151Z kara kitap kim bir rüya işi yaratmak isterse her şeyi birbirine karıştırmalıdır - metecantekin@gmail.com - NDQPCQwoQqLOm_LAj 2008-07-11T00:33:40.812Z Halvet - Vikipedi

    Halvet, Arapça bir kelime olan halvet, tenha, tenhaya çekilme, yalnızlık ve yalnız kalma anlamlarına gelir. Halvet etmek, istenilen tenha ve her şeyden boş bir mahalde, zihne takılan ve takılacak olan şeylerden kurtularak feragat köşesini her şeye tercih etmektir. Bir başka ifade ile büsbütün yalnız durmak, biri ile tenhaca konuşmak üzere yalnız kalıp kimseyi içeri almamaktır. Halvete girmek, ibadet, zikir, riyazet ve murakabe ile meşgul olmak üzere yalnız başına tenha bir odaya, tekkelerde halvethane denilen bir hücreye, kapanmaktır. Halvete çekilmek, tenha bir yerde yalnız başına oturmaktır.

    Halk arasında kırk günlük halvet eğitimine çile de denir. Bilindiği gibi "Çile" sözü, Farsça'daki çihil (kırk) kelimesinden alınmıştır. Bu deyim zamanla zorluk ve ızdırabı göğüslemek anlamında "Çile doldurmak" ya da "Çile çekmek" şeklinde kullanılmış; tekkelerdeki halvethanelere çilehane de denilmiştir.

    Tasavvufî bir ıstılah olarak halvet, Hak ile gizli konuşmak şeklinde tanımlanabilir. Sofiyyede halvet ise, şeyhin emir ve tensibi ile müridin karanlık ve dar bir hücreye çekilip ibâdet, riyazet, murakabe, zikir ve fikirle vakit geçirmesi yerinde kullanılan bir tabirdir. Bununla birlikte tekkelerde halvet, genellikle kırk gün sürdüğü için buna "erbain çıkarmak" da denir.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQxBQwoQ4dy0_LAj 2008-07-11T00:37:35.488Z Sohbet 13 Kuru idik yaş olduk
    Ayak idik baş olduk
    Kanatlandık kuş olduk
    Uçtuk elhamdülillah
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQpqW8_LAj 2008-07-11T00:39:41.083Z uzlet toplum yaşayışından kaçıp tek başına yaşama. gun olur alir basimi giderim sözünün uygulanmış hali. - metecantekin@gmail.com - NDSIKQgoQvbK-_LAj 2008-07-11T00:40:13.916Z uzlet bir tarafa cekilip kendi kendine oturma,inziva.
    mevlevilerce çiledeyken içinde bulunulan durumdur ayrica.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQjsjA_LAj 2008-07-11T00:40:49.494Z uzlet dusmanlarinin hepsini, hepsini tepeledin, sonra? alay alay dalkavuk besledin, sonra? her istedigin oldu, sonra?
    bhartrihari
    uzlet ustune
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQhdrD_LAj 2008-07-11T00:41:40.896Z takva korkma, sakınma, allah korkusuyla günahtan kaçınma, allah'ın emir ve yasaklarına uymakta titizlik gösterme, allah'ın himâyesine girme, emrini tutup azabından korunma anlamlarını içeren dini terim. - metecantekin@gmail.com - NDRQEQwoQvYPO_LAj 2008-07-11T00:44:30.039Z JEAN BAUDRILLARD “BİR UZLET ÜSTADINI KAYBETTIK” | netpano.com - Haber sitesi JEAN BAUDRILLARD “BİR UZLET ÜSTADINI KAYBETTIK”

    JEAN BAUDRILLARD “BİR UZLET ÜSTADINI KAYBETTIK” 77 yaşında bir bilgeyi kaybetmek BATI, özellikle de Fransa için çok büyük bir kayıp. Zihinsel egzersizlerini çözüm üretme konusunda yoğunlaştıran, meselelerin temeline inerek bu gün karşılaştığımız sorunları tahlil eden bir düşünürü ebediyete yolcu ettik. Fanatizm ve Fundemantalizmin inançsız batının bir yan ürünü olduğunu ifade eden bir sosyal bilimciyi yitirdik. 1976 senesinde yazdığı »Der symbolische Tausch und der Tod« - Sembolik Değişim ve Ölüm – adlı kitabı ile meşhur oldu. Kitabında geliştirdiği ve temellendirdiği tezinde medyanın gerçekçi dünyayı yönetmeye ve ele geçirmeye başladığını belirterek Gerçekliğin “Simulasyon” karşısında kaybolduğunu ifade etmişti. Holywood kurgusu kalitesinde manupilasyon haberleri ve gerçeklik. Arnold Schwarzenegger’in “TOTAL RECAL” - gerçeğe çağrı adlı filminde olduğu gibi. İlginç bir adam şu Fransız mütefekkir. Yalnızlığı, uzleti yaşamak istediğini söylerken enteresan bir tahlilde bulunuyor. Kendisi ile 2002 senesinde yapılan röportajda bakın neler söylemiş. “Çölde yalnızlığın kendisini aramak durumunda değilim. Onun bir parçasıyım. Kendi kendimle de yalnız kalmaklıkta değilim. Bu uzletin batı tarzı romantik bir şekli olurdu. Çölün kendisi uzletin en berrak, en güzel, en parlak ve en güçlü şeklidir. Her şeyin olabileceği ama hiçbir şeyin olmadğı , stratosfer vari bir boşluk. Orada hiçliğinizi, ufacık bir zerre olduğunuzu daha iyi anlıyorsunuz. “ Fransız feylesof daha sonra uzletin şehirlerde de yaşanabileceğini görmüş. Şöyle tanımlıyor New York adlı şehirdeki yaşanılası uzleti “Sonraları uzlet rüyam çöllerden şehirlere kaydı. Büyük şehirlerde de uzlet içinde seyr-i suluk yapılabileceğini gördüm. Bu anlamda New York – Amerika’nın bu şehrini uzlet için en elverişli mekan olarak görüyorum. Çok yoğun bir binalaşma ve yaşam var. Ama ben bunun arkasında ilk yaratılış döneminin boşluğunu, yalnızlığını ve yalınlığını görüyorum. Evet değerli NETPANO okurları, size karanlık batının aydınlık bir kafasını tanıtmaya çalıştım. Kalın sağlıcakla
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQsKyP_bAj 2008-07-11T01:02:32.033Z hurufilik hurufilik, insan yüzündeki şekillerin arap alfabesindeki benzeşimlerinden yola çıkarak, allah ve ali sözcüklerinin(arapça yazılışları ile) yüzde tecelli olduğunu ifade ederek başladığı tinsel yolculuğu, yine insan yüzündeki şekillerin ifade ettiği harflerin insanların kaderini işaret ettiği savıyla sürdürür. yüz şekillerinde allah'ın tecelli olması vahdeti vücd çağrışımları yaptığı ve bu şekilde resmi islamla ters düştüğü için hurufilik uzun süre yeraltında kalmış bir akım olmuş, kimi zaman basılan feylezof meclislerinde bulunan müritler kafası kesilmek suretiyle idam edilmiştir. hurufiliğin bir başka kolu der ki, insan hayatı rakamların kudreti ile yönetilmektedir, bu manada, kaldığınız otelin oda numarası ile hayatta tanıdığınız insanların isimleri ve hatta okuduğunuz ilkokulun bulunduğu sokağın adı, ebced hesabına uzanan bir harf-sayı ilişkisi ile bağımlıdır ve yolda gördüğünüz tüm yüzler aslında tek bir yüz, bildiğiniz tüm tadlar tek bir tat hatta bildiğiniz tüm duygular tek bir duygudur vesselam yaşadığınızı düşündüğünüz hayat aslında var olan tek bir kurgunun parçasıdır ve o kurgu beyninizin içindedir.
    *******************************************
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQxNac_bAj 2008-07-11T01:06:00.690Z kirmizi isik muzikholu "gecenin karanlığı içinde sessizce yürüdük. önde yürüyen imam ramizin her adımında sanki karanlığın içinde ışık dolu bir koridor açılıyordu ve ben o ışığın içine daha da çok çekiliyordum. sormadım bile nereye gittiğimizi. köpek havlamaları geliyordu uzaklardan. bembeyaz karların üzerinde yansıyan ışıklarla tuhaf, korkutucu ama bir o kadar da gizemli bir aydınlığa bürünmüştü sokaklar. sonra evler bitti, köpek havlamaları geri kaldı. herşey yerini keskin bir rüzgar ıslığına bıraktı. bir tepeyi tırmanmaya başladık karların içinde.. tepenin arkasında bir kulubeyi işaret etti imam ramiz, "az kaldı" dedi.

    kulubeye girdiğimizde şaşırdım.... loş sarı ışığın aydınlattığı ahşap duvarların hepsi türlü kağıtlar, gazete kesiklereri, resimler, şemalar, çeşitli boyalarla yapılmış işaretlerle kaplıydı. yalnızca duvarlar mı? tavana kadar uzanan bu kağıt ve renk yığını tavandan aşağıya doğru sarkan iplerin ucuna tutturulmuş başka kağıtlar, garip düzenekler, teller, oyuncağa benzer plastik-metal eşyalarla devam ediyor; kulubeyi başka bir dünyadan geldiğine yemin edebileceğim tuhaf bir mekana dönüştürüyordu.

    'tüm bunların anlamı ne?' diye soruyor olmalısın... diye fısıldadı imam ramiz.

    'tüm bunların anlamı ne?' diye sordum imam ramiz'in yorgun gözlerine gözlerimi dikerek.

    'gel ' diye işaret etti eliyle imam ramiz, kulubenin mutfak olarak düzenlenmiş köşesindeki üstü yine gazete kağıtları, renkli kalemler ve türlü metaller ile kaplı masasını ağır ağır itti... masanın altındaki kilimi kaldırdı, kilimin altında kalan bir tür kapağı andıran tahtanın ucundaki kulba asıldı. tahta kapak yavaşça yerinden oynadı, kulubenin içindeki loş sarı ışık tahtanın altındaki boşluğu ve ahşap merdiveninin girişini aydınlattı.

    eline bir gaz lambası aldı imam ramiz, dikkatli adımlarla o boşluğa uzanan merdiven basamaklarını inmeye başlamadan önce, 'beni izle' diye fısıldadı...
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQs5Gk_bAj 2008-07-11T01:08:00.846Z hurufilik kabalanin uc yolundan birisi. yuzu okumak uzerine yogunlasiyorlar ama aslinda cokca bahsedilen yuz okuma burna bakip gelecegi soylemek degil. tanrinin sureti aslinda yuzle bahsedilen. tasavvufi, judaistic, mistik hatta budistik yanlari var inanisin. kabalanin diger iki yolundan birisi tanriyi sayilarin ardinda aramaktadir ki (bkz: pi) diger bir yolsa kelimelerin ardinda.
    aslinda hepsinde yola cikilan arac bir sure sonra onemini kaybeder tum sayilar yuzler ve kelimelerin ardinda tek bir oz belirir. ya da oyle olmali.

    hurufilikle hurafe, batinilikle batil arasindaki kelime benzerliklerine de dikkatinizi minciklamak ister bu deli gonul.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQ89-t_bAj 2008-07-11T01:10:40.236Z hurufilik
  • hurufiliğe göre, varlığın özü sesten oluşur. evren, sesin ortaya çıkması ile var olmuştur. özü oluşturan ses, canlılarda eyleme dönük, cansızlarda gizilgüç (potansiyel) olarak vardır. ses, canlılarda istem ve istekle ortaya çıkar.

    yine hurufiliğe göre tanrının ilk belirişi söz (kelam) ile olmuştur. söz, ilk nedendir ve tanrının soyut bir iç konuşması niteliğindedir. söz daha sonra çeşitli formalara girer, ayrışır ve söylenmiş söz niteliği kazanır. söylenmiş sözün birleşik görüntülerinden duygu ve bilinç evreni meydana gelir. hurufiler, evrenin sonsuzluğuna ve sürekli döngüsel devinimine, bu devinimden doğal olayların oluştuğuna inanırlar.
  • - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQspew_bAj 2008-07-11T01:11:18.227Z hurufilik örneğin hurufiler: "şarabı muhammed yasaklamışsa biz de onu isa'nın dinine göre içeriz" demekte, isa'nın şarabı haram saymadığını söylemektedirler. - metecantekin@gmail.com - NDQcKQgoQxqm7_bAj 2008-07-11T01:14:20.772Z hurufilik mezhep mi tarikat mı olduğu kesin olmayıp her iki sınıflamada yeri olduğunu bildirilen düşünüş taraftarlıklarından biri de "hurufilik"tir. anadolu'da doğmuş ve gelişmiştir. bir alevi kolu olmakla beraber kızılbaşlık ve bektaşilikten farklılıklar göstermekte bu nedenle onlardan ayrılmaktadır. bazı yakınlıkları da göze çarpmaktadır.

    hurufilikte müslümanlığa önem verilmekle beraber hristiyanlık da değerli kabul edilmektedir. hazret-i isa'dan çok sık bahsedilmektedir.

    örneğin hurufiler: "şarabı muhammed yasaklamışsa biz de onu isa'nın dinine göre içeriz" demekte, isa'nın şarabı haram saymadığını söylemektedirler.

    hurufiler insan vücudunu ve tüm dünyayı bazı harflerle kanıtlamaya çalışmaktadırlar. felsefelerini harflerle anlatmaya çaba göstermektedirler. onlara göre yaratıcı harflerdir. adem de bir harften ibarettir. hurufilere göre eğer harflerin nuru olmasaydı dünya sıfatsız ve şekilsiz bir karanlık içinde kalacaktır. harf hayat suyudur. harflerin siyahlığı ise hayat suyu yolundaki karanlıktır. bunu bilenler hayatlarını iyiye kullanmışlardır.

    hurufiliği iran'ın esterabad şehrinde dünyaya gelen feyzullah adında biri kurmuştur. öncelikle iran'da yayılmıştır. islam inançlarına karşı iranlılara özgü özellikler taşımaktadır. feyzullah hurufiliği yaymaya başlayınca iran'da bir karışıklık ortaya çıkmıştır. herkes hurufiliği reddetmiştir. timurlenk'in oğlu feyzullah'ı öldürtmüş, cesedini sokaklarda sürükletmiştir. hurufierin çoğu da öldürülmüş çoğu cezaevlerine kapatılmıştır. ele geçmeyenler çareyi iran'dan kaçmakta bulmuşlardır. bu arada bir kısmı da anadolu'ya sığınmışlardır.

    bu kişiler hurufiliği anadolu'da yaymaya çalışmışlardır.
    hurufiler hazret-i adem'i büyük saymaktadırlar. onlara göre bütün peygamberler adem'dir ve adem'dendir. tevrat, incil, zebur ve kur'an-ı kerim insanın varlığında mevcuttur. hurufiler ademe tapmaktadırlar.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQk5_M_bAj 2008-07-11T01:18:57.969Z hurufilik ad ile varlık arasındaki ilişkinin mutlak olduğu ve adın, varlığın kendisi olduğu kanısı üzerine kurulu inanışın adı. buna göre, bir şeyin gerçek adını bilmek; onu tanımak, anlamak, keşfetmek ve onun üzerinde hakimiyet kurmak demektir. bu anlayış, 'tanrının adını bilmek, onu vücuda getirmekle aynı şeydir' önermesine kadar gider. hurufilere göre, adlar ve şeylerin adlarıyla ilişkisi hakkında bir şeyler öğrenmek, tanrısal bilgiye ulaşmak demektir. bu uğraş, dili oluşturan harfler ve hecelerle olduğu gibi; başka bir dilin unsurları olan sayılar veya simgelerle de sürdürülebilir.

    küçük bir kaynakça ve terminolojik bilgi için, akşam gazetesinde yayınlanan, üç bölümlük yazı dizisine göz atılabilir.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQxqjP_bAj 2008-07-11T01:19:48.327Z hurufilik "onlar, rüyalarını yaşayıp hayatlarını yorumlarlardı." - metecantekin@gmail.com - NDSIKQgoQ-KLR_bAj 2008-07-11T01:20:20.395Z hurufilik hurufiliğin kurucusunun tam adı şihabuddin fazlullah esterabadi'dir. galat olarak fazlullah hurufi olarak bilinir. bir diğer adı da fazlullah neimi (naimi). hurufilik irani kökenlere sahiptir. esterabadi ilk örgütlenme çalışmalarını önce esterabad (bugün gurgan olarak biliniyor) sonra ısfahan'da yapmıştır, fırkasını tebriz'de kurmuştur. hurufilik celayir hanedanından himaye görmüş ve azerbaycan’da yaygınlaşmıştır. meşhur eseri cavidan-i kebir (cavidanname olarak da bilinir) 'den başka az bilinen arşname ve muhabbetname adlı eserler de onundur. 54 yaşındayken timur'un oğlu miranşah (hurufiler bu ismi maran şah yani yılanların şahı olarak anarlar) tarafından öldürülür. ardından kellesi kesilir, derisi yüzülür, eti köpeklere yedirilir ve geriye kalan her şey yakılır.

    cavidan adlı eser toplam altı formadır. sadece biri fazlullah tarafından yazılmıştır. bu bölüm farsçadır. geri kalan bölümler müridler tarafından yazılmıştır. en önemli nüshası 1871 tarihli dersaadet taşbaskısıdır. fazllah’ın eski bir karamiti (ibahiye) dervişi olduğu söylense de bu kesinlikle doğru değildir. cavidan’ı anlamak için miftâh-ul-hayât adlı bir de deşifre kitabı yazılmıştır. sırlara ermek için bu kitaba da ihtiyaç vardır.

    kaynaklar hurufiliğiin azerbaycan’da yayılmasını genellikle mecusiliğin merkezlerinden birinin bakü olmasına bağlıyorlar. pek çok ezoterik inanç gibi hurufilik de kendisinden önce gelen ezoterik inançlardan beslenmiştir.

    huruf arapça olup harf sözcüğünün çoğuludur. hurufilere göre allah söz şeklinde tezahür eder. varlıkların ontolojik dayanağı ise sestir. ses her şeyde ve her yerde bulunur. söz sesten, ses ise harften oluşur. sesten ibaret olan varlık görünmez alemdedir. sesi görünür kılmanın yolu harflere dökmektir. ses bir tanedir (vahdet) harf ise pek çoktur (kesret). ses allah’a harfler varlığa işaret eder. allah kenz-i mahfidir. ve onu ancak hurufiler ayan edebilir.

    iki kaş dört kirpik ve bir saç şeklinde stilize edilen insan yüzünden çıkan sayı 7’dir. bu sayı arap alfabesinin toplam harf sayısı olan 28’le ilişkilidir. fazlallah hurufi izahatını daha çok 32 harflik fars alfabesine göre yapmıştır. kuran’ın esasını oluşturan ümmül kitap (fatiha suresi) 7 ayetten oluşur. insan ergenliği geçtikten sonra yedi hat daha edinir (iki yanaktaki hat, iki sakal, iki bıyık, bir çene altı hat) böylece toplam 14 hat ortaya çıkar. asıl ve suretin toplamı 28’i verir. ayrıca muhammed-ali kelamında 7 harf vardır. besmele de 7 harften oluşur. 7 ayetten oluşan fatiha suresinde 7 harf hiç geçmez. fatiha suresinde yedi ayet bulunması ve bu ayetlerin yüzdeki ana hatlara işaret etmesiyle fatiha okunduktan sonra ellerin yüze sürülmesi arasında bir ilişki olduğu zannedilmektedir.
    hurufilik şia’nın bir kolu değildir. ama fazllah’in öldürülmesinden sonra anadolu’ya kaçan hurufiler daha çok bektaşi çevrelerine sığınmış ve bu çevrelerde himaye görmüşlerdir. bunda bektaşiliğin sünni akaide nazaran daha hoşgörülü olmasının payı vardır. aliyy’ül ala, seyyid nesimive mir şerif adlı hurufi halifeleri hurufiliği anadolu’da yaydılar. bunların pek çoğunun sonu fazllallahın sonuna benzemiştir. güçlü şiirini hurufiliği yaymakta kullanan nesimi herhangi bir tekkeye bağlı kalmamış ve karadeniz ve rumeli dahil tüm küçük asyayı gezerek inançlarını yaymıştır. kaynaklar fatih sultan mehmet’in hurufilikin etkisi altında olduğunu ama saray çevrelerinin (mahmud paşa) sultanın yanına kadar sokulan hurufileri bir biçimde diskalifiye ettiklerini söylemektedir. insan yüzünde gizli hazineyi arayan hurufilik inancı elbette hat sanatını da derinden etkilemiştir. refiî, usulî, temennayî, rumî, penahî ve neyzen tevfik’te hurufi inançlar vardır. bunların bir kısmı kalemlerini sadece bu inanışa adamıştır. mevlevi şairlerinde de (mehmed dede, siyahi dede, esrar dede) hurufilik kendini hissettirir. osmanlı devletinde hurufi merkezleri akçahisar, istanbul, arnavutluk, mısır ve iskenderiye önemli hurufi merkesleri olarak öne çıkar.

    hurufilik şeklen pisagorcu anlayışa benzer gibi görünse de bu anlayıştan tamamen uzaktır. yine hurufiliği etkilediği söylenen kabala ve ezoterik hind inanışları da daha çok hurufilik’in batıniliğini göstermek amacıyla kullanılan argümanlardır. ve çoğu zaman mesnetsizdir.

    bir de hurufilikte önemli bulunan huruful mukattadan bahsetmek gerekir. kuran’da 29 surenin başında ne anlama geldiği bilinmeyen harfler bulunur. (bu harflerin anlamını allah mahşerde söyleyecektir). bu harfler 14 tanedir. (elif-lam-ra/kef-he-ye-ayn sın/tı-sın/ha-me/gaf-nun)

    sonsöz: "kur’an fatiha’dan; fatiha besmele’den; besmele be harfinden ibarettir. bense o be harfinin altındaki noktayım."

    ali bin ebu talib
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQqY7S_bAj 2008-07-11T01:20:34.142Z hurufilik hurufiler’in büyük çoğunluğunun anadolu’ya sığındıkları biliniyor. özellikle sivas, eskişehir ve batı anadolu’nun bazı kent ve kasabaları kısa zamanda kimliklerini çok iyi gizleyen hurufi propagandacılarla dolmuştur. hurufiler, buradan rumeli’ne geçerek arnavutluk’ta, filibe ve varna gibi balkan önemli kentlerinde eylemlerini sürdürdüler. bazı tasavvuf cemaatlerine sızarak, kendilerini gizlemeyi ve inançlarını yaymayı başardılar.

    abdülbaki gölpınarlı “hurufilik metinleri katalogu” ve “fadl allah hurufi” adlı yapıtlarında, hurufiliğin anadolu’da mir şerif ve özellikle büyük azeri ozanı imadeddin nesimi tarafından yayıldığını belirtiyor. gölpınarlı, mir şerif'in anadolu'ya fazlullah’ın eserleri başta olmak üzere bir çok hurufi kitapları getirdiğini, fazlullah’ın önde gelen halifelerinden nesimi’nin geniş boyutlu bir propaganda yürüttüğünü, hatta bir ara ankara’ya kadar gelerek hacı bayram-ı veli ile görüştüğünü söylüyor. anadolu’da pek çok yer dolaşan ve uzun süre kalan nesimi’nin bir çok kişiyi hurufiliğe kazandırdığı kesindir. bu kişilerin sonradan sistemli ve etkin bir propaganda yürüttükleri, fatih sultan mehmet döneminde osmanlı sarayına kadar girmiş olmalarından anlaşılabilir.

    taşköprülüzade’nin “şakayık-ı numaniye” adlı eserine bakılacak olursa, fazlullah’ın halifelerinden biri edirne’deyken genç fatih’i etkileyecek kadar başarılı olmuş, hatta bazı müritleri ile saraya yerleşmiştir. durumdan oldukça rahatsız olan veziriazam mahmud paşa ile müftü molla fahreddin-i acemi, hurufiler’in “hulûl” inancına (tasavufta hulûl, tanrı’nın yarattıklarında meydana çıktığına inanmak demektir) sahip oldukları konusunda genç padişahı uyarabilmişlerdir. fatih’in huzurunda yapılan bir tartışma sonunda hurufiler’in gerçekten “hulûl” inancına sahip oldukları kanıtlanmış ve bunun üzerine sultanın buyruğu ile hurufiler tutuklanmış ve idam edilmişlerdir. edirne’deki yeni cami’de fahreddin halkı hurufiliğe karşı uyarmış, uygulamalarını ve inançlarını anlatmıştır.

    bu olayla birlikte osmanlı topraklarında hurufiler’in yüz yıllar boyunca sürecek kovuşturma ve cezalandırılmaları başlamış oldu. xvi. yüz yıla ait belgeler, özellikle balkanlar’daki çeşitli kentlerde sık sık hurufi kovuşturmalarının yapıldığını, pek çok hurufinin yakalanarak idam edildiklerini, cesetlerinin yakıldığını ortaya koymaktadır. bu kayıtlarda belirtilen kişilerin, doğrudan hurufi olmasalar da, hurufilik’ten etkilenen çeşitli inanç akımlarına bağlı kişiler oldukları kesindir. bu akımlar arasında başta “kalenderiler” gelmektedir. şiddetli ceza ve baskılara karşın, çeşitli tasavvuf çevrelerine bağlı olup, hurufilik propagandasını yapan pek çok kişinin bulunduğu, özellikle xvi. yüz yılda balkanlar’da tanınmış olan otman baba, rafii ve usuli gibi ozanların varlığı dikkati çekiyor. bu kişileri daha sonra yaşamış olan hayreti, muhiti, yemini, muhyiddin abdal ve arşi gibi önde gelen kalenderi ve bektaşi ozanları izlemiştir.

    ishak efendi “kaşif el-esrar” adlı kitabında, fazlullah’ın halifelerinden ali el-ala’nın propaganda yapmak üzere anadolu’da etkinlik gösterdiğini, xv. yüzyılın başlarında bektaşi tekkelerine girdiğini ve hacı bektaş’ın fikirleriymiş gibi fazlullah’ın düşüncelerini yaydığını belirtir. bu sav, bektaşi fikirlerinde hurufiliğin etkisinin bulunduğu göz önüne alınırsa, doğru kabul edilebilir. şiddetli kovuşturma ve baskı altındaki hurufiler, bektaşiler’in arasında karışarak varlıklarını korumayı başarmışlardır.

    gölpınarlı’ya göre, farklı namazları ve fazlullah’ın öldürüldüğü alıncak kalesi'nde yapılan hac törenleri ile sıradışı uygulamaları olan hurufilik, bir süre sonra bağımsızlığını yitirmiş, sonradan özellikle alevi-bektaşiler’e ve kısmen de diğer tarikatlara inançlarını aktararak tarihe karışmıştır.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDR96QgoQ5YjW_bAj 2008-07-11T01:21:41.025Z kaygusuz abdal vücudnamesi'nde bulunmaktaymış: "ademün: başı arş'dur ve nokta-ı ba'dur ve iki kaşı, biri fa'dur ve biri kaf'dur. iki gözleri, biri ayn'dur ve biri gayn'dur ve iki kulağı, biri zal'dur ve biri dal'dur. çenesi cim'dür ve gerdanı tı sin mim'dür. burnu elif'dür ve dudağı te'dür. üst dudağı be'dür... sağ yanı sad, sol yanı dad. sağ memesi vav, sol memesi ha'dür..." - metecantekin@gmail.com - NDRGDQwoQkcfl_bAj 2008-07-11T01:25:52.690Z gostergebilim chandler der ki; 'gostergebilim cok genis bir alandir ve bu alanin herhangi bir incelemesi anlasilirligi garantileyemez'. ) - metecantekin@gmail.com - NDQV_QgoQio7q_bAj 2008-07-11T01:27:07.305Z gostergebilim iletişim fakültelerinde kuram denince akla gelen ilk kuramsal yaklaşım semiyotik yaklaşımdır.... birinci sınıftan son sınıfa kadar her derde devadır araştırma ödevleri ve sınavlarda... :

    semiyotik yaklaşım : semiyotik terimi ile tanımlanan şey genel olarak; saussure’ün daha sonra öğrencileri tarafından genel linguistik (dilbilim dersleri) olarak toparlanan notları, çıkan/yayılan ve geniş çeşitlilikte kültürel nesne ve pratiklere uygulanan bir temsil modeli sağlamıştır (birkiye 12).
    semiyoloji anlambilimdir. semiyotik yaklaşımın arkasındaki temeli oluşturan argüman şudur; tüm kültürel nesneler anlam ifade ettikleri için ve tüm kültürel pratikler anlama bağlı olduğundan işaretleri kullanırlar. bu yüzden dilin işlendiği gibi işlenip saussure’ün dilbilim kavramlarını kullanan bir analize tabi olmalıdırlar: (gösteren/gösterge ve dil sistemi/sözedimi ayrımına) (rifat 10-11).
    fiske’ye göre aynı kodlar paylaşılıyor ve aynı gösterge sistemleri kullanılıyorsa iletiye yüklenen anlamlar birbirine yaklaşır. göstergebilimsel yaklaşımda gösterge, anlamlandırma, görüntüsel gösterge (ikon), belirtisel gösterge (index), düzanlam, yananlam gibi terimler yer alır ve bu terimler çeşitli anlam yaratma yollarına göndermede bulunurlar. bu yaklaşım yapısal bir yaklaşımdır ve anlamın yaratılmasında yer alan öğelerin arasındaki ilişkileri göstermeyi amaçlar. göstergebilim dikkatini öncelikle metne yöneltir ve alıcı ya da okuyucunun etkin bir rol oynadığını kabul eder. göstergebilim ‘alıcı’ terimi yerine (fotoğrafta ve resimde bile) ‘okur’ terimini tercih eder. çünkü ‘okur’ terimi çok daha önemli bir etkinliği ifade eder ve dahası, okuma öğrenilen birşeydir, yani okurun kültürel deneyimi tarafından belirlenir. göstergebilim kodlayıcı (encoder) ve kodaçıcı (decoder) arasında bir ayrım yapmaz. yorumlayıcı, göstergenin kullanıcısını niteleyen zihinsel bir kavramdır. bu kullanıcı, bir konuşmacı ya da dinleyici, bir yazar ya da okur, bir ressam ya da izleyici olabilir. kodaçma, kodlama kadar yaratıcı bir eylemdir (fiske 65).
    anlamın yazar/okur ve metin arasında bir müzakere süreci olduğunu ve çözümlenebileceğini düşünerek sistemli bir model geliştiren roland barthes’ın kuramının merkezinde de anlamlandırmanın iki düzeyi olduğu düşüncesi vardır. barthes anlamlandırmanın ilk tanımlayıcı düzeyine düzanlam/işaret (denotation), ikinci düzeyine çağrışımlı/yananlam (connotation) düzeyi demektedir. denotation; basit, temel, tanımlayıcı ve çoğu insanın üzerinde anlaştığı anlamdır. connotation ise, birinci basit düzeyden kod açabildiğimiz bu gösterenlerin (signifiers) anlamını okumamıza yarayan geleneksel kavramsal sınıflandırmaları kullanarak geçtiğimiz ikinci düzeydir (barthes, “the elements” 91). bu ikinci düzeyde işaretleri toplumsal ideolojinin daima geniş alanları ile yorumlamaya başlarız. toplumun genel inançları, kavramsal çerçeveleri ve değer sistemleri devreye girer. barthes bu ikinci anlamın düzeyinin daima “genel/küresel” olduğunu ve yayıldığını öne sürer. bu düzey bir ideolojinin kısımları ile uğraşır. bu göstergeler, kültür, bilgi ve tarihle çok yakından ilgilidir, ve kültürün çevresel dünyası temsilin sistemini onlar aracılığıyla işgal eder (92).
    barthes ayrıca temsilin iki ayrı fakat bağlı süreç vasıtasıyla olduğunu söyler ve göstergelerin ikinci düzeyde işleyişine ilişkin anlam düzeyine de mit düzeyi der. ona göre gösteren ve gösterilen ikiliği göstergeyi (işareti) oluşturur. dilsel işaret yeni bir gösterene dönüşür ve karşımıza ideoloji çıkar. yananlamlar düzanlama yaslanarak oluşur. bunun sonucunda ise yan ve düzanlam bir bütünlük olarak karşımıza çıkar ve ideolojik olanı gözden siler (barthes, “myth” 116). barthes’ın mit kavramı ile kastettiği, bir şey üzerinde düşünmenin, onu kavramsallaştırmanın ya da anlamanın kültürel yoludur.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQjPnu_bAj 2008-07-11T01:28:26.536Z gostergebilim paddy whannel'e göre, bize zaten bildiğimiz şeyleri asla anlamadığımız bir dilde söyleyen bilim dalı. - metecantekin@gmail.com - NDRQEQwoQmO30_bAj 2008-07-11T01:30:05.514Z gostergebilim mehmet rifat'ın aşağıdaki gibi tanımladığı bilim dalı:
    ''bir anlamlı bütünün (sözgelimi bir romanın), düşünce boyutundaki soyut çekirdek yapıdan (anlamın temel dayanağı) hareket edip çeşitli düzeylerde (anlatının kurulması, söylemin belirlenmesi, dilsel kullanımın belirmesi, metinselleşme) dönüşümler geçirdikten sonra okurların elindeki son dilsel aşamaya ulaşması sürecini inceleyen, bunları terim yerindeyse yeniden-yaşamaya çalışan etkinlik alanıdır göstergebilim.''
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRE-QwoQ9vn3_bAj 2008-07-11T01:32:13.344Z gostergebilim hakkında bundan önce yazılmış 32 entaride okeydeki gösterge kavramına atıfla bir takım esprilerde bulunulmamış olması dikkatimi çeken alandır.
    ulan ekşisözlük, harbi daha güzel anlatılamaz... çok kötü bir entry olabilirdi oysa, vallahi bravo. (MC)
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQrJjO-rAj 2008-07-10T23:34:38.405Z panteizm "kim olursan ne olursan yine gel" sozunde belirttigi gibi bu goruste insan ne yaparsa yapsin nasil olursa olsun oncelikle insan oldugu icin sevgiye layiktir. cunku o insandir, tanrinin yansimasidir ve onu sevmemek tanriyi sevmemektir. panteizm gorusu dinlerden farkli olarak iyi insan olmayi ve insanlara iyi davranmayi cehennemde yanmamak icin degil,tanriya olan (dolayisi ile evrendeki her seye) sevgisinden benimser. - metecantekin@gmail.com - NDQV_QgoQ0YzU-rAj 2008-07-10T23:36:15.212Z panteizm insan-evren-tanri bütünlüğü. - metecantekin@gmail.com - NDRE-QwoQt9Dp-rAj 2008-07-10T23:42:07.949Z feriduddin attar -allah'tan isteyebildiğiniz kadar isteyin sonuçta sizin istedikleriniz onun hazinesinde çölde bir kum tanesi kadar ehemmiyetsizdir. - metecantekin@gmail.com - NDQcKQgoQl6Ds-rAj 2008-07-10T23:42:50.929Z feriduddin attar "binlerce binlerce sır bilinecek\o gizli yüz gösterince kendini" - metecantekin@gmail.com - NDRQEQwoQ25ru-rAj 2008-07-10T23:43:22.994Z feriduddin attar "attar aşkın yedi şehrini gezdi de
    biz ancak bir sokağın dönemecindeyiz."
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQg5f0-rAj 2008-07-10T23:45:00.830Z mantik ut tayr feriddeddin attar'ın kitabı. islam klasiklerindendir.
    simurg'un hikayesi diye bilinir. kuşlar simurg'a ulaşmak için yola çıkarlar. yolda binbir türlü şey gelir başlarına, pek çok zorluklar yaşar, pek çok engeller aşarlar. çoğu dayanamaz, bırakır yolculuğu. sonuna kadar dayanan 30 kuş, simurg'un aslında kendileri olduğunu anlar.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQ3PD6-rAj 2008-07-10T23:46:52.762Z mantik ut tayr aslında bu eser hallacı mansur, nesimi'nin ve pek çok mutasavvıfın "enel hak" sözlerinin daha geniş bir şekilde ve akıcı bir uslupla ifade edilmesidir. panteizm diyebilir miyiz? belki ama vahdeti vucut görüşü ile panteizm de birebir aynı mıdır orası da ayrı bir tartışma konusu.

    kitapta kuşların son aşamada bir sürü vadiyi, denizi aştıktan sonra ( aslında aşılan şeyler de farklı halleri sembolize etmektedir) son aşamada yokuş aşağı inişleri ve en son suda simurg olarak kendi akislerini görmeleri kısmı var ki harika. ilgilenenlere hiç olmazsa o kısmı okumalarını tavsiye edebilirim. ( itiraf edeyim, ben de sadece o kısmı okudum:) )
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQrtz_-rAj 2008-07-10T23:48:09.949Z KUŞDİLİ

    KUŞDİLİ
    (MANTIKU'T-TAYR)

    Feridüddin Attar, Nişabur’da 1120’da doğmuş ve muhtemelen 1194’da vefat etmiş ünlü bir şair ve mutasavvıftır. Hekim ve eczacı olmasından dolayı Attar olarak anılmaktadır. Tac’ül Ârifin Necmettin Kübrevi’ye bağlı olmakla birlikte; benimsediği tasavvuf anlayışı bir sistemden ziyade İşrâki’dir. Hz.Mevlâna, Şeyh Galip ve diğer mutasavvıflar tarafından yüceltilen Attar, çoğu günümüze kadar ulaşan pek çok eser bırakmıştır.

    Bunların arasında en ünlüsü 1187’de yazmış olduğu Tuyûrnâme (Mantıku't-tayr veya Mantık Al-Tayr) adlı 4931 beyitten oluşan eseridir.

    Attar, Kuşdili veya Kuşlar Meclisi olarak da bilinen bu mesnevî tarzı eserinde, tasavvufun Vahdet-i Vücûd anlayışını anlatır.

    Eserde çok zengin bir sembolik dil kullanılmış ve Hakikât’i arayanlar, yani Hakikât Yolunun Yolcuları kuşlarla simgelenmiştir.

    Hüthüt adlı kuş onların önderleri, kılavuzları, yani mürşitleridir.

    Aradıkları Simurg adlı efsanevî kuş, Allah’ın zuhûr ve taayyünüdür.

    Tabii, zuhûr ve taayyün aslında bizzat kendilerinden ibarettir. Ancak, Vahdet-i Vücut’a, yani Varlık Birliği’ne ulaşanlar, “halkın Hakk’ın zuhuru; Hakk’ın halkın bütünü olduğunu” idrak edebilirler.

    Kuşdili aşağıda özetlenmeye çalışılacaktır.

    “… Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler. Toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyk, şahin ve diğerleri vardır. Amaçları, padişahsız hiç bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmektir.

    Hüthüt söze başlar ve Hz.Süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların Simurg adında bir padişahları olduğunu söyler. Ama, hiç bir kuşun haberlerinin olmadığını, herkesin padişahının daima Simurg olduğunu belirtir. Ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinmediğini ve onun “bize bizden yakın, bizimse uzak” olduğumuzu anlatır. Simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüthütün peşine takılıp onu aramak için yollara düşerler. Kuşların hepsi de Simurg’un sözü üzerine yola revan olurlar…

    Ama, yol çok uzun ve menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup hastalanırlar. Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüthütün yanına varınca “kendilerince geçerli çeşitli mazeretler söylemeye” başlarlar. Çünkü, kuşların gönüllerinde yatan asıl hedefleri çok daha basit ve dünyevî’dir (!) Örnek olarak, bülbülün isteği gül; dudu kuşunun arzuladığı abıhayat; tavuskuşunun amacı cennet; kazın mazereti su; kekliğin aradığı mücevher; hümânın nefsi kibir ve gurur; doğanın sevdası mevki ve iktidar; üveykin ihtirası deniz; puhu kuşunun aradığı viranelerdeki define; kuyruksalanın mazereti zaafiyeti dolayısıyla aradığı kuyudaki Yûsuf; bütün diğerlerinin de başka başka özür ve bahanelerdir.

    Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır.

    Hüthüt söz alır ve şunları söyler. Söyledikleri, ayna ve gönül açısından ilginçtir:

    Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu?
    Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu?
    Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür.
    Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir.
    Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatımız kalmadı.
    Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil.
    O, yüce lûtfuyla bir ayna icad etti.
    O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun yüzünü gönülde gör!

    Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulurlar.

    Ama, yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır…

    Yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar çeşitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler. Bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri, ayrıldığı köşkünü özlemesi, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi, himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kuşun sorduğu “daha ne kadar yol gidileceği” sorusu vardır.

    Hüthüt hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken “yedi vadi” bulunduğunu söyler. Ancak, bu “yedi vadi”yi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir. Hüthütün söylediği, “yedi vadi” şunlardır.

    VADİLER

    MERHALELER

    1.Vadi

    İstek

    2.Vadi

    Aşk

    3.Vadi

    Marifet

    4.Vadi

    İstigna

    5.Vadi

    Vahdet

    6.Vadi

    Hayret

    7.Vadi

    Yokluk (Fenâ)

    BEKÂ

    Kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler…

    Ama, pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur, ya aç susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur, ya ağır hastalıklarla geride kalır, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır.

    Bu sayılan engellerin hepsi de Hakikât yolundaki zulmet ve nur hicaplarıdır.

    Bu hicaplardan sadece otuz kuş geçer.

    Bütün vadileri aşarak menzil-i maksudlarına yorgun ve bitkin bir halde uzanan bu kuşlar, rastladıkları kişiye kendilerine padişah yapmak için aradıkları Simurg’u sorarlar.

    Simurg tarafından bir görevli gelir…

    Görevli, otuz kuşun ayrı ayrı hepsine birer yazı verip okumalarını ister. Yazılarda, otuz kuşun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler ve bütün yaptıkları yazılıdır.

    Bu sırada, Simurg tecelli eder…

    Fakat, otuz kuş, tecelli edenin (!) bizzat kendileri olduğunu; yani, Simurg’un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduklarını görüp şaşırırlar.

    Çünkü, kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir.

    Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlardır.

    Bu sırada Simurg’dan ses gelir:

    “Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü, burası bir aynadır!”

    Hasılı, otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; artık, ortada, ne yolcu kalır, ne yol, ne de kılavuz...

    Çünkü, hepsi BİR’dir.

    Aynı, aşıkla, maşukun aşkta; habible, mahbubun muhabbette; sacidle, mescudun secdede; bir olması gibi...

    Aradan zaman geçer, “fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp”, yokluktan varlığa ererler…”

    Kuşdili sembolizması yukarıda özetlenmiştir.

    Attar, “ölümden sonraki ölümsüzlüğün sırrına” lâyık olacakların bilinciyle; ancak, bunları yazabilir Kuşdili olarak; sembolik lisanla!

    Tabiî ki, okuyup da anlayanlara (!)...

    Kuşdili, mesnevî anlam ve kapsam olarak zengin bir sembolizmadır.

    Kuşlar, “Hakikât Yolunun Yolcuları” ; Simurg, “Hakikât” olarak tanımlanır. İnsan ömrünün engebelerine eşdeğer merdiven basamaklarını çıkabilmek ve sonunda ancak çok az kişinin hedefine ulaşabilmesi şeklinde düşünülebilir. Bunlar, tekamül merdiveninin, İstek’ten Fenâ’ya doğru çıkan basamaklarıdır. Açıklandığı gibi, kuşların bazıları, Fenâ’dan daha ileri gide­rek Fenânın da Fenâsını, yani Bekâ'yı idrak eder.

    Sembolik evrende terk etme , yegâne kemalât yoludur.

    Bu sembolizmada, kuşlar sâlikleri, kılavuz Hüdhüd kuşu mürşidi temsil eder. Sîmurg (otuz kuş), yani Anka ise, Allah'ın zuhûr ve taayyünü­dür.

    Tûyurname, bir vadiden öteki vadiye sırayla geçilerek olgunlaşmak şeklinde kuşlarla temsil edilen ilginç bir örneğidir.

    Ves-selâm…

    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQ_IPE-bAj 2008-07-10T22:56:54.812Z bir zerrecigim ki ars a gebeyim necip fazıl kısakürek'in çile şiirinden bir mısra. bu söz, salt bu haliyle panteizm bağlamında ele alınabilir sanırım. ama bu öyle bir algılamayı küfür sayar orası ayrı. sistemin mikrokozmos'tan makrokozmos'a bütün olması durumunun ifadesi. ebatlar değişiyor ama sistem aynı sistem. bu sistemin parçası olan her varlık da kendi varlığıyla sistemin bütünleyeni. ya da o büyük tabloda bir fırça darbesi. hepsi biraraya geliyor ve resim* oluşuyor.
    yine bu noktada iyisiyle kötüsüyle her şeyin tanrısal olup ve hepsinin bu tablonun parçası olduğu noktasına geliriz. zaten islam inancında hayrın da şerrin de allahtan geldiği inancı, şeytan'ın da bir tanrı prodüksiyonu olması gerçeği ile ele alındığında şeytanın da tanrının bir yansıması olduğunu iddia edebiliriz. ki zerdüşt inancındaki dualizm de, iyilerin iyisi tanrıya (hürmüz) en ufak bir kötülüğü yakıştıramamaktan dolayı onun karşısına ona denk, onunla savaşan bir kötülük tanrısı (ehrimen) konularak ortaya çıkmış. zaten tasavvufta da şeytan'ın allah'ın görevlisi olduğunu söyleyip yücelten anlayışlar da olmuş. derin konular. ama işte demiş ya hallac ı mansur "cübbemin altında allah'tan başka bir şey yok"
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQoMDs-bAj 2008-07-10T23:07:57.937Z hallaci mansur hallaci mansur u malum sebepten hapse atarlar...hapisteki ilk gün ziyaretine gelenler mansur u hücresinde göremezler..ikinci gün geldiklerinde ise ortalıkta hücre yoktur..üçüncü gün ise herşey yerli yerindedir..sorarlar.aldıkları cevap şaşırtıcıdır;
    "ilk gün ben ondaydım..beni göremediniz...ikinci gün o burdaydı..hiç birşey göremediniz..üçüncü gün herkes mekanında nihayet.."
    .............................................................
    mansur un namaz kılmasına şaşarlar;
    -ey mansur!hem enel hakkım dersin.hem namaz kılarsın.bu nasıl iştir?
    cevap yine düşünenler için manidardır;
    -birbirimizin kadir kıymetini yine biz biliriz..
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQzazw-bAj 2008-07-10T23:09:00.956Z hallaci mansur hallaç, hapise atılır. ilk gün bakarlar, hallaç yok. ikinci gün, hapishane ve hallaç yok. üçüncü gün, hem hapishane hem de hallaç vardır. hallaç'a "ne iş?" mealine gelen soru sorarlar. hallaç da "ilk gün ben yoktum, ikinci biz yoktuk, üçüncü gün de biz varız" der. * - metecantekin@gmail.com - NDRGDQwoQp47z-bAj 2008-07-10T23:09:46.294Z hallaci mansur masuguyla bir asik:

    "katletmek uzere onu alip goturduler, cevresinde yuzbin kisi toplandi. gozunu hepsinin uzerinde dolastirarak, 'hak! hak! ene'l-hak' diyordu. derler ki, bu sirada dervisin birisi ona, 'ask nedir' diye sordu. 'askin ne oldugunu bugun, yarin ve obur gun goreceksin' dedi. o gun katlettiler, ertesi gun atese atip yaktilar. ucuncu gunse kulunu ruzgara verdiler..."
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQ9r77-bAj 2008-07-10T23:12:03.475Z hallaci mansur blisten ademe secde etmesi istendiğinde, yalnızca tanrı'ya tapmak gerektiğini bildiği için isteği reddetti. bütün dünyada iblis kadar tek tanrıcının hz.muhammed olduğunu söyleyecek kadar tek tanrıcıdır. şeytanıda tek tanrıcı yapmıştır. - metecantekin@gmail.com - NDRE-QwoQpOCA-rAj 2008-07-10T23:13:29.682Z hallaci mansur mansur el-hallac , şöyle dedi :
    belirli ad, belirsiz ada ilişkin anlayışın içindedir. belirsizlik, ermişin işaretidir, bilgisizlik de onun yöntemi.
    gizemin dışa vuruşu, anlayışlardan uzaktır, ama onlara döner. ermiş, nasıl tanır o’nu mademki “nasıl” yok? nerede tanıdı o’nu, madem ki böyle bir “yer” yok ? nasıl ulaştı o’na ; birlik kavramı yoksa ? nasıl ayrıldı o’ndan ; ayrılık yoksa ? katıksız belirlilik, sınırlı ya da kısa ömürlü bir amaç olamaz ; onun, sürdürülmeye gereksinimi yoktur, yok edilmeye de.

    gizem, öte kavramının ötesindedir ; uzamsal sınırın ötesinde, niyetin ötesinde, alışılmış yöntemlerin ötesinde ve algının ötesindedir.çünkü bunların tümü , varlıktan önce ortaya çıkmazlar ve bir yer içinde var olurlar. o, varoluştan hiç uzak-laşmamıştır ; nicelikten nedenlerden ve sonuçlardan önce vardı, ve var. öyleyse bu nicelikler o’nu nasıl içerebilir, ya da sınırlar o’nu nasıl kuşatabilir ?

    kimisi der ki : “ ben tanrı’yı, o’ndan yoksunluğumla bilirim.” o’ndan yoksun olanlar, o’nun sürekli varlığını nasıl bilebilir ?

    kimisi şöyle der : “ ben o’nu kendisine ilişkin bilgi yokluğumla biliri.” bilgi yokluğu, yalnızca bir perdedir ve tanrı bilgisi, bu perdenin ötesindedir. yoksa bir gerçekliği olmazdı.

    kimisi der ki : “ ben o’ nu adının yardımıyla bilirim. “ ad, adlandırılmış’ tan ayrılamaz ; çünkü o, yaratılmış değildir.

    kimisi şöyle der : “ o’ nu, kendisi aracılığıyla bilirim. “ bu, tanınacak iki varlık kabul etmek demektir.

    kimisi der ki “ o’ nu yaptıkları aracılığıyla bilirim.” bu, insanın yapılanlarla yetinmesi onları yapan tek’i aramamamsı anlamına gelir.

    kimisi şöyle der : “ ben o’nu, kendisini bilme konusundaki olanaksızlığımla bilirim. “ bu kişi, ayrılma gücüne sahip değildir; bağlı olan, nasıl o’ nu bilebilir ?

    kimisi der ki : “o beni bildiğinden, ben o’ nu bilirim. “ bu biçimsel bilgiden (ilm) yararlanmak ve tanrısal öz’den farklı bir bilgiye ulaşmak demektir. öz’ den ayrı olan , öz ’ü kavrayabilir mi ?

    kimisi der ki : “ ben o’ nu , kendisinin kendi hakkında verdiği bilgiyle tanıyorum.” bu, bilinmesine izin verilenle yetinmek, doğrudan bilgi yoluna başvurmamak demektir.

    kimisi şöyle der : “ ben o’ nu, karşıt sıfatlarıyla biliyorum.” oysa bilinen , ne sınırlandırılmaya uygundur, ne de bölümlenmeye.

    kimisi : “ amaçlanan (tanrı) bilir yalnızca, kendisini.” diyerek ermişlerin, kendi farklılıklarına bağımlı olduklarını ; çünkü amaçlanan’ ın, kendisini kendinde tanımayı hep sürdürdüğünü doğrulamaktadır.

    ey mucize ! insan, kendi bedeninin bir kılının nasıl karadan aka dönüştüğünü bilemezken, her şeyin yaratıcı’ sını nasıl olur da bilebilir ? özetlemeyi ya da irdelemeyi bilmeyen ; ilk’ i ve son’ u , değişmeleri, nedenleri, gerçeklikleri, hayalleri bilmeyen insan , süreklilikte var olan o’ nun hakkında bilgi edinme olanağına sahip değildir.

    hamd olsun o’ na ki onları ad’ la sınırlamayla , belirtiyle örttü. onları bir sözcük altında, bir koşul, yetkinlik altında, ve öncesiz- sonrasız var olandan gelen güzellik altında gizledi. yürek bir et parçasıdır ; bundan dolayı tanrı bilgisi , orada yer almaz, çünkü tanrısal bir şeydir.

    anlayış, iki mantıksal ölçüye sahiptir ; uzunluk ve genişlik. dinsel yaşamın iki kuralı vardır : sözlü kurallar ve yazılı kurallar. yaratılmışların tümü, göklerde ve yerdedir.

    ama tanrısal giz, ne uzunluğa, ne de genişliğe sahiptir ; ne göklerde ne de yerde bulunur ; dışsal biçimlerin içinde değildir, ayrıca sözlü ve yazılı kurallarla ulaşılan içsel hedeflerde de değildir.

    “ben o’ nu, kendi gerçekliğiyle biliyorum” diyen bir kişi, kendi varlığını, amaçlanan’ ın varlığından üstün kılar; çünkü bir şeyi , asıl gerçekliğiyle tanıyan kişi, ondan daha güçlü olur.

    ey insan! yaratılmışların içinde, zerre’ den daha küçüğü yok ve sen onu algılayamıyorsun. zerreyi bile tanıyamayan insan, bu zerreden daha algılanamaz olan o’ nu tanıyabilir mi ?

    dışarıda bırakılan şey, ölümlüler tarafına gider ; içeride bırakılan da, öz bilgisinin tarafında kalır. gizem, kendi özünü gizlemiştir. düşüncelerden, saptırıcı amaçlardan ve unutkanlıktan kopuk ve uzak kalır.

    gizeme erişmek isteyen, onlardan korkar ve onlardan korkan, kendini onlardan kurtarır ve uzaklaşır. gizemin doğu’ su batı, batı’ sı doğu’ dur. yeri ise, en yüksek dünyanın yukarısında değildir ; en aşağı dünyanın aşağısında da değildir.

    gizem, var olan şeylerden uzaklaşır ; hep tanrısal süreklilikle birliktedir. patikaları dardır ve hiçbir yol ona ulaşmaz. anlamları belirgindir ama ona götüren bir kılavuz yoktur. duyular onu hissetmez ve insanların tamamlamaları ona erişemez.

    ona sahip olan, yalnız kalır ; onunla karışan kuralların dışına çıkar ; ondan soyunan , kör olur ve kendini ona bağlayan yıkıma uğrar. onun parlaması, kesintisiz akan su gibidir, kaynayan bir pınardır ; esintisi boldur ; oku delicidir ve fırlatıldığında gücü kesilir. ondan korkan, dünya işlerinden el çeker ve dikkatsiz seyirci olur. onun çadır ipleri, ermişler ve tırmanma araçlarıdır.

    gizemin kendinden başka benzeri yoktur. tanrı’ nın, kendinden başka benzeri yoktur ; ve o, gizeme benzer. o, gizemi ve kendini andırır ; gizemin, kendini andırması gibi. tanrı, yalnız kendine benzer ve gizem, yalnız kendine benzer.

    gizemin binaları, kendisinin destekleridir ; destekleri de kendisinin binaları. ona sahip olanlar, ona sahip olanlardır ve onun yapıları kendisinindir, kendisindedir ve kendisinin ürünüdür.

    o, tanrı değildir ; tanrı da o değil. ama ondan başka tanrı yok ; ve tanrıdan başka o (gizem) yok. tanrıdan başka tanrı yok.

    gizemci, “gören kişi”’ dir ve gizem, “ kalıcı olan” ‘da kalır. gizemci, kendi tanıma eylemiyle durur ; çünkü kendisi, kendi hakkındaki bilgisidir ve bu bilgisi de kendisidir ; gizem, onun ötesindedir ve amaçlanan, onun daha da ötesindedir.

    öykü anlatmak, öykücülerin işidir ; gizem ise seçkinlerin ilgi alanı ; gösterişli davranışlar, kişilerin işidir ; konuşma ise, yalancıların , ilgi alanı ; derin düşünme, umutsuz insanların yaptığı şeydir ; ilgisizlik ise, yaban insanlara özgüdür.

    tanrı tanrıdır. evren de evren.
    çirkin ve kötü yok.

    kaynak:
    "tavasin enel hak"
    kitabi görmek ve edinmek isteyenler icin:
    http://www.kitapyurdu.com/...4512930032004&logid=
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQ08eF-rAj 2008-07-10T23:15:12.457Z hallaci mansur hallacı mansur iran horasının yakınlarında bayza da doğan büyük düşünürüdür. islam üzerine felsefi öğreti geliştiren ve bu yolda canını veren ilk kurbandır. zamansız ve mekansızım ilahi gerçeğim diyerek islam’ın özünde varolan tanrı inancını dile getirdiğini söylemiştir. gittiği her yerde müslümanlığı anlatmış ve birçok insana islamiyet’i kendi öğretileri ile dile getirmiştir.daha çok küçük yaşlarda kuranı ezberleyip üzerine tefsirler yapan yani kuran ayetlerinin ne anlatmak istediğini irdeleyen mansur kafasındaki sorular bu yaşlarda başlamıştır.kendi yaşadığı yerin insanlarının önceki dini zerdüştlük idi ve onları da öğrenmekten çekinmedi. daha sonra ilerleyen yaşlarında merak ettiği inançları bu inançların yaşandığı yerleri gezerek araştırdı ve oralarda bir süre o inançların alimleri ile oturup tartıştı ve onların neden bu dine inandıklarını yaşadıkları coğrafyalar ve çevrelerindeki diğer inançlar ile ilişkilendirdi.

    hindistan yolculuğunda oradaki hindu rahipleri dinledi ve onların inancındaki güzellikleri de buldu. daha sonra ilmini yükseltmek için gittiği basra, bağdat ve semerkant ziyaretlerinde ve daha birçok gezisinde inançların ortaklıklarını görmeye başladı ve demek ki bizim gibi inanan başka insanlar da var ki bu insanlar başka dinlere mensup o halde din kavramı başka şekilde ele alınmalıydı

    mansur yunanlı düşünürlerin kitaplarını da okumuş, maddecileri de incelemiş, ateşe tapanları, iyilik ve kötülük tanrısına inananları düşünmüş ve islamiyet ile yoğrulan kendi hayata bakışını bir kez daha gözden geçirmesini bilmiştir.

    kendisine hocalık yapan amr,sahl ve cüneyd den çok şey öğrenmiş ancak bir süre sonra onlarla fikir ayrılığına düşmüştür. örneğin sahl ona ilahi gerçeğin insanlara çok uzak olduğunu söylediğinde bu ona inandırıcı gelmemişti ve yıllardır kafasında biriktirdiklerini öğrencilerinin yanında hocasına haykırmıştı. en el hak diye bağırdı, ilahi gerçek insanın içindedir tabii ki de insan ilahi gerçeğe ulaşabilir. yeter ki insan dışındaki maddi kabuğu kırsın ve içindeki ışığı yakalayabilsin.

    mansur, abbasi halifesinin annesini tedavi ettiğinde şarlatanlık ile suçlandı ve aslında yaptığı sadece kadının inancındaki eksiklikleri kendi mantıksal çözümlemeleri ile gidermek ve kendi doğru bildiği yolu ona göstermekti.

    zamansız ve mekansızım

    ne demek ti bu söz. mansuram ilahi gerçeğem, zamansız ve mekansızam. bunun açıklaması şu şekilde yapılabilir. mansur gerçeğin ne olduğu sorusuna cevap arayıp durdu: ve okuduğu kaynaklar ona gerçek hakkında ip uçları veriyordu elbette ama onun vardığı sonuç buydu zamansızlık ve mekansızlık.

    gerçek denilen şey örneğin maddeciler için gözle görülebilen şeylerdi. ama nasıl olabilir ki bir şeyin gözle görülmesi onu gerçek yapsın bu çok basit bir yaklaşım değil miydi?bugün bağdat’ta dile getirilen gerçek nasıl olurda hindistan’da başka türlü anlaşılabilirdi.ya da yüz sene evvel gerçek denilen şey zamanla gerçekliğini yitirdi ise buna nasıl gerçek diyebilirdik bu bir yanılsama olmaz mıydı? işte bu yüzden mansur zamansız ve mekansızım demiştir. yani zamandan ve mekandan muaf gerçeğim demiştir. ya da ancak zamandan ve mekandan muaf olan gerçek ilahi gerçekti ve sır burada gizliydi ve insan buna kendini geliştirerek içindeki tanrıyı bularak ulaşabilirdi. bu yüzdendir ki en el hak diye bağırmıştır. sokaklarda raks etmiştir ben tanrıyım nidaları ile görenlerden kimileri ona deli demiştir. bu arada da konuşmaları ve vaazları çok dinlenen biri olan mansur halifenin gözüne batmaya başlamıştır. annesini iyileştirmek bile halifenin gazabından mansuru kurtaramamıştır.

    mahkemede ölüm cezası ile yargılanırken kayınpederi bile ondan şikayetçi olmuştur: o tanrı ile birleşiyor demiş ve onu sapıklık ile suçlamıştır. o da şu cevabı verir “ tabii ki de öyle söyler o kızını düşünüyor, tanrı ile birleşmek iki insanın bir kadın ile bir erkeğin birleşmesi gibi değildir. erkek ve kadın birleşip ayrıldıklarında eski bedenlerine tekrar kavuşurlar. yani kadın gene kadın, erkek gene erkek olur, kadın erkekten erkek de kadından bir parça taşımaz ama tanrı ile birleşmek boş bir bardağının su ile dolması gibidir. benim ruhum boş bir su bardağı ve içime dolan suda tanrıdır. bu birleşmeden sonra bir daha ayrılma olmaz ben içimi onunla dolduruyorum. ve bardak tek başına gerçek değildir. bardağın bulunuş nedeni içine su dolmasıdır.( bu düşüncede descartes ın düşünüyorum öyleyse varım felsefesinin yüzyıllar evvel söylenmiş hali gibidir.

    hallaci mansur ve anadoludaki tasavvufçulari etkileyişi

    hallacı mansur semerkant ta kaldığı sırada burada türkler ile tanışma fırsatı buldu ve onların inancı olan manie tu inancını öğrendi. bu inanca göre iki tane tanrı vardı bunlar iyilik ve kötülük tanrısı idi. oysa masura göre tanrı kötü olamazdı. insanın kendi içine yapacağı yolculuk iyiliğe yapacağı yolculuk sayılırdı. ve daha sonraları bağdat’ta döndüğünde de bu insanlar ile yazışmaya devam etti.zaten türklerin o zaman kullandığı dili ve alfabeyi öğrenmiş onlar ile o dilde yazışmıştı ki kendisine mahkemede bu yüzden “sen bizim bilmediğimiz bir dilde mektuplar yazıyorsun, şeytanlarla yazışıyorsun diye cahilce suçlanmıştır. tahminimce buradaki türklere gönderilen bu mektuplar türklerin müslümanlaşmasında ve daha sonra horasan erenlerinin anadolu’ya gelmesi ile hallacı mansur un en el hak deyişinin anadolu’da seyyid nesimi tarafından de dile getirilmesi ve hatta yunus emre hacı bektaşi veli ve mevlana gibi tasavvuf büyüklerinin mansur ile benzeri öğretileri söylemiş olmaları da bu yüzden tesadüf değildir.

    mevlananın dediği gibi, mansur bu yolun tozlarını kirpikleri ile süpürmüştür.
    zamansız ve mekansızım
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQo4SP-rAj 2008-07-10T23:17:23.651Z asketizm asketizmin kökleri grekçe askesis sözcüğüne dayanır. bu grekçe sözcüğün hıristiyanlık bağlamında bir yer edinişi paulus dönemine kadar geri gider. sözcük bu yeni edindiği yere göre şunu ifade eder; theosis uğruna mücadele, theosis ‘e gayret ve çaba gösterme... tanrılaşma yahut tanrıya benzeme biçiminde bire bir çevrilebildiği halde, hıristiyan teolojisinde “tanrıya öykünme”, tanrı-sal-laşma, ilahîleşme, yücelme anlamlarına gelir theosis. tanrıya eşdeğerli bulunmak söz konusu değilse bile, kıtab ı mukaddes, insanın tanrı suretinde yaratıldığını söylemektedir.bu, insanın tanrı katına yükselmeye muktedir, seçilmiş bir canlı olduğunu ima etmekle kalmaz, insanın, istediği takdirde dünyadaki yaşamı boyunca tanrıyla birlikte, onun yoluna girerek yücelmeye kabiliyetli, tanrının doğrudan muhatabı olan varlık olduğu vargısını da kendinde taşır.

    teolojik metinlerde askesis’in, “budama” analojisi vasıtasıyla bir çok defa anıldığına rastlanabilir. askesis acılı ve sancılı bir yana sahiptir. fakat bu aynı acıyan ve sancıyan yan sayesindedir ki tanrının bize olan sevgisinden haberli kılınırız.bir ağacı budar gibi dünyalık hayatımızı budar ve şüphesiz ki bu yüzden acı çekmek zorunda kaldığımızda tahammül ederiz. fakat bu çekilen acının bir ödülü vardır, yuhanna incili 15:2’de dendiği üzere,”daha fazla meyve versin”, aldığından daha çoğunu getirsin diyedir bu budama...

    askesis kendi içinde belirgin bir amaca araçlık etmese de theosis’e giden yolun bir kısmıdır. askesis’in bu hakiki ve olanaksız hedefi ise, tanrıyla mistik birleşmedir.

    hıristiyanlıktaki haliyle değişikliğe uğramadan önce grekler için askesis sözcüğü çok geniş bir kullanıma sahipti. kimi karşılıkları arasında, “çabalama”, “uğraşıyı sürdürme”, “atletik disipline; atletin, gerçekleştirdiği etkinliğe olan adanmışlığına sahip olma” verilebilir. grekler için askesis her çeşit hüner ve egzersiz için kullanılabiliyordu. geçerli bütün hüner ve tekniklerin mathesis ve askesis’le (başka deyişle, “teorik bilgi” ve “pratik uygulama/idman”la) öğrenilebileceği, yaygın bir kanıydı. mesela, musonius rufus; yaşam hünerinin( techne tou biou) tüm diğerleri gibi, yalnızca teorik bilgiyle öğrenilemeyecek bir hüner olduğunu yazarken, geleneksel grek düşüncesini de örneklendirmiş oluyordu. söz konusu edilen yaşama hüneri, teorik kavrayış kadar, kavrananı pratik etmeyi, onun nezdinde idmanlı ve hazırlıklı olmayı yani askesis’i gerektirir.

    grek askesis kavramı hıristiyan askesis kavramından birkaç noktada büyük ölçüde ayrılır.ilkin hıristiyan asketizminde nihai gaye yahut hedef “kendinden feragat”tir. bununla paralel olarak , dönemin grek-o-romen felsefesine yerleşen ahlakî asketizm de, kişinin kendisiyle kurduğu özel türden bir ilişki, “kendine sahip olma” ve “kendine egemen olma” ilişkisi olarak ortaya çıkar. ikinci farklılık, hıristiyan asketizmine yön veren başlıca temanın “dünyadan el etek çekme” olmasıdır. gene buna bağlı olarak, grek-o-romen felsefedeki baskın ilgi; bireyin, yalnızca ahlaki ve akılsal bir meram içinde, dünyayla yüzleşmesine müsaade eden bir hazırlık ve ahlaki donanımı temin etmek olmuştur.

    hıristiyanlaşan askesis’in somut ve kapsamlı bir kullanım sahasından, daha tinsel ve daha dar anlamlı tek türlü bir kullanıma ve onun farklılaşmış biçimlerine doğru geçtiği düşünülebilir. nitekim bu geçiş sırasında, hıristiyan asketizmi birçok dünyevi grek tasavvurunu tinselleştirmişe benzemektedir. “gayret” ve “çaba” terimleri çok daha manevi bir kavranışa izin verirler artık. verilen “mücadele”, bundan böyle, iyi ile kötü arasındaki, tanrı ile şeytan arasındaki, “dünya” ile “tanrının krallığı” arasındaki, -kişinin kendi yüreğinde gerçekleşen- mücadeledir.
    hıristiyanlıkta beliren asketik görünümün şekillenişinde, hıristiyanlığın mimarı paulus’a atfedilen mektupların büyük bir önemi vardır. paulus, mektupların birçok yerinde, hıristiyanlıkla ilgili kimi asketik betimlemelere müracaat eder. korinthos’lulara mektup, 9:25’te her atletin, idman yaparken katî bir disipline bağlı bulunması gerektiğini belirtir. böylelikle gayretinin karşılığını, bir taçla mükafatlandırılarak alacaktır. paulus, “ideal hıristiyan” ile “atlet“ arasında bir yakınlık oluşturarak, ideal hıristiyan’ı tinsel bir atlet olarak sunar; öyle ki sıra ona geldiğinde, sonsuza dek kalıcı bir taçla mükafatlandırılacaktır.

    9:26-27’de ise paulus bedenini denetim altında tuttuğundan bahseder. tinsel bir disiplin, bir öz-disiplin içinde bulunduğunu ifşa eden retorik bir tutum içindedir. bu dikkat dolu sakınım bir hıristiyan için boş yere değildir. feragat edilen, “sonsuz yaşam” ödülü olarak geri kazanılacaktır.korınthos’lulara mektup, 15:26’da “mağlup edilecek olan son düşman”ın ölüm olduğu yazılıdır.

    paulus’un yazdıklarında, bedenin ruhun mezarı olduğu yolundaki platoncu eğilimi fark etmek zor değildir.ne de bu eğilimin, askesis kavrayışı üstünde güçlü bir rol oynamış oluşu fark edilmesi zor bir olgudur. bu duruma ilişkin örnekler çoğaltılabilir; korinthos’lulara mektup, 9:24-27’de “bedenimi disipline ettim ve ona boyun eğdirdim” diye yazar paulus. galatyalılara yazdığı başka bir mektupta ise şunları söyler;

    “beden, ruhun aleyhinde arzular.ruhsa bedenin aleyhinde...biri diğerinin karşıtıdır bunların. bu yüzden ki her dilediğini yapmayasın.” galatyalılar’a mektup, 5:17

    korinthos’lulara mektup , 5:1’deki bir pasajdaysa ilgi çekici bir etimolojik gerilim vardır;

    “çünkü dünyevi evimiz, bu çadır[oikia tou skenous] yıkılırsa eğer, biliyoruz ki, göklerde ebedi olan, tanrının bahşettiği bir meskene, ellerle yapılmamış bir eve sahibiz.”

    üstteki alıntının işaretlediği üzere, hıristiyan asketizmi askesis sözcüğünün, karanlık(skotos) ve çadır(skenoma) sözcükleriyle olan etimolojik yakınlığını, eskatolojik bir anlamda yeniden düşünerek, başlangıçtaki grek karşılıklarının ötesine geçmiştir. öte yandan bu mesele, bir yönüyle helenistik kültürle de ilişkilidir. kilise tarihinin ünlü asketiklerinden aziz antonius’nin yaşamöyküsünü kaleme alan athanasius, -okuyucuyu bilhassa da stoacılara gönderen- bu ilişkiyi, yapıtında anthonius’a ait kişisel özelliklerin tasvirinde açıkça yansıtmıştır;

    “her keşişin ve mükemmelliğe dönük her asketik uğraşın ideali olan çok yüksek derecede bir apatheia’ya, tutkulardan azledilmiş, eksiksiz bir öz-denetime sahipti. tüm duygusal zayıflıklardan ve kusurlardan azâde olan isa onun örneğiydi.”
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQ2ZaZ-rAj 2008-07-10T23:20:10.049Z vahdet i vucud akla ilk önce kabalistleri, "enel hakk" dediği için idam edilen hallac ı mansuru, nesimiyi (bkz: hurufilik), mevlana ve yunus'u akla getiren kelime. monizm esasına dayanır. yani bizim dışımızda master of puppets misali bizim iplerimizi elinde bulunduran, cezalandıran bi tanrı modeli yoktur. herşey birdir, bir herşeydir. enerji maddeye madde enerjiye nasıl dönüşür ve kaybolmazsa, insanoğlunun tanrı dediği şey de işte bu enerji=maddedir. etrafınızda görebileceğiniz ve göremeyeceğiniz herşey insanın tanrı dediği şeyin bir tecellisidir. yani ben onun bir parçasıyım. tüm kainattır aslında o. yaradanı severiz yaratılandan ötürü. karşımdakine kötü davranmam çünkü kendime zarar vermiş olurum. çünkü o da bütünün parçasıdır benim gibi. enel hakk ifadesi de buradan kaynaklanır. ben tanrının kendisiyim değil, onun parçasıyım yani yansımasının bir parçası. - metecantekin@gmail.com - NDRQEQwoQivGr-rAj 2008-07-10T23:25:16.344Z vahdet i vucud "kıblem sensin, yüzüm sana dönerim. mihrabımdır kaşlarının arası." yahut "ehline helaldir, na-ehle haram. bir içeriz bize yoktur vebali". - metecantekin@gmail.com - NDRQEQwoQrM7B-rAj 2008-07-10T23:31:12.549Z vahdet i vucud burada kast edilen "her sey tanridir " demek degildir . her sey tanrinin yansimasidir . hepsinin toplami da tanri degildir . panteist anlayistan farki da budur . panteistler evrende var olan her seyin toplamini tanri olarak gorurken , vahdet i vucud 'da bunlara ilaveten gorunen seylerin arkasinda bilincli bir varligin oldugunu savunur .
    ornekle aciklarsak karsinizda bir ayna var . aynada kendini , ustunuzdeki basinizdakini gorursunuz ama ruhunuzu , aklini ve buna benzer seyleri goremezsiniz . iste vahdet i vucud da bunu anlatir ve ya ben oyle dusunuyorum ...
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQxBQwoQ18DL-rAj 2008-07-10T23:33:54.447Z vahdet i vucud feradettin attar'a göre var olmak, tanrı'dan fışkırmak ve onun bir parçası olmaktır. yaşam, tanrı'dan çıkış, onun bir parçası olarak olgunlaşma yolculuğu ve tekrar ona dönüştür. insan tanrısal bir varlıktır ve tanrı ile özdeştir. tüm canlı türleri içinde tanrı'ya en yakın olan insandır ve üstün düşünsel yeteneğiyle vahdet-i vücudun merkezidir. bireysel irade, ancak toplam iradenin bir cüzüdür.

    insanın bedeni maddedir, ölümlüdür. ancak ruh ölümsüzdür. tanrıdan gelmiştir ve tekrar ona dönecek olan da odur. beden, sadece bir aracıdır. aslolan ruhun tekamülüdür ve vahdet-i vücudu yaratan tanrı'nın birer parçası olan ruhlardır.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQxBQwoQ8POH-bAj 2008-07-10T22:42:55.626Z halvet
    " Ol raki bardağa konulduğunda -ol- heba, içildiğinde -ol- ziya. "
    mete cantekin
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSMKQgoQ0tCU-bAj 2008-07-10T22:44:28.075Z halvet kelimenin kökü "el-halâü". bu ise alemin içinde bulunduğu boşluk anlamına gelmekte. alemin doldurduğu boşluğa "halâ" denmektedir. bu boşluğu gelip dolduran “heba”dır. hebayı içinde alemdeki bütün suretlerin açıldığı, şekillerin meydana geldiği ilk madde olarak alabiliriz. heba’nın bir varlığı ayn yoktur. aslı itibarıyle madumdur, yani yoktur. heyulâ adı verilmekte bu yokluk haline. "heyulâ ise kendisinden suretlerin zuhur ettiği batındır."
    heba beyazsa heyulâ beyazlıktır.
    bu bilgilerin ışığında, ki bu ışık gelip o boşluğu doldurmuştur; halvete giren kimse boşluğa girmektedir.

    o yaptı, o dedi, oydu bu işleri yapan.. iyi yaptı, iyi dedi, iyiydi ve iyidir zaten!*
    varın, gerisini siz düşünün artık.
    o yaptı, o dedi, oydu bu işleri yapan.. iyi yaptı, iyi dedi, iyiydi ve iyidir zaten!
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQtMiZ-bAj 2008-07-10T22:45:19.060Z halvet 1. kendinle dolu boşluk gibi bişey

    2. "yari helvette gördüm
    danışmadın doyunca" cümlesi gibi cümlelerin insanın (afedersiniz) ağzına etmesine büyük katkısı bulunduğunu düşündüğüm güçlü ve güzel bir kelime.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQV_QgoQj5Km-bAj 2008-07-10T22:48:45.097Z asetisizm din uğruna dünya zevklerinden vazgeçme. islamiyetteki çile kavramının hristiyanlıktaki karşılığı olduğu düşünülebilir. ingilizce asceticism kelimesinden. - metecantekin@gmail.com - NDQV_QgoQ0tL7-LAj 2008-07-10T22:37:09.047Z halvet unal nalbantoglu hocamizin oz turkceye "seckinyalnizlik" seklinde tercume edilmesini onerdigi, alman anti neo kantci felsefesinin de (basta heidegger) ozellikle seylerle iliski kurma ve dusunme edimi hakkinda kafa yorarken basvurdugu, tasavvuf geleneginde vahdete erisme yollarindan biri olarak yer almis, tenhaya cekilip dunya ve ahret ahvali uzerine yaratici tefekkure tekabul eden, ve de acilen canlandirilip felsefi tedavule tekrar sokulmasi gereken kavram. eski yunan'in septik okulunda, bilgelige, halvet ve dinginlik (ataraksiya) uzerinden ulasilabildigine inanilirdi, herhangi bir argumana karsi sessiz kalip tenhaya cekilmek bilgelige atilan bir yoldu. gunumuzde mesela frankfurt okulu da dis dunya hakkindaki bilgi icin fikir insaninin halvetin dinginzamanina ihtiyaci oldugunu savunmustur yer yer. - metecantekin@gmail.com - NDRQEQwoQmsD_8bAj 2008-07-10T18:33:31.969Z Necronomicon / Ölüler kitabı / Al azif - Bedava Full indir download bedava ke... http://rs123.rapidshare.com/files/34...cronomicon.pdf


    gerçek bir büyü kitabı.
    arabın kitabı, ölülerin çağrı kitabı, ölü isimlerin kitabı, çıldırtan kitap gibi birçok isim takılmış olan mistik bir kitap.
    yazarının adı el hazret ya da el azif. şamlı bir arap kendisi.

    bazılarına göre hiç var olmadığı , birileri tarafından insanları korkutmak için uydurulduğu ;
    bazılarına göre ise var olduğu fakat yerini kimsenin bilmediği bir kitap.
    yedi cilt ve 900 sayfanın üzerinde olduğu söyleniyor.
    m.s. 700 yılında şam'da yazıldığı biliniyor.

    yazar el hazret:
    iskenderiye'den pencap'a kadar dolaşan.çok okuyan. onlarca dil konuşup öğrencilerine gezip dolaştığı yerleri anlatan. metodları heredot'u hatta bruno'yu anımsatan bir kişidir..
    Vahşice parçalanılarak şam çarşısında öldürülmüştür. Kimin veya "NEYİN" öldürdüğü bilinmemektedir.

    nostrodamus'un ünlü "yüzlükler" inin ilk iki dörtlüğünde anlattığı metodunun kaynağı uzmanlara göre necronomicon'dan alınmıştır.

    kısacası necronomicon geleceği görmenin yollarını da anlatıyor. belki bu sayede nostradamus geleceği görebilmiştir.

    el hazet'e "çılgın arap" da denirmiş bunun nedeni onun geleceği görmesi ve artık yaşadığı çağa uyum sağlayamaması gösteriliyor.yunanlı platonist filozof proclus (ms 410-485) , astronomi , felsefe , matematik , metafizik uzmanıydı ve kullandığı büyü yöntemleriyle heketa adlı mitolojik tanrıyı görebildiğini yazıyordu. proclus eski mısır ve kalde gizem öğretilerinden yararlanmıştı ve proclus'un yazılarının tamamen el hazret'in eline geçtiği ve necronomicon'da bunları da yazdığı söylenmekte.işin ilginç yanı hiçbir arap kaynağında necronomicon adı geçmiyor.araştırmacı tarihçi idris şah kitabı hindistan'da deobound mısır el azhar ve mekke'de kitabı araştırmış fakat başarılı olamamış. 1487 tarihli latince bir belgede dominikan rahip olaus wormius imzasıyla engizisyonun ölümcül ismi kara papaz torquenmada'nın ispanyol yahudilerine zulmederken;necronomicon'u ele geçirdiği ve italyanca'ya çevirttiği belirtiliyor.wormius'a göre kitap son derece tehlikeli ve okuyan insanı etkisi altına alıyor.içindeki bazı bölümlerin de tevrat'ın yaradılış bölümü'ndeki gizli şifreli bölümlerin açıklamaların bulunduğu ve bunları anlamanın sonucunda da insanı çıldırtacağı belirtiliyor.wormius , kitbın bir kopyasıonı ele geçirmiş olmalı ki spanheim başrahibi johann trithein'a yollamış.wormius kitap hakkında şöyle diyor "çeviriyi yaktım , bu tanrı'ya küfürdü , gerçekler çok fazla ortaya çıkıyordu insanlar buna hazır değiller daha çok zaman gerekiyor..." ama başka kaynaklar kitabın yok olmayıp vatikan'a yollandığını yazıyor.1586'da wormius'a ait kopya prag'da ortaya çıktı.ünlü ingiliz majisyeni ve büyücüsü dr.john dee ve asistanı edward kelly bu kez necronomicon'u ele geçirdiler.söylendiğine göre kelly ve dee "necronomancy" denen ölüleri kaldırma ayinlerine o zaman başladılar.ama bir bomba daha vardı kitabta simya yoluyla altın yapma yöntemleri de yazıyordu.dr. dee necronomicon'u ingilizce'ye çevirip manchester'de christ's college'e bıraktı.sonra büyük kolleksiyoncu.elias ashmole eliyle oxford'da bodleian library'de yer aldı.
    şu anda british museum'da necronomicon'un bir kopyasının bulunduğu kayıtlarında yer alıyor.
    peki bu kitabın içinde neler var?
    tufan öncesiyle ilgili inanılmaz gerçekler var. el hazret kaybolmuş geçmişin içyüzünü anlatırken, tevrat'taki "yaradılış" bölümüyle , mitolojik kaynaklar arasında kesin benzerlikler vardır. tevrat bunları gizlemekte , bugüne kadar yapılan çeviriler aslında kutsal kitabtan çok farklıdır.geniş ayrıntılarla geçmişin ve dinlerin kaynağının içtüzü ve planlanması anlatılıyor. insan ırkı, düğnyadan önce başka bir yerde idi.buna başka kürelerden gelme deniyor. neo-platonist inançlara göre anlatılan dünya benzeri yıldızlarda kendilerine özgü yaşam formları bulunmaktadır.bu yaşam biçimleri kozmik hiyerarşinin evrim çizgisiyle belirlenir.
    özel zamanların belirlenmesiyle ve özel semboller kullanılarak, eskilerle ilişki kurulabilir ve onlardan istenilen kozmik bilgiler alınabilir, o zaman geçmişe ve geleceğe hakim olmak mümkündür ama bu tehlikeli bir yoldur çünkü insan taşıyabileceği bilgiyi edinebilmeli ve bunun farkında olmalıdır.ve halk bunları bilmemelidir.
    dünyayı zaman zaman pozitif zaman zaman negatif güç alanları etkisi altına almaktadır.bu güç alanı bilinçlidir ve şeytan tanımı aslında bu negatif güç alanı ile ilgilidir.fakat bu güç alanını besleyen gene insandır.
    insan ırkını bu gezegende dölleyen güçler bizleri sürekli olarak gözlemektedir.eğer onların planını temelden bozacak bir eyleme giriştiğimiz anda, müdahale edeceklerdir ve bu müdahale eskilerin eskisi denen akılalmaz bir güç boyutunda gerçekleşecektir.
    necronomicon'un bilinen kopyaları kayıp görünüyor.bazı kaynaklar adolf hitler'in okkült ilgisi sonucunda kitabın bir kopyasını ele geçirdiğini belirtiyorlar ama sonrası bilinen bir şey fühler'in sonu efsaneye göre necronomicon'dan yararlanmışa benzemiyor.dee'nin bodlein müzesindeki çevirisi 1934'den sonra yok oldu.belkide hitler'e giden kopya oydu.
    british museum önceleri çalınmalardan söz ediyordu ama bunun doğru olmadığı anlaşıldı wormius baskısı oradaydı ama nedense kataloglardan silindi ve yeraltı depolarına kaldırıldı.hatta bir iddiaya göre değerli eşyalar klasmanına alınarak 1940'larda kraliyet mücevherleriyle beraber galler'de özel bir şatoya saklanmıştı.sonra tüm dünya kitaplıkları necronomicon ile ilgili kaynakları ve belki de kopyaları saklamak için söz birliği ettiler.necronomicon'un çıldırtması sanıldığı gibi değil bildiğimiz inandığımız herşeyi reddetmesi ve gerçeklerin çok farklı ve belki de çok acımasız olması yüzünden okuyanlar şoka giriyor.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDR96QgoQj-LG8rAj 2008-07-10T18:52:59.594Z necronomicon mitos hikayelerinde adı geçen ve mad arab al-hazred isimli bir cthulhu tarikatı üyesinin yazdığı bir kitap olan necronomicon, uzaylı ırkların dünya ile yaşadıkları ilişkileri bir süreç olarak ele almakta, çeşitli ritüeller içermekte ve geleceğe dair bazı kehanetlerde bulunmaktadır.ancak bu kitabın gerçekte var olup olmadığı oldukça uzun süredir devam eden bir tartışma konusu...her şeyden önce belirtmeliyim ki, modern kitapçılarda necronomicon denince bir kaç tür kitaba birden rastlanabilmekte.bunlardan; korku filmleri antolojisi olan, çizer h.r. gider'ın yetişkinlere yönelik çizimlerini içeren veya lovecraft'in toplu hikayelerinin yayınlandığı necronomicon'ların bizim konumuz ile hiç bir alakası yok.sadece simon tarafından hazırlanan the necronomicon ve george hay tarafından hazırlanan the necronomicon: the book of dead names bizim konumuzla alakalı.

    ilk olarak lovecraft'in hikayelerinde necronomicon'un nasıl yer aldığı hakkında bir kaç örneğe bakalım:

    şimdilerde müzede bir hücrede sergilenen tılsımın karşısında garip aromalı mumlar yakardık.alhazred'in necronomicon'unda tılsım ve tılsımın özellikleri ve onun ruhlarla ve sembolize ettiği şeylerle olan ilişkileri hakkında bazı şeyler okumuştuk. (the hound)

    "dikkatli olun--! sizinkilerden üstün güçler olabilir--çin'e boşu boşuna gitmedim, alhazred'in kitabında atlantis'te bile bilinmeyen bilgiler mevcut." (the last test)

    manzara bana nicholas roecrich'in garip asya tablolarını ve daha da korkuncu necronomicon'da sözü geçen leng'in ürkütücü platolarını hatırlatmıştı.daha sonraları zaten o korkunç kitabı okuduğum için sürekli bir pişmanlık duydum. ( at the mountains of madness )

    bu vahşi varlıklar hiç şüphe götürmüyor ki alhazred'in necronomicon'unda sözünü ettiği shoggothlar'dı. (at the mountains of madness)

    curwen'ın kitaplığı simya ve astroloji açısından bir hazine odası gibiydi; mesnard baskılı hermes trismegistus, turba philosophorum, cebir'in liber investigationis'i, artefi'nin bilgelik anahtarı bir aradaydı; kabalistik zohar, peter jammy'nin albertus magnus'u, raymond lully'nin ars magna et ultima'sı, roger bacon'ın thesaurus chemicus'u, fludd'ın clavis alchimiae'si ve trithemius'ın de lapide philosophico'su ile beraber...bay merrit ise dış kapağındaki qanoon-e-islam yazısı ile gizlenen kitabın aslında deli arap abdül el-hazred'in yasaklanmış necronomicon'u olduğunda oldukça ürktü ve rengi soldu. ( the case of charles dexter ward )

    daha bir çok hikayede benzeri şekilde necronomicon adına rastlıyoruz, hatta lovecraft'in, kitabın yazılışı ve tarihte geçirdiği değişiklikler ve çevrimler hakkındaki bilgileri de veren history of the necronomicon isimli bir hikayesi bile var.okuyunca farkedeceksiniz ki bu hikayedeki tarihi anlatım da oldukça etkileyici.

    gördüğünüz gibi oldukça gerçekçi bir anlatımla necronomicon'u bizlere ulaştırmış lovecraft; örneğin at the mountains of madness'daki üniversite görevlisinin necronomicon'a yaptığı göndermeler veya the case of charles dexter ward'daki joseph curwen'ın kütüphanesindeki -gerçekten varolan bir çok mitolojik ve felsefi- kitapların arasında necronomicon'un da adının geçmesi, kitabın gerçekten var olduğu yönündeki düşünceleri bir nebze haklı çıkarır nitelikte.

    hatta kitap dışındaki mitos öğelerinin bazıları da tarihteki diğer mitler ile örtüşüyor.örneğin; lovecraft, nyarlathotep'i tarif ederken, onu insanlık tarihindeki kimi kavimlerin inançlarındaki öğeler ile veya mi-go ırkını asya'daki dağ yaratıkları ile bağdaştırıyor.

    ancak her şeyden önce unutulmaması gereken nokta lovecraft'in bir tarihçi değil, bir yazar olduğudur.tabii ki hikayelerini mümkün olduğunca gerçekçi ve etkileyici kılmak için, yarattığı öğelerin inandırıcılığını yüksek seviyelerde tutması gerekmektedir ve yukarıda verdiğim örneklerde de gördüğünüz gibi bunu oldukça iyi bir şekilde başarmıştır.ancak 1920'lere kadar hiç bir şekilde adı geçmeyen bir kitabın ve bir kişinin de, her ne kadar lovecraft'in dehasının ve inandırıcılığının bir ürünü de olsa, tarihteki gerçekliği oldukça şüphelidir.

    bizzat lovecraft'in konu hakkındaki fikirlerini ise kendisinden, yani yazdığı mektuplardan ediniyoruz:

    mitos ve cthulhu, yog-sothoth, r'lyeh, nyarlathotep, nug, yeb, shub-niggurath, vs. vs. gibi öğeleri itiraf etmeliyim ki lord dunsany'nin pegana'sı gibi tamamen kendi kafamda sentezledim...abdul alhazred ise beş yaşında andrew lang'in arabian nights çevirilerini okuduğum zaman uydurduğum bir hayal karakteriydi.( robert e. howard'a, 14 ağustos 1930 )

    5 yaşındayken arabian nights'ı okumuştum ve o günlerde çarşafa sarınır, başımı örter ve yüzüme bir sakal takarak kendime abdül alhazred diye uydurma bir isim (allah bilir o ismi nereden buldum) takardım.daha sonraları bu uydurma isim hikayelerime necronomicon'un yazarı olarak girdi.( robert e. howard'a, 4 ekim 1930 )

    bu arada alhazred'in necronomicon'u diye bir şey yok.bu cehennemi ve yasaklı kitap tamamen benim bir hayali ürünüm.( robert bloch'a, 9 mayıs 1933 )

    necronomicon hakkında konuşmak gerekirse bu canavarımsı kitap tamamen benim hayal ürünüm.bildiğiniz gibi bu tip hayali eserler uydurmak bir çok weird tales yazarının yaptığı bir iş.hatta kimi zaman yazarların kendi aralarında diğer yazarların uydurma öğelerini kullanması da rastlanan bir şey.mesela clark ashton smith benim necronomicon'umdan bahsederken ben de onun book of eibon'una göndermelerde bulunuyorum....bu tip hayali mitoslar ve kitaplar yaratırken hiç birimizin içinde en ufak bir, "yanlış anlayan okurların gerçeğin peşinden koşması"nı istemek gibi bir niyet yok.( bn. margaret sylvester'a, 13 ocak 1934 )

    itiraf etmeliyim ki alhazred'in necronomicon'u ve azathoth, yog-sothoth, nyarlathotep, shub-niggurath, tsathoggua ve book of eibon, friedrich von junzt ve onun korkunç unaussprechlichen kulten'i hep üçümüzün hayal ürünü.bu tip uydurma gelenekler yaratmak çetemizin bir işi.hatta bu canavarları birbirlerimize ödünç de veriyoruz; smith benim yog-sothoth'u kullanırken ben de onun tsathoggua'sını ödünç alıyorum( william anger'a, 14 ağustos 1934 )

    ürkünç ve yasaklı kitaplar ve gizemlere gelirsek; böyle öğeler hiç olmadı.örneğin alhazred'in necronomicon'u veya robert bloch'un de vermis mysteriis'i veya clark ashton smith'in book of eibon'u. robert e. howard ise, friedrich von junzt ve unaussprechlichen kulten'den sorumludur.gerçekten varolan gizli ilimler kitapları ise benim açımdan hiç bir gerçeklik ifade etmiyor.bu yüzden kendi kitaplarımı yaratmak benim için çok daha eğlenceli.( willus colover'e, 29 temmuz 1936 )

    abdul alhazred adı beş yaşında arabian nights'ı okuduğumda şimdi hatırlayamayacağım bir tanıdığımız taradından bana takılmıştı.yıllar sonra bu ismi hikayelerimde kullanmayı uygun gördüm...necronomicon adı ise rüyamda gördüğüm bir isim.( harry fischer'a, şubat 1937 )

    görüldüğü gibi; mad arab alhazred ismi de, necronomicon da, mitosun diğer öğeleri gibi tamamen lovecraft'in hayal gücünün birer ürünü.ancak başlarda da gördüğünüz gibi kitabın popülaritesinden yararlanmak isteyen kimi kişiler necronomicon isimli çeşitli kitaplar ortaya atmışlar.bunlardan bizi ilgilendiren simon ve g.hay tarafından hazırlanan kitapların, lovecraft'in hikayelerinde yer alan necronomicon'un modern edisyonları oldukları iddia edilmekte.g.hay baskısı hakkında çok bilgim yok, ancak simon baskısı hakkında duyduklarım, kitabın lovecraft hikayeleri ve sümer mitolojilerinin bir derlemesi olduğu yönünde.hatta bundan yola çıkan kimi kişiler bu kitabı bir nevi sümer mitleri derlemesi olarak ele alıyor ve lovecraft'i, karakterlerini sümer mitolojisinden almakla itham ediyorlar.gerçeğin ne olduğu yönünde yeterli bilginin bu sayfada yer aldığını sanıyorum, son karar sizin.
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQjuLV8rAj 2008-07-10T18:57:05.325Z necronomicon cilgin aarap der ki...
    "bu gizli sayfalar babil yapılmadan önce eski inanışa tapan rahiplere aittir, ve kendi dillerinde yazılmıştır, fakat ben kendi ülkemin altin diline çevirdim ki herkes anlasın. ben bu yazıyı artık olmayan ur'un 7 efsanevi şehri bölgesinde dolaşırken karşılaştım, ve tanrılar arasında zamandan önce olan savaşlarını anlatıyordu.ve rahiplerin gördüğü korku ve çirkinlik burada anlatılıyor, ve onların nedenleri, ve onların doğaları, ve özleri, ve çizgilerin sayıları kutsaldı, ve kelimeler kutsaldı, ve şeytani kişiler için en iyi etkilemeydi.ve doğal olarak o kentin büyücüleri bunları parşömentlere, vazolara, veya havaya yazdılar, ve böylece tanrılar verilen sözün kelimelerini hatırlayabilecekler.

    bu kelimelere kulak verin ve hatırlayın! çünkü hatırlamak en önemli ve en etkili büyüdür, geçmişi hatırlayabilen olmak ve gelecek olan şeyleri hatırlayabilen olmak aynıdır.ve bu yazıyı hazır olmayana göstermeyin, çılgınlık yaratır, insanda ve hayvanda...."
    - metecantekin@gmail.com
    - NDR96QgoQm7za8rAj 2008-07-10T18:58:22.397Z necronomicon necromonicondan ¢ıktıgı varsayılan bir takim dizeler a$$ağidaki gibidir..
    -geceyarisi, gizli odamda yalniz çalişirken,
    otururum üç ayakli prinç sephada, küçük bir işik insansiz yerden düşüncemi aydinlatir.
    talihimin boş yere olduğuna inanmiyorum.

    -asa ellerimin arasinda , konuşulur branches ortaminda,
    su hareketleniyor, limbe , eteğinden ayağa,
    bir büyük korku , içten bir ses , farkli bir titreme,
    ilahi işik , kutsal haber artik yanindadir...
    - metecantekin@gmail.com
    - NDRGDQwoQkP7m67Aj 2008-07-10T15:00:41.574Z Şems-i Tebrizi - Vikipedi "Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. o elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime;hep aynı nameyi çalıp söyleyen,kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. Ben onun avucunda baplar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş,deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim.Lakin siz bunların hiçbirini göremezsiniz " Mevlana Celaleddin Rumi
    - metecantekin@gmail.com
    - NDSIKQgoQgLqM7LAj 2008-07-10T15:07:21.296Z Muhammed Celaleddin-i Rumi - Vikipedi Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) - metecantekin@gmail.com - NDQV_QgoQ2eSN7LAj 2008-07-10T15:07:43.115Z Muhammed Celaleddin-i Rumi - Vikipedi halvet (iki kişilik kesin bir yalnızlık) - metecantekin@gmail.com - NDSIKQgoQrOKW7LAj 2008-07-10T15:10:10.248Z Muhammed Celaleddin-i Rumi - Vikipedi Ayet, "işte bu, sen ile ben'in arasındaki ayrılıktır" anlamına geliyordu. - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQi-Wp7LAj 2008-07-10T15:15:21.944Z Muhammed Celaleddin-i Rumi - Vikipedi "bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek" - metecantekin@gmail.com - NDRGDQwoQjPKu7LAj 2008-07-10T15:16:45.560Z Muhammed Celaleddin-i Rumi - Vikipedi Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin'i öldürme girişimleri oldu ve bir gün Selahattin Mevlânâ'dan "bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği" rivayeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık 1258). Selahattin'in cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti. - metecantekin@gmail.com - NDQPCQwoQoNG57LAj 2008-07-10T15:19:41.604Z Muhammed Celaleddin-i Rumi - Vikipedi İslam tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı olan Mesnevi-i Manevi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bir gün birlikte sohbet ederlerken Çelebi bir konudan yakındı ve "müritler", dedi, "tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai'nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar'ın İlahiname 'sini, Mantık-ut-Tayr ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti." Hüsamettin Çelebi sözünü bitirirken, Mevlânâ sarığının katları arasından bükülmüş bir kağıt uzattı genç dostuna; Mesnevi 'nin ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı ve hoca, müridine şöyle diyordu: "Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim." - metecantekin@gmail.com - NDSMKQgoQrp667LAj 2008-07-10T15:19:51.393Z Muhammed Celaleddin-i Rumi - Vikipedi

    Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol

    Şevkat ve merhamette güneş gibi ol

    Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol

    Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol

    Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol

    Hoşgörürlükte deniz gibi ol

    Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol

    - metecantekin@gmail.com
    - NDQPCQwoQlIXC7LAj 2008-07-10T15:21:59.318Z Muhammed Celaleddin-i Rumi - Vikipedi Mevlânâ tam bir vahdet-i vücud (varlık birliği) savunucusudur. Ona göre, her varlık Hak'kın bir ayrı tecellisidir ve yaradılmışlara uygulanan her eylem aslında Yaratan'a uygulanıyor demektir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hak'kı halkta ve halkı Hak'ta sevmek gerekir. - metecantekin@gmail.com - NDQPCQwoQ2_XV7LAj 2008-07-10T15:27:24.917Z Mesnevi (Mevlana) - Vikipedi Yazımına 656 yılından evvel başlanılan eser, Divan-ı Kebir ile birlikte Mevlânâ külliyatının ekseriyetini teşkil eder. Mevlânâ'nın "Birlik Dükkânı" addettiği Mesnevî, içinde Hint, İran, Yunan, Roma mitolojisi; Yaradılış Destanı, erenlerin kıssaları, âşık masalları, halk öyküleri barındıran; "dünya cenneti"nde insan hürriyetinin anahtarlarını ardışık öyküler içinde vermeyi gaye edinmiş bir eserdir.[2] - metecantekin@gmail.com - NDQcKQgoQ1aDb7LAj 2008-07-10T15:28:52.334Z Mesnevi (Mevlana) - Vikipedi

    Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor.

    Diyor ki: Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla erkek de ağlayıp inlemiştir, kadın da.

    Ayrılıktan parça parça olmuş bir gönül isterim ki iştiyak derdini anlatayım ona.

    Aslından uzak kalan kişi, buluşma zamanını arar durur.

    Ben her toplulukta ağladım, inledim; iyi hallilerle de eş oldum, kötü hallilerle de.

    Herkes kendi zannınca dost oldu bana; İçimdeki sırlarımı ise kimse aramadı.

    Benim sırrım, feryâdımdan uzak değil; fakat gözde, kulakta o ışık yok.

    Beden candan, can da bedenden gizli değil; fakat kimseye Cânı görmeye izin yok.

    Ateştir neyin bu sesi, yel değil. Kimde bu ateş yok ise, yok olsun o kişi.

    Aşk ateşidir ki neye düştü; aşk coşkunluğudur ki şaraba düştü.

    Ney, bir dosttan ayrılana eştir, dosttur; perdeleri, perdemizi yırttı-gitti.

    Ney, kanlarla dolu bir yolun sözünü etmede; Mecnun'un aşk hikâyelerini anlatmada.

    Ney gibi bir zehri, ney gibi bir panzehri kim gördü? Ney gibi bir solukdaşı, bir iştiyak çekeni kim gördü?

    Bu aklın mahremi, akılsızdan başkası değildir; dile de kulaktan başka müşteri yoktur.

    Gamımızla günler geçti, akşamlar oldu; günler yanışlarla yoldaş kesildi de yandı-gitti.

    Günler geçip gittiyse, de ki: Geçin gidin, pervamız yok. Sen kal ey dost, temizlikte sana benzer yok.

    Balıktan başka herkes suya kandı, rızkı olmayanın da günü uzadıkça uzadı.

    Ham, pişkin, olgun kişinin hâlini hiç mi, hiç anlayamaz; Öyleyse sözü kısa kesmek gerek vesselâm.

    - metecantekin@gmail.com
    - NDRQEQwoQ-uyW9bAj 2008-12-09T04:12:22.247Z Ludwig Wittgenstein - Tractatus - Bedava Full indir download bedava keygen oy...
    Wittgenstein’ın temel eserleri, Tractatus Logico-Philosophicus [Mantıksal-Felsefi Deneme] dir burdan bir kısım


    1 Dünya durum olan herşeydir.

    1.1 Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil.

    1.11 Dünya olgular tarafından, ve bunların tüm olgular olmaları tarafından belirlenir.

    1.12 Çünkü olguların toplamı durum olanı ve ayrıca durum olmayan herşeyi belirler.

    1.13 Mantıksal uzaydaki olgular dünyadır.

    1.2 Dünya olgulara bölünür.

    1.21 Biri durum olabilir ya da durum olmayabilir ve tüm gerisi aynı kalabilir.

    2 Durum olan, olgu olan, şeylerin durumunun sürmesidir.

    2.01 İşlerin durumu bir nesneler bileşimidir. (Olgular, şeyler.)

    2.011 İşlerin bir durumunun bileşeni olabilmek şeye özseldir.

    2.012 Mantıkta hiçbirşey olumsal değildir: Şey işlerin durumunda bulunabilirse, işlerin durumunun olanağı şeyde önceden yargılanmış olmalıdır.

    2.0121 Salt kendi başına kalabilen şeye sonradan bir durum uygun düşecek olsa bu bir bakıma raslantı olarak görünebilir.
    Şeyler işlerin durumunda bulunabilirlerse, bu daha şimdiden onlarda yatıyor olmalıdır.
    (Mantıksal birşey salt olanaklı olamaz. Mantık her olanağı ele alır ve tüm olanaklar onun olgularıdır.)
    Nasıl ki uzaysal nesneleri genel olarak uzayın dışında, zamansal nesneleri zamanın dışında düşünemezsek, hiçbir nesneyi başkaları ile bağlantısının olanağı dışında düşünemeyiz.
    Eğer nesneyi işlerin durumunun bağı içinde düşünebilirsem, o zaman onu bu bağın olanağı dışında düşünemem.

    2.0122 Şey tüm olanaklı durumlarda bulunabiliyorsa bağımsızdır, ama bu bağımsızlık biçimi işlerin durumu ile bir bağlantı biçimi, bir bağımlılık biçimidir. (Sözcüklerin iki değişik yolda, yalnız ve tümcede, ortaya çıkmaları olanaksızdır.)

    2.0123 Eğer nesneyi biliyorsam, işlerin durumunda bulunumasının tüm olanaklarını da bilirim.
    (Böyle her olanak nesnenin doğasında yatıyor olmalıdır.)
    Sonradan yeni bir olanak bulunamaz.

    2.01231 Bir nesneyi bilebilmek için, hiç kuşkusuz dışsal değil ama tüm içsel özelliklerini bilmeliyim.

    2.0124 Tüm nesneler verili olsa, bununla işlerin olanaklı tüm durumları da verilmiş olur.

    2.013 Her şey bir bakıma işlerin olanaklı durumlarının bir uzayındadır. Bu uzayı boş düşünebilirim, ama şeyi uzay olmaksızın değil.

    2.0131 Uzaysal nesne sonsuz uzayda yatıyor olmalıdır. (Uzay noktası bir uslamlama konumudur.)
    Görüş alanındaki bir leke kırmızı olmak zorunda değildir, ama bir rengi olmalıdır: deyim yerindeyse çevresinde bir renk uzayı vardır. Sesin bir yüksekliği olmalıdır, dokunma duyusunun nesnesinin bir sertliği vb.

    2.014 Nesneler tüm durumların olanağını kapsar.

    2.0141 İşlerin durumunda bulunmasının olanağı nesnenin biçimidir.

    2.02 Nesne yalındır.

    2.0201 Karmaşıklar üzerine her bildirim onların bileşenleri üzerine bir bildirime ve karmaşıkları tam olarak betimleyen tümcelere ayrışır.

    2.021. Nesneler dünyanın tözünü oluştururlar. Buna göre bileşik olamazlar.

    2.0211. Dünyanın hiçbir tözü olmasaydı, o zaman bir tümcenin anlamının olup olmadığı bir başka tümcenin doğru olup olmadığına bağımlı olurdu.

    2.0212. O zaman dünyanın bir imgesini (doğru ya da yanlış) tasarlamak olanaksız olurdu.

    2.022 Açıktır ki, edimsel dünyadan öylesine ayrı bir düşünsel dünyanın edimsel dünya ile ortaklaşa birşeyi—bir biçim—olmalıdır.

    2.023 Bu değişmez biçim tam olarak nesnelerden oluşur.

    2.0231 Dünyanın tözü hiçbir özdeksel özelliği değil ama yalnızca bir biçimi belirleyebilir. Çünkü özellikler ilkin tümceler tarafından, ilkin nesnelerin kendilerinin betilenişi tarafından ortaya koyulacaktır.

    2.0232 Kabaca konuşursak, nesneler renksizdir.

    2.0233 Aynı mantıksal biçimli iki nesne—dışsal özelliklerine bakılmaksızın—birbirinden ancak değişik olmalarıyla ayrılırlar.

    2.02331 Ya bir şeyin başka hiçbirinde olmayan özellikleri vardır, ki bu durumda doğrudan doğruya bir betimleme yoluyla ötekilerden ayırılabilir ve belirtilebilir; ya da, tüm özelliklerini ortaklaşa taşıyan birçok şey vardır, ki bu durumda onlardan birini göstermek genel olarak olanaksızdır.

    2.024 Töz durum olandan bağımsız olaarak kalıcı olandır.

    2.025 Biçim ve içeriktir.

    2.0251. Uzay, zaman ve renk (renklilik) nesnelerin biçimleridir.

    2.026 Ancak nesneler olduğu zaman dünyanın değişmez bir biçimi olabilir.

    2.027 Değişmez, kalıcı ve nesne birdir.

    2.0271 Nesne değişmez, kalıcı olandır; betileniş değişen, kalıcı olmayandır.

    2.0272 Nesnelerin betilenişi işlerin durumunu oluşturur.

    2.03 İşlerin durumunda nesneler içiçe asılıdır, tıpkı bir zincirin halkaları gibi.

    2.031 İşlerin durumunda nesneler birbirleri ile belirli tür ve yollarda ilişkilidir.

    2.032 Nesnelerin işlerin durumundaki bağlantı tür ve yolları işlerin durumunun yapısıdır.

    2.033 Biçim yapının olanağıdır.

    2.034 Olgunun yapısı işlerin durumlarının yapılarından oluşur.

    2.04 İşlerin kalıcı durumlarının toplamı dünyadır.

    2.05 İşlerin kalıcı durumlarının toplamı işlerin hangi durumlarının kalıcı olmadığını da belirler.

    2.06 İşlerin durumlarının kalıcı olmaları ve olmamaları edimselliktir.
    (İşlerin durumlarının kalıcılığına olumlu, kalıcı olmamasına olumsuz bir olgu da deriz.)

    2.061 İşlerin durumları birbirlerinden bağımsızdır.

    2.062 İşlerin bir durumunun kalıcı olmasından ya da olmamasından bir başkasının kalıcı olması ya da olmaması çıkarsanamaz.

    2.063 Toplam edimsellik dünyadır.

    2.1. Olguların imgelerini oluşturuz.

    2.11 İmge mantıksal uzaydaki olgu durumlarını, işlerin durumlarının kalıcı olmasını ve olmamasını temsil eder.

    2.12 İmge bir edimsellik modelidir.

    2.13 Nesneler imgede imgenin öğelerine karşılık düşer.

    2.131 İmgenin öğeleri imgede nesnelerin yerini alır.

    2.14 İmge öğelerini birbirleri ile belirli bir türde ve yolda ilişkilendirmesinden oluşur.

    2.141 İmge bir olgudur.

    2.15 İmgenin öğelerinin birbirleri ile belirli tür ve yolda ilişkili olmaları şeylerin birbirleri ile aynı yolda ilişkili olmalarını temsil eder.
    İmgenin öğelerinin bu bağlantısına onun yapısı ve bu yapının olanağına imgenin imgelenme biçiminin olanağı diyelim.

    2.151 İmgesel biçim şeylerin birbirleri ile imgenin öğeleri gibi ilişkili olmalarının olanağıdır.

    2.1511 İmge edimsellik ile bu yolda bağlıdır; ona dek erişir.

    2.1512 Bir cetvel ile edimselliğin yanına yatırılmıştır.

    2.15121 Bölüm çizgilerinin yalnızca en dış noktaları ölçülecek nesneye dokunur.

    2.1513 Bu yoruma göre öyleyse imgeyi imge yapan imgesel bağıntı da ona aittir.

    2.1514 İmgesel bağıntı imgenin öğelerinin ve şeyin eşgüdümlerinden oluşur.

    2.1515 Bu eşgüdümler bir bakıma imge öğelerinin imgenin edimselliğe dokunmasını sağlayan duyargalarıdır.

    2.16 Olgu imge olabilmek için imgelenenle ortaklaşa birşey taşımalıdır.

    2.161 İmgede ve imgelenende birşey özdeş olmalıdır ki bütününde biri ötekinin bir imgesi olabilsin.

    2.17 İmgenin edimselliği kendi tür ve yolunda — doğru ya da yanlış olarak — temsil edebilmek için onunla ortaklaşa taşıması gereken şey onun imgesel biçimidir.

    2.171 İmge biçimini taşıdığı her edimselliği temsil edebilir.
    Uzaysal imge uzaysal herşeyi, renkli imge renkli herşeyi vb.

    2.172 Ama imgesel biçimi imgeyi temsil edemez; onu gösterir.

    2.173 İmge nesnesini dışardan sunar (duruş noktası sunma biçimidir), bu yüzden imge nesnesini doğru ya da yanlış olarak sunar.

    2.174 Ama imge kendini sunma biçiminin dışında sunamaz.

    2.18 Hangi biçimde olursa olsun, her imgenin genelde edimselliği — doğru ya da yanlış olarak — temsil edebilmek için onunla ortaklaşa taşıması gereken şey her zaman mantıksal biçim, eş deyişle edimsellik biçimidir.

    2.181 İmgesel biçim mantıksal biçimse, imgeye mantıksal imge denir.

    2.182 Her imge o denli de mantıksal bir imgedir. (Buna karşı örneğin her imge uzaysal bir imge değildir.)

    2.19 Mantıksal imge dünyayı temsil edebilir.

    2.2 İmge mantıksal imgeleme biçimini imgelenenle ortaklaşa taşır.

    2.201 İmge işlerin durumunun kalıcı olmasının ve olmamasının bir olanağını sunmakla edimselliği temsil eder.

    2.202 İmge mantıksal bir uzaydaki olanaklı bir durumu sunar.

    2.203 İmge sunduğu durumun olanağını kapsar.

    2.21 İmge edimsellik ile bağdaşır ya da bağdaşmaz; doğrudur ya da değildir, gerçektir ya da yanlıştır.

    2.22 İmge sunduğunu gerçeklik ya da yanlışlığından bağımsız olarak imgesel biçim yoluyla sunar.

    2.221 İmgenin sunduğu anlamıdır.

    2.222. Gerçeklik ya da yanlışlığı anlamının edimsellik ile bağdaşması ya da bağdaşmamasından oluşur.

    2.223 İmgenin gerçek mi yoksa yanlış mı olduğunu bilebilmek için onu edimsellik ile karşılaştırmamız gerekir.

    2.224 Yalnızca imgeden onun gerçek mi yoksa yanlış mı olduğu bilinemez.

    2.225 Bir a priori gerçek imge yoktur.


    Ludwig Wittgenstein
    Tractatus
    ___________
    - metecantekin@gmail.com
    - NDQcKQgoQvovXzLAj 2008-07-09T20:49:16.456Z Oyuncu ve Kurgu Oyuncu ve Kurgu - metecantekin@gmail.com
    Seyahat teması. Tema resimleri Alitangi tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.